CHP’nin Yerli Firma Boykot Çağrısı ve 2 Nisan 2025 Tüketim Paradoksu: Çok Disiplinli Bir Analiz
Giriş
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 2025 yılının Nisan ayında, Türkiye’deki bazı yerli firmalara yönelik boykot çağrısıyla dikkatleri üzerine çekti. Bu çağrı özellikle iktidara yakın medya kuruluşlarına reklam veren markalara odaklanıyor; CHP lideri Özgür Özel, mitinglerinde bu şirketlerin ürünlerinin alınmamasını isteyerek destekçilerine “Reklam veren hesabını bu meydana göre yap” diye seslendi. Amaç, ekonomik tüketim gücünü kullanarak siyasi bir tepki göstermekti. Nitekim 2 Nisan 2025 günü için ülke çapında alışveriş yapmama yönünde bir boykot planlandı ve muhalefet cephesi bu çağrıya geniş destek bulduğunu ilan etti.
Ne var ki, 2 Nisan 2025 sonunda ortaya çıkan tablo ilk bakışta ironik bir çelişkiyi gösteriyordu. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) verilerini kaynak alan haberlere göre, boykot günü kredi kartıyla yapılan harcamalar 28 milyar TL’ye ulaştı; bu tutar bir önceki gün olan 1 Nisan’daki 14 milyar TL’lik harcamanın iki katıydı. Yani muhalefetin “alışveriş yapmayın” dediği günde, kayıtlı veriler tam tersine alışverişlerin adeta katlandığını işaret ediyordu. Her ne kadar bu verilerin yorumlanması tartışmalara yol açsa da – zira 1 Nisan’ın resmi tatil olması ve 2 Nisan’daki harcamanın aslında önceki aylardaki ortalamanın altında kalması gibi nüanslar vardır – kamuoyu algısında boykot çağrısının başarısız olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluştu.
Ortaya çıkan bu çelişkili durum, tek boyutlu açıklamalarla geçiştirilemeyecek kadar derin bir incelemeyi hak ediyor. Bir yanda sosyal psikolojinin grup davranışı ve toplumsal eylem dinamikleri, diğer yanda nöroekonomi ve davranışsal ekonominin tüketici zihin yapısı üzerindeki açıklamaları var. Ayrıca, siyasi strateji ve etik boyutu da ihmale gelmez: CHP’nin muhalefet taktiği olarak böyle bir yola başvurmasının arka planı ve iktidarın buna verdiği tepki, siyaset bilimi açısından dikkatle analiz edilmeli. Bu makalede, CHP’nin boykot çağrısı ile 2 Nisan’daki harcama patlaması arasındaki çelişkiyi dört farklı disiplinin merceğinden inceleyeceğiz: sosyal psikoloji, nöroekonomi, davranışsal ekonomi ve siyaset bilimi. Böylelikle, toplumsal ve bireysel davranışların siyasi söylemlerle nasıl kesiştiğini, ekonomik gerçeklerin ideallerle nerede çatıştığını kapsamlı biçimde ortaya koymaya çalışacağız.
Boykot Kavramının Sosyal Psikolojik Temelleri
Bir boykot eylemi, en basit tanımıyla, bir kişi veya grubun belli bir hedefe ulaşmak amacıyla bir kişi, kurum veya ürünle tüm ilişkisini kesmesi, onu bilinçli olarak hayatından çıkarması demektir. Sosyal psikoloji perspektifinden bakıldığında, böyle bir eylemin bireyler ve gruplar üzerinde derin motivasyonları ve etkileri vardır. İnsanlar neden boykot eder, boykota katılmak nasıl duygusal ve sosyal bir süreçtir?
Öncelikle, boykot genellikle bir kontrol ve güç arayışının dışavurumudur. Ünlü psikiyatr Adam Phillips’e göre boykot, bir kontrol fantezisi olup ilişki kesme yoluyla karşı tarafa zarar verme isteği içerir. Kişi satın almayarak veya izlemeyerek, boykot ettiği hedefi görünmez hale getirir; bu yok sayılmanın hedefte oluşturacağı acı, boykotu uygulayan açısından bir güç tatminidir. Gerçekten de boykot eden kişi, karşısındakini cezalandırırken kendi politik veya ahlaki duruşuyla tutarlı davrandığını hisseder; eylemiyle değerleri arasında uyum sağladığını görmek ona psikolojik bir tatmin verir. Bu, bireyin davranışı ile inançları arasındaki tutarlılığı (consistency) sağlaması açısından önemlidir ve sosyal psikolojide bilişsel tutarlılık arayışı olarak değerlendirilebilir.
İkinci olarak, boykot bir kolektif kimlik inşa etmenin yolu olabilir. Bir davayı paylaşan insanların birlikte belirli ürünleri almamayı seçmesi, aralarında ortak bir kimlik ve dayanışma duygusu pekiştirir. “Biz boykot yapıyoruz” demek, “biz birlikteyiz ve belirli değerlere sahibiz” demektir. Böylece boykota katılanlar kendilerini daha büyük bir bütünün parçası olarak görür, yalnız olmadıklarını hissederler. Bu da insanoğlunun temel ihtiyaçlarından biri olan aidiyet duygusunu tatmin eder. Nitekim sosyal psikoloji, bireylerin grup içindeyken duygu, düşünce ve davranışlarının nasıl dönüştüğünü inceler ve çoğunlukla ortak bir amaç uğruna insanların bir araya geldiğini vurgular. Boykot gibi kolektif eylemler de tam bu noktada devreye girer: Ortak bir amaç (bir haksızlığı protesto etmek) ve dayanışma hissi etrafında “biz” duygusu güçlenir.
Bununla bağlantılı olarak, boykot eylemi, katılımcılara aktif bir özne olma hissi verir. Pasif biçimde bir haksızlığa maruz kalmak yerine, boykota katılan kişi “Elimden geleni yapıyorum” diyebilir. Bu da çaresizlik duygusunu azaltır. Psikoloji profesörü Medaim Yanık, insanların boykot gibi alışkanlıklarını terk etmeyi gerektiren zor bir eylemi ancak güçlü duygular eşliğinde başarabileceğini belirtir; örneğin büyük bir öfke veya üzüntü, tüketim alışkanlığını kırmaya motivasyon sağlar. Bu sayede kişi, pasif bir nesne olmaktan çıkıp aktif bir özneye dönüştüğünü hisseder. “Elim kolum bağlı durmadım, tepki gösterdim” demek, psikolojik olarak bireyi güçlendirir ve hatta iyileştirir. Yanık’a göre boykot, kişi için “elinden gelen bir şeyi yaparak acısını hafifletme” yoludur; bir anlamda boykot eden, sadece mazluma destek olmaz, kendi yaralarını da sarar.
Öte yandan, boykotun sosyal psikolojik dinamikleri her zaman bu kadar idealize edilmiş şekilde işlemez; karanlık bir yüzü de olabilir. Topluluklar boykot çağrıları etrafında birleşirken, bu aynı zamanda keskin bir “biz ve onlar” ayrımı yaratır. Bir grup kendini tanımlarken genellikle bir “öteki” de tanımlar. Boykot edenler “biz” ise, boykot edilen kurum ya da markalar ve hatta boykota katılmayanlar “ötekiler” konumuna düşebilir. Bu durum toplumsal kutuplaşmayı artırma potansiyeli taşır. Nitekim bir analizde, Türkiye’deki boykotların çoğu zaman belirli ideolojik kampların kendi dayanışmalarını güçlendirme ve karşı tarafı toplumsal alanın dışına itme aracı olarak kullanıldığı, ancak bu dışlama eyleminin boykot edenlerin birliğini ne kadar sağlamlaştırdığı konusunda belirsizlik olduğu ifade edilmiştir. Kısacası, normatif sosyal baskı devreye girebilir: Boykota katılmayanlar, sanki toplumsal normlara aykırı davranıyormuş gibi bir baskı hissedebilir. Modern toplumlarda sosyal medya ve benzeri mecralar bu baskıyı büyütebilir; herkesin taraf olmaya zorlandığı, “ya bizdensin ya onlardan” şeklinde keskin sınırların çizildiği bir iklim oluşur. Bu da bireysel düşünce özgürlüğünü sınırlayan bir mahalle baskısına dönüşebilir. Bir yorumda belirtildiği gibi, boykota katılmayanların bile boykot edilmesi gibi uç noktalar, modern hayatın altında yatan potansiyel tahakkümcülüğü gösterir ve “hakikat çoğu zaman basit cevaplarda değil, karmaşık soruların dürüstçe sorulmasında gizlidir” uyarısında bulunulur.
