DERGİCİLİĞİN DÜNÜ BUGÜNÜ VE SONU MU?
Osmanlılarda dergiciliğin 1849’da yayınlanan Vaka-yı Tıbbiye ile başladığı kabul edilir. Daha önce II. Mahmut döneminde kamuoyu oluşturduğu anlaşıldığı için devam ettirilen gazetecilikten bir süre sonra doğan dergicilik, süreli yayınların ikinci ayağı olarak devreye girecekti.
Dergi Nedir?
İlk zamanlarda gazete ve dergilerin nasıl tanımlanacağı konusunda bir kafa karışıklığı yaşanmıştı. Bunlar birbirinden ayrı şeyler midir, yoksa birbirinin aynısı olarak mı kabul edilmeliydiler? Bu kafa karışıklığı kısa bir süre sonra giderildi. Her şeyden önce gazeteler günlük olarak yayınlanıyordu. Dergiler ise haftalık, iki haftalık, aylık veya mevsimlik olarak yayınlanıyordu. Bu yayın periyodu, dergiyi gazeteden ayıran ilk kriter oldu. Daha sonraları süreli bir yayının dergi sayılabilmesi için başka kriterler devreye girdi. Bu kriterler dergiyi sıradan bir bülten, gazete eki veya broşürden de ayırıyordu. Buna göre bir mevkutenin dergi olarak algılanabilmesi için beş temel özelliği barındırması gerekiyordu. 1- Düzenli bir yayınlanma periyoduna sahip olması. 2- İçinde okunacak metinlerin bulunması. 3- Okur potansiyeline sahip olması ve bir ücret karşılığında satın alınması. 4- Herhangi bir süreli yayından bağımsız olarak çıkması. 5- Ciltli ve kapaklı olması. Bir dergiyi diğer süreli yayınlardan bu teknik kriterler günümüzde de geçerliliğini koruyacaktı.
Öte yandan dergiler içerik ve işlevsellik bakımından da gazete ve kitaptan ayrı olduklarını gösterdiler. Çünkü kitaplar, uzun süreli bir okuma gerektiriyorlardı; gazeteler ise, kısa sürede okunup tüketiliyorlardı. Buna karşın, dergilerin muhtevası çabucak buharlaşmıyor, bir konuyu dergiden ayrıntılı olarak okumak kitap kadar uzun soluklu da olmuyordu. Bu bakımdan dergiler entelektüel donanım kazandırma açısından gazetelere göre daha işlevsel oldular ve gazeteyle kitap arasında bir ara kategori olma rolünü üstlendiler.
Okurlarını makale yazma ve kitap okuma alışkanlığına sevk etme açısından da işlevsel olan dergiler, geçen zaman boyunca gazetelere göre baskı ve sansürlere daha iyi direndiler. Büyük kitlelere hitap etmemeleri, bilinçli okur kesimlerine hitap etmekle yetinmeleri de bu direnişlerine yardımcı oldu. Zorluk üstüne zorluklar yaşayarak yolculuklarını sürdürmeyi başardılar nihayetinde. Dergilerin bu zaman yolculuğunu onurlandıran Cemil Meriç, bir gün gelecek “Dergiler hür tefekkürün kaleleridir.” diyecekti.
Osmanlı Döneminde Dergicilik
Hür tefekkürün ilk kalesi yukarıda değindiğimiz gibi 1849’da inşa edilmişti. 1960’larda dergiciliğin hatırı sayılır bir kamuoyu oluşturabildiği anlaşılınca, 1870’lerden sonra dergicilikte görece bir artış yaşandı. Her düşünceden, her kesimden dergiler doğru bildiklerini o günden beri söylemeye çalışıyorlar.
