KÜRTLERİN SORUNU “KÜRT SORUNU” MUDUR?

unnamed (9)

Giriş

İslami uyanışın hız kazandığı dönemlerde Müslümanların te­mel meselesinin devlet olduğunu düşünürdük. İslam devleti ku­rul­duğunda bütün toplumsal sorunların ortadan kalkacağına inancımız tamdı. Birçok dinsel anlayış, gurup ya da cemaatin din al­gısını dikkate almaksızın dillendirdiğimiz İslam devleti söy­le­mi sorunlardan kaçmak için sığınılacak iyi bir limandı. Zih­nimizdeki İslam devletine ilişkin düşünceler idealize edilmiş bir tarihsel anlayışla şekilleniyordu. Sorunu hep siyasi olarak algılamış; meseleyi salt siyasi iktidarın ele geçirilmesine indirgemiştik. Biz ve ötekiler vardı. Biz iyi, ötekiler ise düşman ve haindi.

Bütün sorunları çözebileceğimiz sihirli bir paradigma üretmiştik. Daha sonra devlet sorunundan çok daha önemli düşünsel sosyal ve siyasal sorunlarımızın olduğunu fark ettik.

Gerçek hayata döndüğümüzde Müslümanların ümmetçi de­ğil cemaatçi olduğunu, ekonomik ve siyasi çıkarların, ideallerden çok daha değerli bilindiğini, Müslümanların genelinin İslam’la ilişkilerinin çok da temelli bir ilişki olmadığını yaşadığımız birçok olay gösteriyordu.

Sağlam bir İslami ontoloji, epistemoloji ve kozmolojinin çağı­mızda yeniden kurulmasının en temel mesele olduğu ortaday­dı. Önümüzde İslam devleti olarak varlığını sürdüren kimi dev­letler bin yıllık İslam algısıyla şekillenmiş bu çağa ve bu dün­yaya söyleyecek çok fazla şeyi olmayan yapılar olarak karşı­mızdaydı. 

Bu yaklaşım İslami uyanış sürecini sekteye uğrattığı gibi Müslümanların terörize edilmesi ve egemen güçlerce kul­lanılması gibi bir sürü problemi de beraberinde getiriyordu.

Entelektüel ve ahlaki bir dirilişin önündeki en önemli engelin aslında İslam devleti diye üretilen ve ne olduğu hakkında gerçekçi analizlerimizin olmadığı anlayış olduğunu çok sonra anlayacaktık.

Kürtlerin önüne konan Kürt sorunu ifadesinin de benzer bir paradigma olduğunu düşünüyorum. Kürt sorunu ifadesi Kürtlerin sorununu gizleyen ve Kürtlerin asıl sorunlarını öteleyen bir yaklaşım olarak önümüzde duruyor. Sanki Kürtler anadillerini konuştuklarında, eyalete ya da sadece kendilerinin yaşadıkları(!) bir devlete sahip olduklarında sorunlarının çözüleceği gibi bir yanılsama var.

Bu sorun etrafında o kadar çok spekülasyonlar üretiliyor ki Kürtlerin tarihinden Türklerle ve diğer unsurlarla ilişkilerine kadar bir yığın atık düşünce ortalıkta kol geziyor. Bu sorundan beslenen bu sorunla varolan hatırı sayılır bir çevre, sorunu bu seviyede tutmaya azami gayret gösteriyor.

Kürt sorunu Kürtleri sorun haline getirmek için kullanılan bir kavram olarak da kullanılıyor.

O halde Kürtlerin temel sorunu Kürt sorunu mudur? sorusu önemli bir soru olarak duruyor karşımızda. Sosyolojik psikolojik veriler ortaya konulmadan bu sorunun cevabını vermek güç.

Kürt ulusal talepleri gibi görünen talepler bile aslında temel sorunun uzantısıdır. Temel sorunlar ortaya konmadıkça Kürt sorununu çözümü olarak öne çıkan talepler Kürtleri sorun haline getirmekten başka işlev görmeyecektir. Bu yüzden öncelikle bölgedeki sosyokültürel yapıyı analiz etmeden meseleyi Kürtlerin hak ve özgürlükleri bağlamında ele almak yanlıştır.