Özetle, boykot kavramının sosyal psikolojik temelleri çok boyutludur. Bir yandan birlik, dayanışma, ahlaki tutarlılık ve etkinlik hissi sağlayarak pozitif duygular ve amaçlar üretir. Diğer yandan, dahil olan ve olmayanlar arasında ayrışma yaratarak sosyal gerilimler doğurabilir. CHP’nin çağrısını yaptığı boykotu anlamak için de bu çerçeveyi akılda tutmak gerekir: Destekleyenler kendilerini haklı bir davanın parçası, “biz” duygusunun içinde görüp güç kazanırken; geniş toplum kesimlerinde herkesin aynı algıya sahip olmaması, hatta tepki duyanların çıkması, boykotun psikolojik olarak ne denli bölünmüş bir zeminde karşılık bulduğunu gösterecektir.
CHP’nin Boykot Çağrısının Siyasal ve Etik Analizi
Siyasal Muhalefet Stratejisi Açısından
CHP’nin yerli firmalara yönelik boykot çağrısı, alışılmış muhalefet eylemlerinden farklı bir stratejiye işaret ediyor. Ana muhalefet partisi konumundaki CHP, genellikle mitingler, basın açıklamaları, meclis konuşmaları gibi yöntemlerle siyasi tepkisini ortaya koyarken bu defa tüketim boykotu gibi doğrudan ekonomik hayatı hedef alan bir sivil itaatsizlik yöntemine başvurdu. Bu tercih, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla doruğa çıkan bir dizi gelişme neticesinde şekillendi. İmamoğlu’na destek mitinglerinin anaakım medya tarafından görmezden gelinmesi CHP’yi yeni bir hamle yapmaya itti; Özgür Özel, 24 Mart 2025’te Saraçhane’deki mitingde halkın yüzünü ekranlarını kapatan medya kuruluşlarına dönmesini istedi ve o yayınlara reklam veren şirketlerin ürünlerini boykot edeceklerini açıkladı. Bu söylem, muhalefetin elindeki sınırlı enstrümanlardan birini – halkın satın alma gücünü – kullanarak dolaylı bir yaptırım uygulama girişimiydi.
Siyasal strateji bağlamında bakıldığında CHP’nin bu hamlesinde birkaç amaç tespit edilebilir. Birincisi, bu bir protesto ve ses duyurma stratejisidir. İktidarın kontrolünde olduğu düşünülen medya organlarına ve onlara reklam veren sermaye gruplarına karşı, “Sizi izlemiyoruz, ürünlerinizi de almıyoruz” diyerek bir çeşit ekonomik baskı kurmaya çalıştı. Muhalefet, sokakta yapılan kitlesel eylemlerin televizyonda gösterilmemesi karşısında, hem bu kanalları cezalandıracak hem de belki onları tavır değiştirmeye zorlayacak bir yöntem olarak boykotu devreye soktu. Nitekim Özel’in boykot çağrısından hemen sonra bazı haber kanallarının muhalefet mitinglerini yayınlamaya başlaması, bu stratejinin kısmi bir ilk sonuç verdiği şeklinde yorumlandı. Bu açıdan bakılırsa, boykot çağrısı muhalefetin medya ambargosunu delme ve kendi gündemini oluşturma çabasının bir parçasıydı.
İkincisi, boykot çağrısı CHP açısından bir taban konsolidasyonu hamlesi olarak değerlendirilebilir. Partinin o dönem yeni seçilen lideri Özgür Özel, İmamoğlu etrafında kenetlenen muhalif dalgayı sürdürmek ve CHP tabanını diri tutmak istiyordu. Bazı siyaset bilimi uzmanları, CHP’nin bu boykot hamlesinin ekonomik sonuçlarından ziyade kendi destekçilerini bir arada tutma, sürekli eyleme hazır ve motive kılma amacı taşıdığını belirtiyor. Nitekim böylesi bir çıkış, partinin geleneksel çizgisinden farklı ve cesur bir adım olarak yorumlanıp muhalif kitlede heyecan yaratmıştır. Toplumsal muhalefeti test etmek ve hareket halinde tutmak adına boykot, CHP’ye yeni bir enstrüman sağlamış gibi görünüyordu. Bu bakış açısıyla, strateji kısmen başarılı da oldu denilebilir; çünkü daha çağrı yapılır yapılmaz sosyal medyada ve bazı çevrelerde geniş yankı buldu, hatta iktidar kanadından yoğun tepkiler gelmeye başlayınca muhalif cephede “CHP gündemi belirledi” duygusu oluştu.
Ancak, siyasal strateji olarak boykotun riskleri ve zayıf noktaları da vardı. Bir kere, parti bu süreci örgütlemede tam kontrol sağlayamadı. Boykot edilecek markaların listesi nasıl belirlendi, kriterler nelerdi konusunda belirsizlikler ortaya çıktı. Liste başta 12 marka iken daha sonra 20’ye çıktı, bazı firmalar çıkarıldı bazıları eklendi; bu da tutarsız ve plansız bir görüntü verdi. Örneğin, boykot listesinde CHP’li belediyelerle iş yapan şirketlerin de adı geçtiği görüldü ve bazı CHP yöneticileri bile ilk etapta listedeki tüm isimlerden haberdar değildi. Bu durum, stratejinin parti içinde dahi tam istişare edilmeden, belki de aceleyle oluşturulduğuna işaret etti. Stratejinin uygulama safhasındaki bu dağınıklık, mesajın netliğini bozarak hem destekçilerin kafasını karıştırdı hem de iktidarın eleştirilerine malzeme sağladı.
Siyaseten bakıldığında bir diğer risk, halk nezdinde tepki çekme ihtimaliydi. CHP, çağrıyı kendi kitlesine yapmış olsa da, ekonomiyi hedef alan bir eylem söylemi doğal olarak iktidar tarafından geniş halk kesimlerine “ülke ekonomisine darbe vurma girişimi” şeklinde lanse edildi. Muhalefetin niyeti olmasa bile, iktidar söylemi bu boykot çağrısını milli çıkarlara aykırı, halkın cebine zarar verecek bir manipülasyon olarak çerçeveledi. Bu da, CHP’nin belki kazanabileceği bazı kararsız veya ılımlı seçmenlerde ters tepki yaratma potansiyeli taşıyordu. Yani strateji, CHP’nin kendi kararlı destekçilerini mobilize ederken, aynı anda karşı tarafın da kendi tabanını konsolide etmesine ve hatta nötr kesimleri kendine çekmesine yol açabilecek bir kumardı.
Etik açıdan değerlendirildiğinde ise boykot çağrısı çift yönlü bir tartışma açtı. Bir yanda, haksız bulduğu uygulamalara direnmek için halkı barışçıl şekilde alışveriş yapmamaya çağırmak demokratik bir hak olarak savunuldu. Vatandaşın cebindeki parayı nereye harcayacağına karar verme özgürlüğü vardır ve bunu bir protesto aracına dönüştürmesi meşrudur; hatta bazı yorumcular bunu “tüketici demokrasisi” olarak olumlu çerçeveledi. Öte yandan, çağrının hedefinde olan “yerli ve milli” şirketlere zarar verme olasılığı etik bir sorun olarak ortaya kondu. Bu şirketlerin on binlerce çalışanı, tedarikçisi, paydaşı olduğu; onların günahı neydi sorusu gündeme geldi. Kolektif cezalandırma sayılabilecek boykotun, doğrudan suç işlemediği halde yanlış tarafta durmakla itham edilen aktörlere yönelmesi adil mi sorusu soruldu. CHP, bir yanıyla ilkeli duruş sergileyip “dezenformasyona ortak olan medya ve destekçilerine tepki” ortaya koyduğunu düşünürken; muhalif cenahtan bile bazı kişiler “acaba yanlış hedef mi seçildi” tereddüdü yaşadı. Özellikle küçük esnaf veya işçiler gibi kesimlerin bu boykottan olumsuz etkilenmesi ihtimali, etik ikilemler doğurdu.