Hür tefekkürün kaleleri bir bakıma daha sağlam ve güvenlikliydiler. Baskı ve sansürlere daha iyi direniyorlardı. Ama direniyor olmaları topa tutulmayacakları, hatta yerle bir olmayacakları anlamına da gelmiyordu. Nitekim II. Abdülhamit’in saltanat yıllarına denk gelen dönem Osmanlı-Rus savaşının yaralarını sarmaya, memleketi bir arada tutmaya, birlik ve beraberliği devam ettirmeye, çağın gerektirdiği kalkınmayı sağlamaya çalışarak geçti. Bu dönemde devletin kendi bekasını temin etme uğruna basına karşı uyguladığı sansürler ve ağır yaptırımlardan dergiler de nasibini aldı kuşkusuz. Ancak tarihin bir ironisi olarak II. Meşrutiyeti bir darbeye dönüştürerek gerici ve baskıcı diye lanse ettikleri Sultan Abdülhamit’i tahttan indirenler de basına ve hür tefekküre karşı savaş açmaktan geri durmayacaklardı. Bu bakımdan hürriyet ve refahı vadeden İttihat ve Terakki hükümeti yılları da basına karşı sürdürülen baskı ve sansürle yoluna devam etti.
1908 sonrası dönem, dergi yayıncılığının patlama yaptığı yıllar olarak karşımıza çıkar. II. Meşrutiyetçilerin yıllar boyunca verdikleri vaatlerden birisi olan “hürriyet” vaadi, dergi yayıncılığında büyük bir artış sağlamıştı. Sonradan nasıl zorluklarla karşılaşacakları tahmin bile edemeyen fikir sahipleri kolları sıvamış, doğru bildiklerini söylemek için dergi çıkarmaya başlamışlardı.
- Meşrutiyetten sonra farklı alanlarda pek çok derginin yayın hayatına başlamış olması böyle hikâye edilebilir. Bu dergileri alanlarına göre sınıflandırmak gerekirse, karşımıza iktisat dergileri, ziraat dergileri, fikir dergileri, edebiyat- kültür dergileri, çocuk dergileri, kadın dergileri, eğitim dergileri, mizah dergileri, tiyatro-sinema dergileri ve spor dergileri gibi pek çok dergi türü çıkacaktır.
1908 ve sonrası, Osmanlının artık çatırdadığını aydınların net olarak görebildiği yıllar oldu. Abdülhamit’i tahttan indirenlerin ülkeyi bırakınız çöküşten kurtarmayı, parçalanmaya maruz bırakacakları artık anlaşılmıştı. Yaklaşan tehlikenin hissettirdiği tehditler de büyüktü. Bu nedenle düşünce dergileri ağırlıklı olarak hal ve kurtuluş çarelerini konuşmaya başladılar. Genelde “üç tarzı siyasetin” bir tarafından tutuluyordu. Bu anlamda Batı yanlısı dergiler, sosyalist dergiler, Türkçü dergiler, İslamcı dergiler, Osmanlıcı dergiler gibi dergilerin yoğun olarak gündemi işgal ettiklerine tanık oluyoruz. Bütün bu dergilerin bazısı Osmanlının sonunun geldiği ön kabulüyle hareket ediyor ve bundan nasıl bir bakiye çıkaracağını konuşuyor, bazısı da Osmanlıyı değişik şekillerde revize ederek eskisinden farklı bir “birlik olarak” kurtarmayı planlıyordu. Günün sonunda, Ziya Gökalp tarafından revize edilen “Türkleşmek, İslamlaşmak ve muasırlaşmak” şeklinde özetlenebilecek formülün Cumhuriyetin kuruluşunda temel olarak kullanıldığı herkesin malumudur.
1923’ten sonra dergicilik Cumhuriyetin değerleriyle uyum içerisinde yürümek zorundaydı. İslamcılık dışındaki tüm akımlar Cumhuriyetin ilanıyla aslında bir tür tatmin de sağlamışlardı. Bu bakımdan Batıcılık ve Türkçülük kendilerini biraz revize ederek yollarına devam ettiler Türkiye’de. Öte yandan sosyalist görüşler Kemalist degajeye yaslanarak sürdürdüler varlıklarını ve giderek basın-yayın hayatını tekellerine alacak kadar güçlendiler. Bu bakımdan Cumhuriyet öncesi pek çok akımın dergiciliği sorunsuz diyebileceğimiz şekilde devam etti Türkiye’de.