Çünkü halihazırda Kürt meselesi sadece siyaset zemininde konuşulabilen bir meseledir. Meselenin sosyal ve kültürel yönleri dikkate alınmamaktadır. Bölgede siyaset yapanların sosyal ve kültürel temelden yoksun “Kürt sorunu” söylemi bu yüzden Kürtlerin temel sorunlarını unutturan bir işlev görmektedir.

Bu çerçevede biz bölgede Kürt sorunu değil de Kürtlerin sorunu olduğunu vurgulamak istiyoruz. Kürt sorunu ve Kürtlerin sorunu ayrımına yakından eğilerek meseleyi açmaya çalışalım.

“KÜRT SORUNU” NEDİR? YA DA KÜRT
SORUNU MU KÜRTLERİN SORUNU
MU?

Kürtlerin sorununun iki boyutu bulunmaktadır. Birincisi dün­­ya ölçeğinde sorunun tanımındaki güçlükler, ikincisi Kürtle­rin sosyokültürel yapısının Kürt sorunu ifadesini geçersiz kıl­ma­sı.

Bu ülkede dile getirilen Kürt sorunu” ifadesi bu toplumda Kürtlerin ayrı bir topluluk olduklarını ve öteki topluluk tarafın­dan bütünüyle dışlanarak ezildikleri ve sömürüldükleri iddia­sı­na yaslanan bir ifadedir. Bu ifade ile Kürdistan denilen bir toprak parçasının yabancı birkaç millet tarafından (Türk, Fars ve Arap) parçalandığı ve Kürtlerin bu düşman güçler tarafından imha edildikleri anlatılmaktadır. Bu anlayışla oluşturulan bir harita ile kimi Kürt gruplar Kürdistan diye bir devlet kurma emelini dile getirmektedir. Bu haritanın kaynağı ve kimler tarafından oluşturulduğu, tarihin hangi dönemine ait olduğu konusunda da bir ittifak bulunmamaktadır.

Peki Kürt sorunu diye içi doldurulmaya çalışılan bu yaklaşım sahih bir yaklaşım mıdır? Şimdi bunu kısaca değerlendirmeye çalışalım.

Tarihsel olarak Kürdistan bugünkü Hakkâri’nin alt kısmının ismidir.(Van gölü ile Urmiye arasındaki güneye sarkan bölge)

Kürtlere bir harita üretenler bile Türkiye topraklarında Kürtlerin yaşadığı bölgenin Ermenistan olduğu gerçeğini kabul etmekte ve Kürtleri aslında Ermeni toprakları üstünde oturan bar­bar bir millet olarak görmektedirler. Kürt ulusal taleplerini dillendirenler de aynı iddiayı desteklemekte; Ermeni soykırımının(!) Kürtler tarafından yapıldığını iddia etmektedirler.[1]

Üretilen Kürdistan haritasının ne tarihsel, ne siyasi, ne de sosyal bir gerçekliği bulunma­maktadır. Tarihte Kürdistan diye bilenen yerler de farklı farklı algılanmıştır. Kaldı ki coğrafi bir terim olarak Kürdistan ifadesi burada sadece Kürtlerin yaşadıklarına vurgu yapmaktan uzaktır. Biliyoruz ki bin yıllardır bu topraklarda en az Kürtler kadar Ermeniler, Türkler ve Araplar da yaşamıştır.

Türkiye’de Kürtlerin yoğun yaşadıkları bölgede Kürtçe köy isimlerinin çoğu onaltıncı yüzyıla aittir. Ondan önceki isimler büyük ölçüde Ermeni ve Arap isimleridir.[2]

Yani mesele ulusa dayalı bir toprak talebine getirilirse yani mesele buralara indirilirse elbette uluslar arası zeminlerde bunlar gündeme getirilip tartışılacaktır.[3]

Zaten dünyanın Batı yakasında bu sorunun adı Ermeni-Kürt sorunudur. Ve ciddi Batılı araştırmacılar açısından genelde Ana­­­dolu özelde ise bölge “asla milliyet gibi ötekini dışlayıcı bir yaklaşımla adlandırılamayacak kadar önemli bir bölgedir ve insanlığın ortak malıdır. Burası Nuh’un bahçesi, İncilin toprakları, Hıristiyanlığın ve insan ırkının beşiğidir.”[4]