Sonuç olarak, CHP’nin boykot çağrısı, siyasal muhalefet stratejisi bakımından yenilikçi ama tartışmalı bir adımdı. Stratejik getirileri ve götürüleri iyi hesaplanmamış gibiydi. Kısa vadede gündemi değiştirme ve tabanı hareketlendirme amacı taşırken, uygulamadaki aksaklıklar ve iktidarın sert karşı hamlesi nedeniyle beklenmedik bir iletişim krizine dönüştü. Yine de bu hamle, Türkiye’de muhalefetin farklı yöntemler deneme arayışında olduğunu gösterdi; klasik miting/slogan çizgisinden çıkarak ekonomik araçları siyasal mücadeleye katma isteği dikkat çekti. Bunun başarılı olup olmadığı bir yana, CHP’nin bu stratejiyi seçmiş olması bile siyaset bilimciler için incelemeye değer bir vakadır. İlerleyen kısımda, bu çağrının yarattığı “devlet kurucusu parti” imajı ile “ulusal sermayeyi boykot” arasındaki çelişkiyi ve iktidarın buna tepkisini daha ayrıntılı ele alacağız.
Devlet Kurucusu Olmak İddiası ve Ulusal Sermaye Çelişkisi
CHP’nin boykot çağrısını eleştirilen temel noktalardan biri, partinin tarihi kimliği ile bu eyleminin yarattığı çelişki üzerine odaklandı. CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olma iddiasını taşıyan, Atatürk’ün mirasını temsil eden bir siyasi oluşumdur. Tarihsel olarak bakıldığında CHP, ulusal sanayinin kurulmasında, devletçilik ilkesiyle yerli sermayenin desteklenmesinde önemli rol oynamış; “milli iktisat” politikalarıyla ulusal sermayeyi kollayan bir çizgide durmuştur. Bu yüzden, CHP’nin çıkıp da “yerli firmaları boykot edelim” demesi ilk bakışta kendi geçmişiyle ters düşen bir tutum gibi algılandı.
İktidar ve yandaş çevreler bu noktayı özellikle vurguladılar. Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın açıklaması oldukça tipikti: “Milli markaları boykot çağrılarıyla zayıflatmaya çabalamak Türkiye’nin ortak geleceğine zarar vermektir. Milletimiz bu tür oyunlara gelmez” ifadeleriyle CHP’ye yüklendi. Burada vurgulanan “milli markalar” ifadesi, CHP’nin hedef aldığı şirketlerin aslında Türkiye’nin göz bebeği yerli markalar olduğu algısını pekiştirmeyi amaçlıyordu. Gerçekten de boykot listesine bakıldığında Ülker gibi, D&R gibi, Kilim Mobilya gibi, EspressoLab gibi Türkiye menşeli firmalar vardı. Bu firmaların bazıları yabancı ortaklı olsa da (örneğin Volkswagen veya Nusret gibi listede adı geçenler arasında uluslararası markalar da bulunuyordu), iktidar söylemi bunların hepsini “yerli ve milli üreticiler” şemsiyesi altında topladı. Böylece CHP’nin boykot çağrısı, “yerli üreticiye darbe” şeklinde çerçevelendi.
CHP cephesinden bakılırsa, partinin hedefi aslında “yerli sermaye” kavramının tümü değil, sadece iktidarın propaganda aygıtına hizmet eden, yandaş medya düzenini finanse eden belirli şirketlerdi. Özgür Özel, açıkça “iktidara yakın” kuruluşlara boykot çağrısı yaptıklarını söyledi. Bu kavram, CHP’nin zihninde boykotun bir nevi ahlaki filtre olduğu anlamına geliyordu: İktidarın haksız uygulamalarına destek veren sermaye ile halk arasında bir mesafe koymak. Yani CHP, bunu milli çıkarlara aykırı değil, tam tersine demokrasi ve adalet mücadelesinin parçası olarak görmeye çalıştı. Ne var ki, iletişim kazası tam da burada ortaya çıktı; bu incelikli ayrım geniş kitlelere anlatılamadı. İktidarın mesajı daha basit ve güçlüydü: “CHP yerli şirketlere savaş açtı.”
Bu söylem öylesine sertleşti ki, bazıları işi CHP’yi vatan hainliğiyle suçlamaya kadar vardırdı. Örneğin iktidara yakın bir iş insanı, boykot listesinde yer alan bir kahve zincirine yönelik saldırı videosuna tepki gösterirken “Bu açık ve net sermaye düşmanlığıdır. Vatan hainliğidir,” diye yazdı. Sermaye düşmanlığı ve hainlik gibi ifadeler, CHP’nin hamlesinin nasıl algılandığına dair uç bir örnek teşkil etti. İktidar, CHP’yi adeta ülkenin ekonomisine kast eden bir aktör gibi göstermeye çalıştı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise meseleyi bir adım daha ileri taşıyarak, muhalefetin söylemlerini “sömürgeci zihniyeti çağrıştıran tutumlar” olarak tanımladı ve bunların dış mihraklarca desteklenen sabotaj girişimleri olduğunu öne sürdü. Bu noktaya aşağıda ayrıntılı değineceğiz; ancak görüldüğü gibi CHP’nin boykot stratejisi, iktidar tarafından millilik-gayrimillilik ekseninde çarmıha gerildi.
CHP için gerçekten de bir ikilem doğmuş oldu. Bir yandan partinin ideolojik genlerinde halkçılık, devletçilik, milli çıkarları koruma gibi ilkeler var. Öte yandan güncel siyasetin getirdiği şartlar, onu radikal bir eyleme, ülke içindeki ekonomik aktörlerle bile çatışmaya itmiş durumda. CHP’nin eleştirmenleri, partinin tutarlılık sorununa işaret ettiler: Örneğin SETA gibi düşünce kuruluşlarının analizlerinde, CHP’nin aynı dönemde dünya çapındaki İsrail’i protesto boykotlarına mesafeli dururken kendi ülkesinde boykot çağrısı yapmasının evrensel değerler karşısındaki duruşunu sorgulattığı belirtildi. Bu tür eleştiriler, CHP’yi “ilkesiz” veya “çifte standartlı” göstermek amacını taşıyordu. CHP’liler ise kendi eylemlerinin meşruiyetini savunurken, “biz halkın ve hakkın yanındayız, zulmün ortağı olan sermayeye karşıyız” argümanını dile getirdiler. Fakat her halükarda, devlet kurucusu parti imajı ile sermaye boykotu arasındaki tezat, muhalefetin bu hamlesinin kamuoyunda kolayca benimsenmesini güçleştirdi.
Sonuç itibariyle, CHP’nin boykot çağrısı siyaset sahnesinde çift taraflı bir kılıca dönüştü. Stratejik olarak, iktidarı baskılamak için düşünülen bu adım, iktidarın milliyetçi söylemle onu vurmaya çalıştığı bir malzemeye evrildi. Siyasal iletişim açısından CHP belki beklemediği bir savunma pozisyonuna düşürüldü: Kendisini “vatan haini değilim” diye açıklamaya çalışırken buldu ki bu, mesaj inisiyatifini büyük ölçüde karşı tarafa kaptırmak demekti. Bu tablo, Türkiye’de muhalefetin hareket alanının ne denli dar ve mayınlı olduğunu da ortaya koyuyor: Ekonomik koşullara dair bir protesto bile kolayca milli güvenlik ve beka söylemine bağlanıp ters tepebiliyor. CHP’nin hamlesinin stratejik mi sapma olduğu, yoksa zaten yapısal bir açmazın mı sonucu olduğu sorusu da burada anlam kazanıyor. Bir sonraki bölümde, bu karşılıklı söylem inşasını, yani boykot meselesinin etrafında yürütülen algı mücadelelerini inceleyeceğiz.