Cumhuriyet Döneminde İslami Dergicilik
İslami dergicilik ne yazık ki, İslamcılığın kendisi dışlandığı için, uzunca bir süre kendisini baskı altında ve dışlanmış hissedecekti. İslamcılık neden dışlanıyordu? Ziya Gökalp tarafından formüle edilen “İslamlaşmak” ne güne duruyordu? Bunu en güzel anlatacak örnek, sanırız 1926’da İsviçre Medeni Kanununun kabulüne giden TBMM sürecini incelemek olacaktır. Dönemin İzmir mebusu Seyit Bey, dini ögeler içeren bir medeni kanun teklifi verince, Mecliste hummalı bir tartışma başlatacaktı. Bu tartışma Ziya Gökalp’in çerçevesini çizdiği ve neredeyse bir kurama dönüşmüş olan kavramları dahi tartışmaya açıyordu. II. Meşrutiyetten beri dillere pelesenk olan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” kavramlarının bir bakıma üzerinde yeterince düşünülmediği anlaşıldı. Din karşıtlığı öyle bir öne çıktı ki, dini hükümlerin yanı sıra Türk örf-adetleri ışığında kanun yapmanın dahi sakıncalı olduğu savunuldu. Bu görüş, henüz ortada bir Türk İslam’ı mevcut olmadığı ve Türk örf-adetleri üzerinde yüzlerce yıllık bir Arap dini baskısı olduğu iddiasına dayanıyordu. Bu tartışmaların sonucunda vahim bir şekilde din karşıtlığı galip geldi ve Batı hukukunun daha münasip olacağına karar verildi. 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’nun kabul edilmesine giden sürecin hikayesi böyledir. Bu garipliğe, dini inançlarımız ve geleneklerimiz üzerindeki Arap İslam’ı etkisi gerekçe olarak gösteriliyordu. Sanki, İsviçre Medeni Hukuku’nun üzerinde Hıristiyan etkisi ve Avrupa’yı yüzyıllarca yönetmiş olan birleşik krallıkların etkisi yokmuş gibi.
1908’den Cumhuriyete kadar yayınlanan İslami dergiler gür bir sesle kendi projelerinin devlet için kurtarıcı olduğunu işliyorlardı. Bilindiği gibi, İslamcılık tezi üç temel varsayım etrafında geliştirilmişti. Birincisi, İslam sadece ibadetlerden ibaret bir din değildi; ekonomik, sosyal ve siyasi görüşleriyle hayatın tümünü yönetmeye talip bir dindi. İkincisi, İslam ilerlemeye engel bir din değildi; Müslümanlar dindar oldukları için değil, dinlerinden uzaklaştıkları için geri kalmışlardı. Üçüncüsü, İslam ana kaynaklarından öğrenilir ve yorumlanırsa, çağın tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir, Müslümanlar tekrar eski gücüne kavuşabilirdi. Bu dönemde yayınlanan Sırat-ı Müstakim, Sebilü’r–Reşad, Beyânü’l–Hak, İttihad-ı İslam, Hikmet gibi dergiler İslamcı görüşlerin geniş kitlelerle buluşmasına aracılık ettiler. İslami dergilerin bir amacı da İslam’ın düşüncesi, kültürü, tarihi ve medeniyetiyle çağın insanı arasında bağ kurmaktı. O dönemde dergiler bu bağı da gür bir sesle kurmaya çalışıyorlardı.
Cumhuriyetle beraber İslami dergicilik için bir devri cedit başlamıştı. Çünkü, 1926’dan sonra işin rengi iyice belli olmuştu. Devletin İslamcılıkla barışık yaşaması o an için mümkün değildi. Bu nedenle o yıllarda İslami dergiciliğin temel amaçlarından biri devletle barışmanın, ona kendisini dinletmenin yollarını aramak oldu. Çünkü, halkın %99’u dindar Müslümanlardan oluşuyordu. Bu muazzam potansiyel devletle barışabilse, büyük bir motor güç kazandıracaktı ülkeye. Ama ne yazık ki, İslamcılık yediği “irticacı” damgası nedeniyle dışlandığından, İslami dergilerin, savunma refleksiyle kendi tezlerini çeşitli argümanlarla destekleyerek açıklamaya çalıştıkları uzun bir dönem yaşanacaktı Türkiye’de. Belki de bu nedenle 1923’ten 1960’a kadar geçen dönemde İslami dergiler daha çok “milliyetçi-maneviyatçı” argümanlar kullanarak yollarına devam ettiler. O tarihlerden akıllarda kalan tek partili dönemin muhalif sesi Büyükdoğu ile İslamcılığı anti komünist bir yere konumlandırmaya çalışan Serdengeçti dergileri olacaktı. Diğer dergiler de aşağı yukarı, Müslüman olmanın vatan ve milletle zıtlaşmak anlamına gelmediğini ifade etmek için yıllarca uğraştılar.