Avrupa’nın bölgenin Hıristiyan mirasının dikkate alın­ması yolundaki talepleri malumdur. Ayrıca bölgenin soru­nunun içine alevi ve yezidi unsurların sorunlarını da göz önüne alarak bakmak gerektiği vurgusu da bulunmak­tadır.[5]

O halde dünya ölçeğinde meseleye baktığımızda buradaki sorunun Batının gözünde Kürtlerin hakları ifadesinden çok daha öte anlamları olduğunu anlamak durumun­dayız. Meselenin sadece Kürt sorununa indirgenmesi bu açı­dan da dünyada kabul edilecek bir şey değildir. Bu yüz­den Kürt sorunu ifadesi ile böl­genin sorunlarını çözmenin mümkün olamayacağını anlamak gerekmektedir. Bu bağlamda ele alındıkça bu sorun çözüm­süz kalmaya mahkûmdur.

Kürt Sorunu diyebileceğimiz bir sorunun bulunmayışının en önemli nedenlerinden biri budur.

Ancak burada bizi ilgilendiren temel mesele bu topraklarda Kürtlerin sorunlarının varlığıdır. Ötedenberi söylemeye çalıştığım gibi Kürt sorunu değil Kürtlerin sorunu ifadesi meselemizi çöz­mede daha yol açıcı bir işlev görecektir. Bu adlandırma ötekileştirmeyi önleyici ve Kürtlerin kendilerini başka ve ayrı gör­me yanılsamasından kurtulmalarını sağlayıcı, Kürtlerin kimi uluslar arası güç kavgalarında kullanılmasının önüne geçici ve aidi­yet sorununu ortadan kaldırmaya katkı sunucu bir adlandırmadır.

Çünkü meseleyi aydınlatmanın en önemli adımı meseleyi doğru adlandırmaktan geçmektedir.

Bize göre bu ülkede Kürt sorunu yoktur ama Kürtlerin soru­nu vardır. Ancak bu sorunun boyutları Türkiye’yi aşmakta; böl­gesel bir sorun olarak ortada durmaktadır Bu yüzden meseleye sadece Türkiye’nin iç sorunu olarak bakmak son derece yan­lış ve yanıltıcıdır. Bu açıdan bakıldığında bölgenin Kürt ve Türklerin çatıştığı bir alan değil uzun dönemler boyunca ulus­lar­arası güç­lerin çatıştığı bir alan olduğunu anlamak hiç de zor değildir.[6]

O halde Kürt sorunu ve Kürtlerin sorunu ifadesini biraz daha açarak meseleyi toparlamaya çalışalım.

Kürt sorunu mu Kürtlerin sorunu mu?

Kürt sorunu derken genelde siyasi ve sosyal alan birbirine ka­rıştırılmaktadır. Bizim ilk yapmamız gereken Kürt sorunu ifa­desinde sosyal ve siyasal alan ayrımı yapmaktır. Çünkü sosyal alanda Türkiye denilen topraklar üzerinde sorun bulunma­mak­tadır. Sosyal sorun; Kürtlere sırf Kürt olduklarından dolayı Türkler veya başka unsurlar tarafından, asker, polis vesaire aracı­lığı ile mal, can ve namusa yönelik bir saldırının veya saldırı ha­linin bulunmasıdır. Kürtlerin siyasi irade tarafından yok­sa­yıl­­ması ya da kimi haklardan mahrum bırakılıyor olması ise sos­yal değil, siyasi bir meseledir.[7]

Eğer ortada sosyal bir sorun varsa bu sadece Kürtlerle ilgili bir sorun olacaktır. Oysa siyasi sorun sadece Kürtleri değil bütün etnik, mezhebi, dinsel oluşumları ilgilendirebilecek bir yapı arz etmektedir.