Toplum Mühendisliği ve Söylem İnşası
Algı Yönetimi ve Kolektif Davranış
2 Nisan boykotu örneği, Türkiye’de hem muhalefetin hem iktidarın algı yönetimi ve kitle davranışını yönlendirme çabalarını tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bir tarafta muhalefet, toplumu belirli bir gün tüketimden kaçınmaya çağırarak kitlesel bir davranış değişikliği yaratmak istedi; diğer tarafta iktidar, bu çağrının etkisiz veya yanlış olduğunu göstermek için yoğun bir iletişim faaliyetine girişti. Bu yönüyle olay, adeta bir toplum mühendisliği rekabetine dönüştü.
CHP ve destekçileri cephesinden bakarsak, boykot çağrısı başlı başına planlı bir algı yönetimi hamlesiydi. Üniversiteli gençlerin önderlik ettiği bu hareket, sosyal medyada kısa sürede yayılarak “tarihimizin en büyük tüketici boykotlarından biri” şeklinde lanse edildi. Verilmek istenen mesaj netti: “Halk ekonomik gücünü kullanarak iktidara güçlü bir mesaj verecek.” Bu söylem, vatandaşın kendisini güçsüz hissettiği bir alanda (ekonomik kriz ortamında) ona güç vehmetme stratejisidir. Yani “Sen tüketmezsen bu bir protestodur, senin elinde bir güç var” diyerek bireyler kolektif bir eyleme davet edildi. Bu, klasik bir algı yönetimi tekniğidir: İnsanların algısını, bireysel eylemlerinin toplamda devasa bir etki yaratacağı yönünde şekillendirmek. Nitekim 2 Nisan sabahına gelinirken sosyal medya, ünlü isimlerin, fenomenlerin “ben de boykottayım” paylaşımlarıyla dolmuş, sanki tüm ülke alışverişe çıkmamak konusunda mutabık kalmış gibi bir hava oluşmuştu.
Böylesi kolektif bir davranışı inşa etmek, belirli ölçüde toplum mühendisliği becerisi gerektirir. CHP, klasik kitle mitingini alışveriş merkezlerine, çarşılara taşımaya çalıştı. İnsanların evlerinde kalarak protesto yapmalarını sağlamaya uğraştı. Bu yönüyle bakıldığında yaratılan söylem şuydu: “Bugün hiçbir şey almayarak tarih yazıyoruz.” Gerçekten de eğer herkes buna uysaydı ekonomik hayat bir günlüğüne durma noktasına gelecek, bu da siyasi tarihimize farklı bir protesto biçimi olarak geçecekti. Muhalefetin kurgusu, kolektif davranışın gücünü göstermekti. Böylece, geniş kitlelerin birlikte hareket etmesi halinde iktidarın politikalarına etkide bulunabileceği algısını yerleştirmeyi hedeflediler.
Ancak öte taraftan, iktidar cenahı da anında karşı bir algı yönetimi operasyonu başlattı. Daha 2 Nisan bitmeden, Anadolu Ajansı üzerinden BKM verilerine dayanan haberlerle “Boykot çağrısı karşılık bulmadı, harcamalar arttı” manşetleri dolaşıma sokuldu. Burada amaç, muhalefetin “tarih yazıyoruz” söylemini anında boşa düşürmekti. AA’nın servis ettiği veriler seçici bir biçimde sunuldu: 2 Nisan Çarşamba günkü harcama, bir önceki hafta çarşambayla ve bayram tatili olan 1 Nisan’la kıyaslandı, bu sayede boykot gününün ciro olarak yüksek olduğu sonucu çıkarıldı. Halbuki uzmanlar, daha anlamlı kıyaslamaların farklı sonuçlar verdiğini, örneğin Mart ayı ortalama günlük harcamalarının o günden daha bile yüksek olduğunu ifade ediyordu. Fakat iktidarın algı yönetiminde bu ayrıntılara yer yoktu; önemli olan kamuoyuna basit ve net bir mesaj vermekti: “Gördünüz mü, kimse boykota uymadı.” Bu mesaj, özellikle boykota yarım gönüllü yaklaşan veya kararsız kitlelerde “zahmete girmeme” yönünde bir rahatlama da yaratabilirdi. Yani denebilir ki iktidar, veriyi kullanarak kendi taraftarlarını cesaretlendirme, muhalefet sempatizanlarını ise demoralize etme hedefi güttü.
Toplum mühendisliği açısından bir diğer enstrüman da yasal ve psikolojik gözdağı idi. 2 Nisan öncesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı boykot çağrılarıyla ilgili soruşturma başlatıldığını duyurdu; 2 Nisan akşamı ise sosyal medyada boykot çağrısı yapan 16 kişi gözaltına alındı. Bu gelişmeler, sadece hukuki bir aksiyon değil, aynı zamanda topluma verilen bir mesaj olarak okunmalıdır: “Devlet böyle şeylere müsamaha göstermez.” Bu durum, potansiyel katılımcılara yönelik bir caydırıcılık oluşturdu. Belki birçok kişi, alışveriş yapmayarak suç işlemiş olmayacağını bilse de, sosyal medyada fikrini belirtirken veya işyerini kapatıp katılırken çekinceler yaşamış olabilir. Zira iktidar söylemi boykotu açıkça gayrimeşru bir eylem gibi sunuyordu. Örneğin Altun’un açıklamalarında boykot çağrıları “organize kötülüğün dışavurumu” ve ekonomik istikrarı sabote etme girişimi olarak damgalandı. Bu tür ifadeler, katılmayı düşünen vatandaş üzerinde bir psikolojik bariyer oluşturma amacını taşıyordu: “Acaba yanlış bir şey mi yapıyorum?” sorusunu sordurtmak.
Sonuçta, 2 Nisan boykotu etrafında her iki taraf da kendi söylemini inşa etmeye çalıştı. Muhalefet, bunu haklı bir halk tepkisi ve sivil dayanışma destanı olarak çerçeveledi; iktidar ise dış güçlerin ve muhalefetin ekonomiye tuzak kurma planı olarak gösterdi. Kolektif davranışı yönlendirme çabası, bir gün için dahi olsa, ciddi bir mücadele alanı haline geldi. Bu olay, kitle psikolojisinin ne derece esnek ama kırılgan olduğunu da gösteriyor: Ufacık bir güven sarsılması veya farklı bir bilgi, insanların davranışını tümden değiştirebiliyor. Boykotun tam başarılı olamayışında belki de AA’dan servis edilen o haberin, sabah alışveriş yapıp yapmamakta kararsız kalan bazı vatandaşlar üzerindeki etkisi bile vardır.
Kısacası, 2 Nisan 2025, Türkiye siyasetinde sadece ekonomik bir protesto değil, aynı zamanda bir algı savaşı olarak yaşandı. Toplum mühendisliği kavramı genelde olumsuz çağrışım taşır; burada da her iki tarafın kendi amaçları uğruna toplum algısını yoğurma çabasını net şekilde gördük. Bir sonraki alt başlıkta, bu algı mücadelesinin daha ideolojik ve söylemsel boyutuna – yani “dış telkin” ve “sömürgeci zihniyet” gibi ağır ithamlara – değineceğiz.
Dış Telkin İddiaları ve Sömürgeci Söylemler
CHP’nin boykot çağrısı üzerine yürütülen tartışmalarda, konunun hızla bir “dış güçler” ve “sömürgeci zihniyet” eksenine çekildiğine tanık olduk. Bu, Türkiye’de son yıllarda sıkça rastlanan bir iletişim stratejisinin devamıydı: Muhalefetin eylemlerini gayrimeşru kılmak için onları dış odaklara bağlamak, vatanseverlik karşıtı gibi göstermek.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, boykot girişimiyle ilgili yaptığı sert açıklamada şunları söyledi: “Ekonomik istikrarımıza yönelik tehditlerin ve yatırımcı güvenini zedelemeye dönük açıklamaların içerideki bazı çevreler eliyle dışarıya servis edilmesi, bir siyasi rekabetin ötesinde milli menfaatlerimize karşı sabotaj girişimidir”. Altun burada doğrudan doğruya CHP’yi ve muhalefeti işaret ederek, onların açıklamalarını yurt dışına servis etmekle ve ülkenin çıkarlarına sabotaj yapmakla suçladı. Dahası, muhalefet kadrolarının tutumlarını “sömürgeci zihniyeti çağrıştıran” bir çizgide olmakla itham etti ve “küresel güçlere sırtını dayayıp parmak sallamak” ile suçladı. Bu dil, oldukça ağır ve ideolojik yüklü bir dildir.