1960 sonrası genişletilen düşünce ve ifade özgürlüğü dairesinde, İslami dergicilik eskiye oranla rahat bir nefes aldı. Bu bakımdan 1980 darbesine kadar geçen sürede dergicilik bir atılım imkânı buldu, diyebiliriz. Ancak TCK’nın 163. Maddesi hala yürürlükteydi. Dile getirdiğiniz herhangi bir konudan, devlet nizamını dini kurallarla yönetme çağrısı yaptığınız sonucu çıkarılırsa, yandınız. Bu madde Turgut Özal’ın çabalarıyla kaldırıldığı 1991’e kadar devam edecekti. Bu nedenle İslami dergiler sözlerini doğrudan söylemek yerine, eğip bükerek söylemek zorunda kalıyorlardı. Ama en azından düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında bize ait olan tefekkürü ortaya koyma ve Müslümanların kısıtlanan haklarını konuşma konusunda öncekinden daha rahat bir ortam vardı.
1960 sonrası şekillenen “Milli Görüş” çizgisi, önce MNP, o kapatılınca MSP adıyla partiye dönüşmüştü. Bu tarihten sonra milli görüş çizgisinde yayın yapan pek çok dergi karşımıza çıkacaktı. O dönemde yayınlanan Diriliş, Milli Gençlik, İslam Medeniyeti, Düşünce, Şura, Tevhit, Hicret gibi dergiler akıllarımıza kazındılar. Bu arada Diriliş Dergisinin hakkını verelim. Sezai Karakoç’un liderliğinde çıkan dergi, gündelik siyasete pek bulaşmadan İslam kültürü ve medeniyeti üzerinde düşünen, günlük politikadan ziyade İslam düşüncesine ve İslam iktisadına yönelen bir dergi oldu. 1980’den sonra yayın hayatına daha düzenli olarak devam eden Dirilişin diğer tüm İslami kesimler üzerinde bir şekilde eğitici etki bıraktığını söyleyebiliriz.
1980 darbesi İslami yayıncılıkta bıçak etkisi oluşturacaktı. Darbeden sonra tüm İslami yayınlarda olduğu gibi, İslami dergilerde de büyük bir azalma oldu. Yayınına devam etmeye çalışan dergiler de kısa sürede kapanıyorlardı. Yapılan araştırmalar 80 darbesinin neredeyse İslami yayıncılığı bitirdiğini, 28 Şubat’ın bu anlamda 80 darbesi kadar etkili olmadığını gösteriyor.
O dönemde dergiciliğin nasıl zorluklar taşıdığını, başımdan geçen bir tecrübeyi paylaşarak anlatmak istiyorum. Bizim jenerasyon 12 Eylül Darbesine lise son sınıftayken yakalandı. Lise yıllarında katıldığımız kültürel faaliyetlerden ötürü göz altına alındık, sorguya çekildik, dayaklar yedik, acılar çektik. Üniversite yıllarımız Asker postalının çıkardığı dehşet verici sesleri dinleyerek, ülkenin ve milletin akıbeti hakkında derin kaygılar taşıyarak geçti. Üniversite son sınıftayken, 12 Eylül sonrası ilk düşünce-kültür dergilerinden birisi olan “Dönüşüm Dergisi”ni Konya’da yayınlamayı başardık. Bin bir zorlukla izin almış, işlemleri halledene kadar akla karayı seçmiştik. 1985 yılıydı. Benim de aralarında bulunduğum bir okur-yazar arkadaş grubunun, bütçesini cep harçlıklarıyla oluşturdukları mütevazi bir dergiydi Dönüşüm. Daha ilk sayısında Türkiye çapında nasıl ilgiyle karşılandığımızı tahmin edemezsiniz. Okur mektupları, tebrikler ve en önemlisi yazar-çizer ağabeylerimizin tebrik ve takdirleri… Uzaklardan Konya’ya kadar gelip bizlerle tanışmalar… Hepimizde bir şaşkınlık, ne büyük iş başarmışız diye. Çok sonraları anladık ki, gördüğümüz aşırı teveccüh ne büyük entelektüel oluşumuzdan ne de büyük düşünür veya kültür adamı oluşumuzdan değil. Belki karanlıkta ilk sesi vermiş olmamızdan. Karanlıkta yollarını şaşırmış ve artık yön duygusunu kaybetmek üzere olan insanların birbirlerine sarılıp ağlaşmaları gibi… Darbe kasvetinin oluşturduğu bu karanlıkta ne iyi ettin de bu sesi çıkardın, der gibi… Bu sesi birlikte çıkardığımız Bülent Sönmez’e, Arif Kingir’e, Beyali Özli’ye, Erdal Baykan’a, Mustafa Yıldız’a buradan selam olsun.