Kürt ulusal taleplerini öne koyan örgütler siyasi sorunu sosyal sorun olarak öne koymaktadırlar. Bu yüzden Kürt taleplerini öne çıkardığını iddia eden silahlı hareketin konuyu sağlam bir zeminde ele almadığı gözlenmektedir. Hareketin Meseleyi doğru bir biçimde ortaya koyamaması hem Kürtlere kendilerini doğru bir biçimde ifade etme yolunu kapatmış, hem de Kürtleri bulundukları bölgeye yabancılaştırıp, yalnızlaşmalarını kolaylaştıracak bir zemin yaratmıştır.. Hareketin bölgede çok uzun bir dönem süren çatışmalara ve büyük bedellere rağmen hala ciddi bir destekten yoksun olmasının sebebi meselenin sosyal değil siyasi sorun olmasından kaynaklanmaktadır. [8] Çatışmaların ve dökülen kanların meseleyi siyasi sorun olmaktan çıkarıp sosyal bir sorun haline dönüştürme potansiyeli her zaman bulunmaktadır. Ancak otuz yıllık süreçte bu yönde bir gelişme yaşanmamıştır. Meseleyi sosyal zemine çekmek isteyen güçler hem kültürel hem de askeri kimi planlar içerisindedir. Geçmişte kimi provokasyonlar yapılmış ancak bu bile Kürt Türk çatışmasını sağlamamıştır. Bu çatışmanın yaşanmamasının birçok sebebi bulanmaktadır. Bunları kabataslak şu şekilde ele almak mümkündür.

a-Irk kültürel bir kategoridir.

Bu coğrafyada yaşayan her etnik unsur birbirine benzemektedir. Bu yüzden bu insanları birbirinden ayıracak kültürel zemin bulunmamaktadır. Hal böyle olunca Türkün Kürde ya da Arab’ın Türk’e bir düşmanlığı bulunmamaktadır. Bir soykırım ya da etnik ayrımcılığa dayalı inkâr yoktur.

b-Bu ülkede Kürt toprakları diye sınırları belirlenmiş belli ulusal bir mekân yoktur.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Anadolu bir uluslar mozaiğidir. Bütün uluslar bu topraklarda iç içe yaşamış ve yaşamaktadırlar. Ortak aileler ortak acılar ve ortak sevinçlere sahiptirler.

c-Kürtlerin sorununun bir boyutu bölünmüş coğrafyadan kaynaklanmaktadır.

I. Dünya harbinde paylaşılan Osmanlı ile yeni yeni devletler kurulmuş yeni sınırlar çizilmiştir. Bu sınırlar bu bölgenin halkı tarafından değil, bizzat emperyalist yayılmacılar tarafından çizilmiştir. Bu anlamda Ortadoğu’da halkları bölen emperyalist yayılmacılardır.

Yani Kürt toprakları bölünmüşse bu, bölgenin Emperyalistler tarafından bölündüğü anlamına gelmektedir. Yani Kürtleri bölen Türk, Arap ve Farslar değil, I. Dünya savaşında bölgenin haritasını çizen emperyalist güçlerdir Özellikle de İngilizlerdir. Bu bölünme salt Kürtleri değil bütün bir Osmanlı coğrafyasını kapsamaktadır. Araplar bile yaklaşık yirmi devlete bölünmüş; hatta bu devletlerden kimileri de bizzat kendi aralarında bölünmüşlerdir.

Bu bölünmelerin ulus sorunu ile ya da uluslaşma ile ilgisi bulunmamaktadır.

Çoğu kere ulusçuluk olarak öne çıkan talepler süreç içerisinde belli çıkar çevrelerinin amaçlarını gerçekleştirmesine zemin hazırlamıştır. Devlet vaadi çoğu kere bir mal paylaşımı ve çıkar paylaşımı olarak öne çıkmıştır. Osmanlı bakiyesi toprakların bugünkü durumuna göz atıldığında bu gerçek açık seçik görülebilir.