“Sömürgeci söylem” ifadesi, burada iki anlama gelebilir: Birincisi, muhalefetin zihniyetinin adeta bir sömürge valisi edasıyla kendi ülkesine üstten bakan, onu dışarının müdahalesine açık hale getiren bir zihniyet olduğu ima ediliyor. İkincisi, muhalefetin kullandığı dilin, emperyalistlerin Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı argümanlarla örtüştüğü iddia ediliyor. Her iki halde de amaç, CHP’yi ve destekçilerini millilik skalasında en alt noktaya itmek, onları ulusal iradenin değil dış güçlerin temsilcisi gibi göstermektir. Bu söylem, özellikle iktidar tabanında karşılık bulan bir temadır; zira yıllardır “dış güçlerin oyunları” anlatısı üzerinden bir siyasi konsolidasyon sağlanmaktadır.
CHP kanadı ise bu tür suçlamaların haksız ve asılsız olduğunu dile getirdi. Onlara göre boykot çağrısı tamamen yerliydi, hatta öğrencilerin başlattığı tabandan gelen bir hareketti; dış telkin değil, doğrudan doğruya halkın vicdanının sesi idi. Nitekim Euronews’in haberinde de boykotun bir öğrenci inisiyatifi olarak doğduğu, sonra muhalefet liderlerince sahiplenildiği belirtilmişti. CHP, iktidarın bu tip “dış mihrak” söylemlerini toplum mühendisliğinin bir parçası olarak görüyor. Yani iktidar kendi hatalarını veya halkın tepkisini gizlemek için sürekli bir düşman yaratarak muhalefeti karalamaya çalışıyor. Örneğin, CHP’liler Altun’un açıklamasına cevaben, asıl organize kötülükün yalan haberlerle boykotu itibarsızlaştırmaya çalışmak olduğunu savundular. İktidarın, ekonomik krizi ve yolsuzlukları unutturmak için bu boykotu saptırdığını öne sürdüler.
Bu karşılıklı söylem düellosunda dikkat çeken bir diğer unsur, “mahalle baskısı” ve “faşizan tavır” ithamlarıydı. Altun, muhalefetin “sürekli kendini tekrar eden faşizan bir tavır içinde olduğunu” söyledi ve boykot gibi çağrıların toplumsal huzuru hedef aldığını belirtti. Burada “faşizan tavır” ile kast edilen muhtemelen CHP’nin kendi tabanında baskıcı bir dil kullanarak herkesi boykota zorlaması, aksi halde ihanetle suçlamasıydı. Nitekim sosyal medyada radikal bazı muhalif hesaplar, boykota katılmayanları eleştiren, hatta hakaret eden paylaşımlar yapmıştı. Bu da iktidar tarafından genellenerek CHP’ye mal edildi. Yani “bakın bunlar baskıcı, kendi mahallelerini bile dikteyle yönetiyorlar” imajı yaratılmak istendi.
Öte yandan, CHP ve muhalifler de iktidarı otoriterlikle suçladılar. Boykot çağrısına soruşturma açılması, insanların gözaltına alınması, devletin en tepesinden “hainlik” söylemi gelmesi, muhalif görüşe tahammülsüzlüğün ve ifade özgürlüğüne müdahalenin göstergesi olarak sunuldu. Onlara göre iktidar, en ufak bir toplumsal sese bile sert tepki vererek halkı sindirmeye çalışıyordu. Bu açıdan bakıldığında, her iki taraf da diğerini demokratik değerlerden sapmakla itham eden bir dil kullandı.
Tüm bu söylem mücadelesi, meselenin özünün – yani ekonomik kriz, adalet arayışı, medya özgürlüğü gibi konuların – arka plana itilmesine yol açtı. İdeolojik etiketlemeler ve komplo imaları, somut gerçeklerin yerini aldı. CHP’nin boykot hamlesi belki de haklı gerekçelere dayanıyordu: Bir belediye başkanının tutuklanması ve medyanın tek taraflı yayın yapması ciddi meselelerdi. Ancak iktidar cenahı konuyu hemen “milli güvenlik” parantezine alarak bir tür karşı-hegemonik söylem geliştirdi ve geniş kitleleri kendi yanına çekmeye çalıştı.
Sonuç olarak, boykot tartışması, Türkiye siyasetindeki söylemsel kutuplaşmanın bir tezahürüne dönüştü. “Dış telkin” ve “sömürgeci zihniyet” gibi suçlamalar, olayı rasyonel bir zeminden uzaklaştırıp duygusal ve refleksif bir zemine taşıdı. Bu da muhtemelen CHP’nin arzu ettiği bir durum değildi, çünkü ekonomik adaletsizliği vurgulamak isterken kendilerini vatanseverlik tartışmasının içinde buldular. Bu noktada, boykot eyleminin kendisinden ziyade, bu eylem üzerinden üretilen söylemlerin toplumu nasıl etkilediği önem kazanıyor. Bir kesim, muhalefetin gerçekten de ülkede kaos yaratmak istediğine inanabilirken; diğer kesim, iktidarın her hak arayışını “dış güç” diyerek bastırdığına inanıyor. Bu iki inanç arasında uzlaşma sağlamak zorlaşıyor.
Toplum mühendisliği kavramına dönersek: İktidar tarafı, boykotun arkasında dış güçler algısı yaratıp muhalefeti şeytanlaştırarak kendi kitlesini mühendislik ürünü bir söylemle konsolide etti. Muhalefet tarafı ise, iktidarın bu tavrını “eski vesayetçi, jakoben” tavırların devamı gibi lanse etmeye çalıştı. Bu karşılıklı suçlamalar, Türkiye’de siyasetin maalesef bir söylem savaşı ekseninde yürüdüğünü, gerçek sorunların üstünün propaganda ile örtülebildiğini bir kez daha gösterdi.
Buraya kadar daha çok siyasi ve psikolojik boyutları ele aldık. Ancak 2 Nisan’ın bir de çok somut bir yönü var: Tüketici davranışı ve ekonomik sonuçlar. Şimdi, boykotun neden tüketici davranışı açısından beklenen etkiyi yaratamadığını, davranışsal ekonomi ve nöroekonomi perspektiflerinden irdeleyeceğiz.
Tüketici Davranışı Açısından Boykotun Etkisizliği
Davranışsal Ekonomi Perspektifi
2 Nisan boykot çağrısının geniş kesimlerde etkisiz kalması, yani insanların önemli bir bölümünün normal alışveriş düzenine devam etmesi, tüketici davranışına dair bazı temel içgörülerle açıklanabilir. Davranışsal ekonomi, insanların ekonomik kararlarında salt rasyonel olmadıklarını; alışkanlıklar, duygular, bilişsel yanlılıklar gibi faktörlerin devreye girdiğini vurgular. Bu çerçeveden bakıldığında, boykot çağrısına verilen cılız yanıt şaşırtıcı olmaktan ziyade beklendik bile sayılabilir.
İlk olarak, alışkanlıkların gücü ve statükonun korunması eğilimi önemlidir. Günlük yaşamda tüketim, birçok insan için rutin ve otomatik bir davranıştır. Sabah kahvesini belirli bir yerden almak, akşam iş dönüşü markete uğramak gibi davranışlar, düşünmeden yapılan alışkanlıklardır. Davranışsal ekonomide “varsayılan etki” (default effect) diye bilinen bir olgu vardır: İnsanlar, mevcut durumu sürdürmeye yatkındır, değişim yapmak zahmetlidir. Bir gün bile olsa o rutini kırmak, ciddi bir bilişsel efor gerektirir. Boykot çağrısı ne kadar yaygın duyulmuş olursa olsun, birçok kişi için 2 Nisan’da “hiçbir şey almamak” kendi planladığı veya ihtiyaç duyduğu akışa tersti. Belki işe giderken benzin almak zorunda olan birisi, bunu ertelemek için özel bir çaba sarf etmedi; çünkü hatırlatıcı mekanizmaları da sınırlıydı. Boykotun başarılı olabilmesi için, insanların o gün normalde yapacağı harcamaları aklının bir köşesine yazıp, ondan kaçınmak için aktif bir çaba göstermesi gerekirdi. Bu ise tembellik ya da dalgınlık gibi insani zaaflar nedeniyle ideal düzeyde gerçekleşmemiş olabilir.