Derken, İstanbul’dan bir grup arkadaşı temsilen Mehmet Metiner ilginç bir teklifle ziyaretimize geldi. Kendilerinin de bir dergi çıkarma niyetinde olduklarını ama İstanbul’da izin alma işlemlerinin imkansıza yakın zor olduğunu, sebebi ziyaretinin Dönüşümü İstanbul’da basarak birlikte yayınlamayı teklif etmek olduğunu söyledi. Dergimizin jeneriğinde sadece benim ve Bülent Sönmez’in adı vardı. Yukarıda adı geçen diğer arkadaşları yayın kurulunda dahi göstermemiş, başka kimsenin siyasi şube ve DGM savcılarıyla başı derde girsin, istememiştik. Hatta, ilk sayıda yazı işleri müdürlüğünü üstlenen Bülent Sönmez’i de daha sonra verdiğimiz ortak bir dilekçeyle geri çekmiş, şahsımı derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olarak, tek resmi muhatap haline getirmiştik. Tabi, Mehmet Metiner’in bunlardan haberi olmadığı için olayı hemen o an ikimizle çözmek istemişti.
Yayın kurulundaki diğer tüm arkadaşlarımızla yaptığımız toplantıda, Dönüşümü sürdürebilirsek Konya’da devam ettirmeyi, İstanbul’daki arkadaşlarımız için de yeni bir dergi izni almayı kararlaştırdık. Girişim Dergisi böyle ortaya çıktı. Dönüşüm’ün adresini merkez göstererek ve arkadaşımız Arif Kingir’i bu yeni derginin sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü yaparak, Girişim için izin almayı başardık. Mehmet Metiner’e de maddi zorluklardan ötürü Dönüşüm’ü yayınlamayı sürdüremezsek, yazar kadromuz ve abonelerimizle kendilerine ileride katılacağımız sözünü verdik. Ne var ki, Dönüşüm Dergisini sadece dört sayı yayınlayabildik. Cep harçlıklarımız daha fazlasına müsaade etmedi. Tabi söz verdiğimiz gibi, yazar kadromuz ve abonelerimizle Girişim Dergisine sonradan katıldık. Benim de İstanbul’a taşınarak dergi ve kitap yayıncılığı yapma maceram böyle başladı.
Pek çoğu 1980 sonrasında yayın hayatına başlayan düşünce-kültür dergilerinden İktibas, Mavera (1976-1990), Girişim, İslam, Umran, Bilge Adamlar, Sözleşme, Dergâh, Yedi İklim aklımızda kalanlar. Bunlardan bir kısmı kapandı, bir kısmı yayın hayatını hala sürdürüyor.
İslami dergiler 80’li ve doksanlı yıllarda biraz daha ideolojik ve siyasi kalıyorlardı. Bunun en önemli nedeni belki de 80 darbesinin bir sentez olarak “Türk-İslam ideolojisini” yaygınlaştırmaya çalışmasıydı. Kimileri bunu içeride yükselen komünist-sosyalist dalgayı kırmak için devletin mecbur kaldığı bir zorunlu deneme olarak değerlendirse de bizce işin aslı öyle değildi. 1979’da gerçekleşen İran İslam Devriminin tüm İslam dünyasına devrimci rüzgarlar estirdiği fark edilince, ABD’nin “Bizim çocuklar…” diye tabir ettiği bir grup 12 Eylül 1980’de darbe yapmış, ardından Türkiye’nin rotasını “Türk-İslam Sentezine” çevirmişti. Bu sentez girişimi yeterince tatmin etmemiş olmalı ki, ABD’nin daha sonra “Ilımlı İslam” projesini FETÖ’ye ihale ettiğini, desteğini o yönde yoğunlaştırdığını görecektik. İslami dergiler, bu günkü gibi fotoğrafın tamamını göremeseler de bu işte bir gariplik olduğunu fark ettiklerinden, İslam siyaset düşüncesine yoğunlaştılar. Tartışılacak, tashih edilecek o kadar çok konu vardı ki, bunların tamamına yetişmemiz mümkün olmuyordu. Müslüman kalemlerin işi gerçekten zordu. Müslüman bir yazar hem İslami değerlere bağlı kalacak hem de kendisinin ve diğer Müslümanların maruz kaldığı sorunlara uygun çözümler üretecekti. Bunu yaparken yürürlükteki yasalarla karşı karşıya gelmemeye de özen gösterecekti.
Devrim sonrası ortaya çıkan İran etkisi, darbe baskısıyla da karşılaşınca radikalleşme, silahlı örgütlere evrilme gibi tehlikeler doğuruyordu. Gençlik gruplarının bir kısmı bu tehlikeli çukurlara çoktan düşmüştü. İslami dergilerin yoğun gündemlerinden biri bu nedenle yöntem-metot tartışmaları oldu. İslami düşünce dergilerinin bu konuları yoğunluklu bir şekilde tartışması, en azından okuyan-düşünen gençlerde olumsuz savrulmaların önüne geçiyordu.
1989’dan itibaren tüm dünya yeni bir döneme girdi. Berlin duvarının yıkılmasına giden sürecin ardından, tüm dünyada hak ve özgürlük taleplerinde bir patlama yaşanıyordu. Bu nedenle 90’lı yıllarda İslami dergiler tüm dünyayı kasıp kavuran bazı kavramların bize uygun yol ve yöntemlerini aramaya başladılar. Dolayısıyla ağırlıklı olarak “Birlikte Yaşama”, “İslam ve Demokrasi”, “Kamusal alan”, “Kişisel Özgürlükler”, “Sekülerizm ve İslam”, “Ulus İslam Devleti Gerekli mi?” gibi konular çokça tartışıldı. Bu tartışmalar Türkiye’de İslamcıların daha önce hiç sıcak bakmadıkları bazı kavramlara ısınmasıyla noktalanacaktı.
2000’li yıllar, dergilerde konu ve ideoloji açısından büyük değişikliklere yol açtı. Bu dönemde daha çok gündelik hayata odaklanan bir dergi türü ortaya çıktı. Önceleri çok kapsamlı olan dergiler gittikçe alan daralttılar ve uzmanlık alanları olan, gündelik hayatı konu alan dergilere dönüştüler. Aşağı yukarı her grup, çevre ve cemaat dergi çıkarıyor artık. Peki, düşünce dergileri neden etkisini yitirdi? Bunun bir sebebi tefekküre olan ilginin azalması, bir sebebi de 2002’de başlayan Ak Parti iktidarı. Protest ruhlu İslami dergiler ve protest ruhlu okurları Ak Parti iktidarı tarafından bir anlamda Araf’ta bırakıldılar. Eleştirmemek, mühlet vermek, çözümü hükümetten beklemek, hala içinden çıkamadıkları bir tür Araf oldu bize göre. Öte yandan gençliğin tefekküre olan ilgisi de azaldı. Daha soft olana, aforizmalar üzerinden düşünce geliştirmeye, mizaha ilgi duymaya başladı gençlik. Belki didaktik olarak yönlendirilmeye değil, bizzat kendisini bulduğu metinlere daha çok ilgi duymaya başladı genç nesil.
Son Söz
Bu bakımdan dergiciliğin can çekiştiği, hatta öldüğü, gibi yorumlara katılmayı doğru bulmuyorum. Düşünce dergilerinin genç nesillerin dilini tespit etmesi gerektiğine, düşünceyi sunmanın biçim ve araçlarını değiştirerek yenilemeleri gerektiğine inanıyorum.