İkinci olarak, bireysel fayda ve toplumsal fayda arasındaki fark devreye girer. Boykot, kolektif bir eylemdir; başarısı, çok sayıda insanın aynı anda fedakârlık yapmasına bağlıdır. Fakat tek tek bireyler açısından bakıldığında, “Ben tek başıma bir şey almayınca ne değişecek ki?” düşüncesi belirleyici olabilir. Ekonomi literatüründe bu durum toplumsal dilemma olarak bilinir: Herkesin birlikte hareket etmesi en iyisini doğurur, ama tek bir kişi için koptuğunda kendi çıkarını düşünmek daha cazip olabilir. Boykot özelinde, kişi alışveriş yapmazsa kolektif eyleme katkı sunacak, belki sembolik bir başarı hissedecek ama somut olarak o an bir kazancı olmayacak; alışveriş yaparsa kendi ihtiyacını görmüş olacak. Birçok insan, başkalarının boykota uyabileceğini ama kendisinin küçük bir istisna olmasının fark yaratmayacağını düşünebilir. Bu bir çeşit serbest binici (free-rider) problemidir: Eylemin maliyetine katlanmayıp, başkalarının çabasından fayda ummak. Eğer toplumda böyle düşünenlerin oranı yüksekse, ki genelde yüksek olur, boykot gibi eylemler yetersiz katılımla malul kalır.
Ayrıca, şimdi ve gelecek arasındaki tercih meselesi de var. Boykotun amacı uzun vadeli ve soyut: İktidara bir mesaj verilecek, belki siyasi tavır değişecek, vs. Bu kazanım belirsiz ve gelecekte. Ama alışveriş yapmamanın bedeli anlık ve somut: O gün istediğini alamamış olacaksın, belki bir ihtiyacın karşılanmayacak. Davranışsal ekonomi bize insanların gelecekteki belirsiz kazançlardansa, bugünkü somut kazançları tercih etme eğiliminde olduğunu söyler (hiperbolik iskonto gibi kavramlar bunu açıklar). Yani “bugün bir şey almamak” fedakarlığı karşılığında “belki yarın daha demokratik bir ortam” ödülü, pek çok kişi için motive edici olmamış olabilir. Hele ki Türkiye’de daha önce de boykotlar, protestolar yapılıp çoğu somut sonuç üretmemişken, insanlar iyimser beklentiye girmemiş de olabilir. Kısacası “Ben alamazsam zararı bana, alırsam boykota zarar – boşver alayım” gibi bir iç hesap, kitlesel ölçekte boykotun altını oymuş olabilir.
Bir diğer önemli nokta, duygusal ve bilişsel yük meselesidir. Boykot etmek, aslında kolay bir eylem gibi gözükse de, Prof. Dr. Medaim Yanık’ın belirttiği gibi kolay değildir, aktif bir zihniyet değişimi gerektirir. İnsanların halihazırda ekonomik sıkıntılar, gündelik stresler yaşadığı bir dönemde, ekstra bir bilişsel yük getiren (neyi almayacağım, nereden uzak duracağım, bugün nasıl plan yapacağım gibi) bir davranışı üstlenmeleri daha da zordur. Davranışsal ekonomi, sınırlı akılcılık kavramıyla insanların dikkat ve irade kaynaklarının sınırlı olduğunu belirtir. Zihinsel olarak yorgun bir toplumda, boykota riayet etmek belki de lüks bir konsantrasyon gerektirdi. Bu da katılımı kısıtlamış olabilir.
Tüm bu nedenlerle, boykot çağrısı sosyal medyada yüksek ses getirse de sahada “sessizlik” yaşandı. Nitekim araştırmalar da tüketici boykotlarının çoğunlukla kısa ömürlü öfke patlamaları şeklinde olduğunu, uzun vadede şirketlerin satışlarına kalıcı etki etmediğini gösteriyor. Wharton okulundan pazarlama profesörü Americus Reed, sosyal medya güdümlü boykotlarda genellikle sadece kısa vadede ufak düşüşler görüldüğünü, uzun vadede etkinin sınırlı kaldığını belirtir; zira bu tür kampanyalar fazla uzun sürmez. Gerçekten de 2 Nisan boykotu, bir günlük bir eylemdi ve hemen ertesi gün hayat normale döndü. Pek çok marka için belki o günkü satış kaybı (eğer olduysa) hemen ertesi gün telafi edildi. Bu durum, tüketicilerin protesto niyetinin sürdürülebilir olmamasından kaynaklanır. Bir günlük heves, sürekli bir alışveriş tercihine dönüşmediği müddetçe şirketler ciddi zarar görmez. Nitekim 2 Nisan günü harcamalar belki biraz düşmüştü (bazı analizlere göre Mart ortalamasına kıyasla düşüş vardı), ancak hemen bayram sonrası normale dönüş eğilimi bunu nötralize etti.
Davranışsal ekonomi açısından boykotun neden bekleneni vermediğini özetlersek: Alışkanlıklar, bireysel rasyonalite, geleceği küçümseyip bugüne odaklanma, bilişsel yükten kaçınma gibi faktörler bir araya gelerek insanların önemli bir kısmını “boykot dışı” tuttu. Bu, toplumsal hareketlerin klasik bir sorunudur aslında – insanları gündelik konfor alanlarından çıkmaya ikna etmek zordur. Söz konusu eylem alışveriş etmeme gibi pasif bir şey olsa bile, bu pasiflik bilinçli bir direnç gerektirdiği için aktif bir efor ister. Çoğu insan da bu eforu sarf etmedi.
Nöroekonomik Yorumlar: Kredi Kartı ile Tüketim
2 Nisan özelinde dikkat çekici bir veri, o gün harcamaların büyük ölçüde kredi kartı ile yapılmış olmasıydı (zaten BKM verileri kartlı ödemeleri kapsıyordu). Kredi kartı kullanımının yüksekliği, tüketici davranışını şekillendiren nöroekonomik faktörleri de akla getiriyor. Zira kredi kartıyla harcama yapmak, insan beyninde nakit para harcamaktan farklı tepkiler üretir. Bu farklılık, boykotun etkisiz kalmasında rol oynamış olabilir.
Nöroekonomi alanında yapılan araştırmalar, kredi kartı ile ödeme yapmanın, beynimizdeki ödül mekanizmalarını nakit ödemeye kıyasla daha fazla tetiklediğini ortaya koyuyor. MIT Sloan School’da yürütülen bir fMRI (beyin görüntüleme) çalışmasında, kredi kartı kullanırken beynin haz ve ödül merkezlerinde (özellikle striatum bölgesinde) güçlü aktivasyon olduğu tespit edilmiştir. Bu etki öyle bir noktaya kadar gider ki, kredi kartı ile ödeme yapmak bir nevi “gaz pedalı” işlevi görür – yani harcama motivasyonunu artırır. Geleneksel hipotez, kredi kartının “ödemenin acısını azaltarak freni bıraktırdığı” şeklindeydi; ancak bu çalışma, aslında kartın ödül ağlarını hassaslaştırarak harcama iştahını da yükselttiğini göstermiştir.
Bunun 2 Nisan’la bağlantısına gelirsek: O gün insanlar bir şey satın alırken çoğunlukla kartlarını kullandılar. Kredi kartıyla alışveriş yapmanın getirdiği psikolojik konfor ve gecikmeli ödeme hissi, boykot çağrısının zihinsel etkisini zayıflatmış olabilir. Nasıl mı? Kredi kartıyla alışveriş yapan bir tüketici, anında cebinden para çıkmadığı için harcama yaptığının farkındalığını daha az hisseder. Beynimiz, kartla ödeme sırasında satın aldığımız ürünün keyfine odaklanır, ödeme fiilinin kendisi arka planda kalır. Bu durumda, bir kişi belki 2 Nisan sabahı “bugün bir şey almam” diye niyet etmiş olsa bile, gün içinde karşısına çıkan bir ürünü kredi kartıyla almanın “çok da sayılmayacağı” gibi bir bilinçdışı avuntuya kapılmış olabilir. “Nasıl olsa nakit harcamıyorum, bir tıkla alıverdim, boykottan sayılmaz herhalde” gibi kendini ikna mekanizmaları devreye girebilir.
Dahası, kredi kartı harcaması çoğu zaman takside bölünmüş veya ileri tarihli bir borç olduğundan, o anki harcamanın ağırlığı hissedilmez. 1000 TL’lik bir ürünü 6 taksitle alan biri, aslında o an 1000 TL harcama yaptığını tam olarak kavramayabilir; zihninde bu, “aylık 166 TL”lik bir masraf gibi kodlanır. Bu da boykot çağrısının vurgu yaptığı “harcama yapma” fiilini belirsizleştirir. Kredi kartı, harcamayı soyut hale getirir, sanki “şimdi almıyorum, sonra ödeyeceğim” hissi yaratır. Bu durumda kişi, “Bugün bir şey almazsam boykota destek olacağım ama alırsam da nasıl olsa para daha sonra çıkacak, bugün sayılmaz” gibi bir yanılgıya düşebilir. Elbette mantıken harcama yine o gün yapılmıştır, ama beynin algısı bu şekilde çalışabilir.
Bir diğer nöroekonomik faktör, ödül ertelemedeki zorluktur. Kredi kartı, anında ödülü (ürünü veya hizmeti) alıp cezayı (ödemeyi) ertelemeye imkan verir. Bu, insan beyninin en sevdiği senaryolardan biridir: Şimdi zevk, sonra acı. Oysa boykot tam tersini öneriyordu: Şimdi biraz fedakarlık (bir şey alma), belki sonra ödül (siyasi iyileşme). İnsan doğası, birinci senaryoya daha yatkındır. Hele ki Türkiye gibi yüksek enflasyonlu ekonomilerde, “şimdi al sonra öde” yaklaşımı çok yaygın bir hayatta kalma stratejisidir. Bu koşullanma, boykot günü de devam etmiş olabilir. İnsanlar “bugün almazsam yarın daha pahalıya alırım” düşüncesiyle hareket etmiş ve kartlarına yüklenmiş olabilirler. Zaten veriler de 2025 yılında kredi kartı kullanımının önceki yıla göre %69 gibi muazzam bir oranda arttığını, enflasyonla baş etmenin yolunun kart borcuna abanmak olduğunu gösteriyor. Hal böyleyken, kredi kartı adeta bir bağımlılık nesnesine dönüşmüş durumda. Nasıl ki bir sigara tiryakisine “bugün sigara içme” demek çok zorsa, kartla harcamaya alışmış ve sürekli bunu yapan milyonlarca insana “bugün harcama yapma” demek de o oranda zor.
Nitekim kredi kartı harcamaları, bir tür davranışsal bağımlılık yaratabiliyor. Kişi alışveriş yaparak haz duyuyor, beyninde dopamin salgılanıyor; ödeme ise uzak gelecekte bir tarihte olduğu için bu hazza hemen gölge düşürmüyor. Bu kısır döngü, ekonominin kötüye gittiği dönemlerde daha da pekişir; çünkü insanlar moral bozukluğunu bazen tüketimle gidermeye çalışır (retail therapy denilen olgu). 2 Nisan da Ramazan Bayramı sonrası ilk iş günüydü; insanlar belki bayramda yapamadığı alışverişleri de o gün telafi ettiler. Kredi kartı burada kolaylaştırıcı oldu. Beyin, bayram ertesi normal düzenine dönmeyi ve ihtiyaçlarını karşılamayı ödüllendirici buldu, boykot gibi soyut bir ideali ise erteledi.
Özetle, kredi kartı ile tüketim alışkanlığı, 2 Nisan boykotunun altını oyan unsurlardan biri olmuş olabilir. “Ödeme acısını azaltıp, harcama hazzını artıran” kartlı sistem, tüketicilerin frene basmasını engelledi. Nöroekonomik bakış açısı, salt sloganlarla veya rasyonel çağrılarla tüketici davranışını değiştirmenin ne kadar zor olduğunu da gösteriyor. İnsanların beyni, kredi kartıyla harcarken adeta kumarhanelerdeki gibi bir haz alıyor; bunu bir siyasi amaç uğruna bırakmalarını beklemek, ciddi bir irade savaşı gerektiriyor. Bu da geniş toplum kesimleri düşünüldüğünde pek gerçekçi değildi. Sonuçta, 28 milyar TL’lik kartlı harcama, nöroekonominin bize anlattığı hikayeyle de uyumlu: Ödül peşinde koşan beyinler, soyut idealleri geride bıraktı.
Ekonomik Rasyonalite ve Alım Gücü Sorunu
Borçlanma Yoluyla Tüketim Eğilimleri
2 Nisan boykotunun başarısız görülmesinin arkasında yatan sebeplerden biri de, Türkiye’deki ekonomik koşullar ve hanehalkının alım gücü sorunlarıdır. Yüksek enflasyon, reel gelir kaybı ve borçluluk sarmalı içinde yaşayan insanlar için tüketim artık bir seçenek değil, çoğu zaman ertelenemez bir zorunluluk veya krizleri yönetme yolu haline gelmiştir. Bu bağlamda, boykot çağrısının toplumsal zemini belki de yeterince yoktu; zira insanlar halihazırda aslında “günlük yaşam boykotu” yapmaya itilecek kadar ferah bir durumda değillerdi.
Türkiye’de 2025 başı itibarıyla tüketici enflasyonu %70’e dayanmıştı. Maaşlar bu oranda artmadığı için, halkın alım gücü düşmeye devam ediyordu. Bu açığı kapatmak için yaygın başvurulan yol ise borçlanarak tüketimi sürdürmek oldu. Bankalararası veriler, hanehalkının bankalara olan borcunun 2025 Mart’ında 4.23 trilyon TL’ye ulaştığını gösteriyor. Bunun neredeyse yarısı (1.98 trilyon TL kadarı) kredi kartı borçlarından oluşuyor. Yani vatandaş, cebindeki para yetmediği noktada kredi kartına sarılarak harcamaya devam etmiş. 2024’te 57 milyar TL olan kredi kartıyla gıda harcaması, 2025’te 94 milyar TL’ye çıkmış, %65 artmış durumda. Sadece yiyecek-içecek için bile bu kadar borçlanılıyorsa, tablo vahim demektir.
Bu şartlar altındaki bir toplumda, “bugün alışveriş yapmayın” çağrısının karşılık bulması zaten zor olabilir. Çünkü birçok kişi için günlük tüketim, bir tercihten ziyade bir zorunluluk meselesidir. Dolabındaki gıda bitmişse, çocuğunun ihtiyacı varsa, faturası gelmişse, 2 Nisan’ın boykot günü olması durumu değiştirmeyecektir. Nitekim boykota en çok katılımın gözleneceği kesimler öğrenciler ve şehirli orta sınıf muhalifler oldu; ancak toplumun genelinde ekonomik olarak daha alt kesimler belki de bu çağrıya kulak bile vermedi. Zira onlar için alışveriş yapmamak lüks, “harcamayı kesme” fikri bile imkansız bir şey gibi. Temel ihtiyaçları için borçlanmak zorunda kalan birine, “bir gün o ihtiyacını karşılamaktan vazgeç” demek gerçekçi değildir. Örneğin asgari ücretli bir işçi düşünelim: Belki 2 Nisan’da pazara gidip haftalık sebze meyvesini alacak, ya da çocuğuna bez alacak. Bu kişiye sosyal medyadan boykot çağrısı ulaşsa bile, muhtemelen gündelik gerçekliği o çağrıyı uygulamasına engel olacaktır.
Bunun yanında, ekonominin genel gidişatı da insanları tüketimi ertelememeye itiyordu. Yüksek enflasyon beklentisi, “Bugün alma, yarın al” şeklindeki boykot önerisini mantıksız kılıyor. Aksine, yarın fiyatların daha da artacağı kaygısı, “Bugün al, stokla, yarın pişman olma” davranışını körükler. Boykotun tam tersi bir psikoloji yani. 2 Nisan belki sadece bir gündü, büyük fiyat farkı yaratmazdı ama insanlar böyle düşünmeyebilir. Özellikle dayanıklı tüketim veya gıda gibi alanlarda fiyatların sürekli arttığını gören vatandaş, bir de buna Ramazan Bayramı ertesi stok yenileme ihtiyacını ekleyince, boykota rağmen alışveriş yapmayı rasyonel bulmuş olabilir. Burada “rasyonel” kelimesini birey açısından kullanıyorum; makro düzeyde belki irrasyoneldir ama birey için mevcut şartlarda makul olandır. Yani ekonomik rasyonalite, kişi bazında boykota uymamak yönünde çalışmış olabilir.
Bir de işin borç psikolojisi tarafı var. İnsanlar kredi kartıyla harcarken, aslında gelecekteki gelirlerini önden harcıyorlar. Bu da bir döngü yaratıyor: Her ay asgari ödemeyi yap, sonra tekrar borçlan. Bu döngüdeki biri için harcama yapmak artık “parası varsa yapar, yoksa yapmaz” şeklinde işlemiyor; nasılsa kredi kartı limiti elverdiği sürece alım yapılıyor. Borç stoku kabardıkça da, “nasıl olsa borcum çok, bir kalem daha eklense ne fark edecek” duygusu oluşabiliyor. Nitekim 2025’in ilk ayında kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı geçen yıla göre %65 artarak 194 bine çıkmış. İnsanlar zaten bir finansal çöküş halindeler. Böyle bir durumda, boykota katılıp katılmama kararı da, “zaten batmışım## Sonuç: Stratejik Sapma mı, Siyasi Patoloji mi?
CHP’nin yerli firmalara boykot çağrısı ve 2 Nisan’daki harcama patlaması, bir yandan muhalefet adına stratejik bir sapma olarak görülebilir, diğer yandan da Türkiye siyasetindeki daha derin sorunların, yani bir siyasi patolojinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Bu ikilemi değerlendirirken, makale boyunca ortaya koyduğumuz çok boyutlu analiz bize bazı ipuçları sunuyor.
İlk olarak, stratejik sapma perspektifinden bakarsak: CHP’nin boykot hamlesi, belki iyi niyetle düşünülmüş ama saha gerçekleri hesaba katılmamış bir girişim olarak değerlendirilebilir. Davranışsal ve nöroekonomik analiz, halkın bu tür çağrılara uymayacağını öngörmek için yeterli işareti veriyordu. Nitekim alışverişlerin hız kesmemesi, muhalefetin kitleyi yanlış okuduğunu gösterdi. Bu anlamda CHP, geleneksel siyasi mücadele yöntemlerinden saparak riskli bir alana girdi ve istediği sonucu alamadı. Stratejik olarak hedeflenen “iktidarı ekonomik baskıyla dize getirme” amacı gerçekleşmediği gibi, iktidarın propaganda üstünlüğü kurmasına zemin hazırladı. CHP yönetimi muhtemelen bu deneyimden ders çıkaracaktır: Toplumsal talepleri ve ekonomik koşulları daha gerçekçi analiz etmeden yapılan büyük çağrılar, geri tepebiliyor. Dolayısıyla boykot olayı, muhalefet açısından bir yanlış hesap veya sapma olarak tarihe geçebilir.
Öte yandan, meseleye bir siyasi patoloji teşhisi koymak da mümkün. Bu olay, Türkiye’de siyaset yapma biçiminin ve iktidar-muhalefet ilişkisinin ne denli sağlıksız bir noktaya geldiğini açığa vurdu. Muhalefet, demokratik yollarla sesini duyuramadığını düşündüğü için ekonomik boykot gibi sıra dışı bir yönteme başvuruyor; iktidar ise buna anında “hainlik, dış mihrak” yaftalarıyla reaksiyon veriyor. Toplum ise bunca çağrıya, kargaşaya rağmen kendi gündelik çıkarının peşinde gidiyor. Bu tablo, bir kopukluk ve güvensizlik hali göstermektedir: Muhalefet halkın davranışını öngöremiyor, iktidar muhalefete en ufak bir tolerans tanımıyor, halk ise iki tarafın söylemlerine mesafeli duruyor ya da sadece kendi ekonomik derdine düşmüş durumda. Eğer siyaset, toplumun büyük bölümünde karşılık bulamayan sembolik hamlelerle ve kutuplaştırıcı söylemlerle ilerliyorsa, burada yapısal bir sorun var demektir.
İktidar cenahı zaten bu durumu muhalefet adına bir patoloji gibi sunmaya çalıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Sokak ve boykot çağrıları ile toplumsal huzuru ve ekonomik istikrarı hedef alan bir muhalefet kaybetmeye mahkumdur” diyerek CHP’nin stratejisini sapkın ve başarısız olarak niteledi. Bu ifadede, muhalefetin yönteminin sistem dışında ve millet menfaatine aykırı görüldüğü vurgulanıyor. Muhalefet cephesi ise tam tersine, iktidarın her muhalif çıkışı hainlikle etiketlemesini bir paranoya ve demokrasi yetersizliği olarak değerlendiriyor. Yani her iki taraf da birbirini “siyasi patoloji” ile malul görüyor. Bu durumda asıl patoloji, uzlaşma ve diyalog kanallarının tamamen tıkalı olmasıdır. İktidar ve ana muhalefet, aynı ülkenin ortak sorunlarında ortak bir zeminde buluşamadıkları için, protesto bile bir taraf için vatanseverlik, diğer taraf için vatan hainliği meselesine dönüşebiliyor.
Son tahlilde, CHP’nin boykot çağrısı ve ardından yaşananlar, Türkiye’de siyaset, toplum ve ekonomi arasındaki uçurumun küçük bir modeli gibidir. Sosyal psikoloji bize kitlelerin nasıl motive edilebileceğini gösterirken, bu vaka insanların beklenen tepkileri vermediğini ortaya koydu. Davranışsal ekonomi “homo economicus”un yanıltıcı bir varsayım olduğunu yinelerken, toplum mühendisliği çabalarının sınırlı etkisini gözler önüne serdi. Siyaset bilimi açısından ise muhalefetin yeni yöntem arayışları ile iktidarın bunlara verdiği tepki, içinde bulunduğumuz demokratik düzenin aksaklıklarını işaret etti.
Bu yaşananları sadece bir günlük bir haber olarak görmemek gerekir. Aksine, ekonomik sıkıntılarla boğuşan bir toplumda siyasi protestonun hangi araçlarla, nasıl yapılabileceğine dair önemli dersler barındırıyor. CHP açısından belki daha geniş kitleleri kucaklayacak, ekonomik gerçeklerle uyumlu stratejiler geliştirme ihtiyacını ortaya koydu. İktidar açısından da halkın gerçek gündeminin sloganlarla değişmeyeceğini, sorunların bastırılarak değil çözülerek aşılabileceğini hatırlattı.
“Stratejik sapma mı, siyasi patoloji mi?” sorusunun yanıtı belki de “her ikisi de ve daha fazlası” olmalıdır. Evet, muhalefet stratejik bir hata yapmıştır – ama bu hata, aynı zamanda siyasetin genel patolojik ortamının bir ürünüdür. Daha sağlıklı bir demokrasi ve daha güçlü bir ekonomik zeminde, ne böyle bir boykot çağrısına ihtiyaç duyulur ne de böyle çelişkili sonuçlar doğardı. Toplum, ne tamamen apolitik bir tüketici kalabalığı ne de kolay güdülen bir sürü değildir; kendi koşulları içinde rasyonel davranmıştır. Siyasetin görevi de bu rasyonalitenin sesini duyup, ona göre politika geliştirmektir.
Bu kapsamlı analiz, sonuç olarak bize şunu gösteriyor: Siyasi söylemler ile toplumsal davranışlar arasındaki makas açıldıkça, stratejiler sapmaya, patolojiler derinleşmeye devam edecektir. Köprü ise ancak güven tesis ederek, halkın nabzını tutarak ve gerçek sorunlara odaklanarak kurulabilir. Aksi halde, boykot çağrıları da, rekor harcama haberleri de birbirini kovalayacak; çelişkiler, ülkenin kronik hikayesi olmaya devam edecektir.