Ayrıca her ulustan insan bir başka ulustan insanlarla bir ara­da yaşayabilirler. Yaşamışlardır. Bugün İran’da yirmi milyondan fazla Azeri Türk bulunmaktadır. Önemli olan her milletin ötekine saygı göstermesi ve ötekini düşman görmemesidir.

d-Ulus değil aşiret Vardır

Kürtler ulus bilincine değil aşiret bilincine sahiptir. Kürt sorunu ifadesi bu yüzden Kürt halkından değil, daha çok bir dönem özellikle (70’li yıllardan sonra) Batıya gidip üniversite oku­yan Kürt gençleri tarafından dillendirilmektedir. Bu gençlerin ço­ğu Marksist Leninist temele dayalı sınıf çelişkisi anlayışını et­nik bir temele indirme çabasına girmişlerdir. Bu da Kürt sorunu ifadesinin Kürtlerin ulusal taleplerinden çok başka sebeplere dayandığının önemli belirtilerinden biridir. Peki Kürtlerin sorunlarının dile getirilişi sadece 70’li yıllara mı aittir? Elbette ha­yır: Geçmişten bugüne (özellikle Osmanlının son dönemlerin­den bugüne) kadar Kürt örgütleri ve söylemlerine bakıldığın­da ilk dönem özellikle 1900’lü yılların başlarında ortaya çıkan Kürt örgütlerinin hemen tamamının ümmetçi bir bakışa sahip oldukları görülmektedir. Ancak 1970’lerden sonra ortaya çı­kan örgütler Marksist ve Leninist bir özellik taşımışlardır. Bunlar etnik ça­tış­malardan devrim üretmeye çalışan gurupları oluştur­­muş­lar­dır. Bu çabaların -kimi siyasi mülahazalarla geri plan­da tutsalar da- insan ve evren algısı diyalektik materyalizm ze­mi­ni üze­rine oturmaktadır.

Bu evren ve insan tasarımının bile Kürtler için bir sorun oluşturduğu söylenebilir.

Kürtlerin Sorununun Kaynağı

O halde Kürtlerin sorununun kaynağı nedir? Bunları da birkaç başlıkta ele almak mümkün.

a-Egemen tektipçi zihniyet

Kürtlerin sorunu bütün diğer etnik ya da dini unsurların sorunundan ayrı değildir. Yani egemen güç kendine benzemeyeni yoksayan bir anlayış ile emperyalist ağabeylerinin yolunda ilerlemiştir. Batılı modern paradigma bütün insanları tek bir kalıba dökme anlayışına yaslanmaktadır. Bütün bir eğitim sistemi bu anlayış üzerine kurulmuştur. “Üç tarafımız denizler beş tarafımız düşmanlarla çevrili” söylemi daha ilk mektepten itibaren dimağlara işlenmiştir.

b-Sınıf Çatışmaları devrim beklentisi

1970’lerden sonra ortaya çıkan Marksist Leninist örgütler etnik ve mezhebi alanlarda boy göstermişlerdir. “Komünist devri­min yolu sınıf çatışmalarından geçer” anlayışıyla meseleye eğil­diklerinden Kürt Türk, Alevi Sünni çatışmalarının komünist devrime giden yolda önemli aşamalar olduğunu kabul etmişlerdir. 70‘lerden sonra Kürt talepleri ile ortaya çıkan Kürt örgütleri ulusçu değil, Marksist Leninist’tirler. Bunu da açık açık dile getirmekten geri durmamaktadırlar. İşte Kürtlerin sorunundan Kürt Sorunu yaratmaya çalışan biraz da bu zihniyettir.

c-Kürtlerin sorunlarını ciddiye almayan ümmetçi Müslüman yaklaşım.

Ümmetçiliğin tektipleşmek olarak algılanması Kürt olmayan Müs­lümanların Kürtleri anlamasına engel olmaktadır. Kürtlerin so­runlarının çözümsüzlüğü ve Kürt Müslüman aydınlarının bel­li bir kafa karışıklığı yaşamasının sebeplerinden biri de budur.

Müslüman dünya algısının kimi kere romantik ve büyük ölçüde sağlam temellerden yoksun olması bu meseleyi anlayabilecek bir bakışaçısına sahip olmalarını engellemiştir.

Oysa ümmetçilik Kürtlerin insan olarak belli hakları olduğu gerçeği ile çelişki yaratmamaktadır. Ümmetçilik sadece Müslümanların değil, bütün bir insanlığın ortak değerlerine ve insani izzetine inanmak demektir.                                                                               Kürtlerin Öncelikli Sorunları

1. Aidiyet Sorunu

Kürtlerin sorunlarını analiz ederken öncelikle onların aidiyet meselesinin irdelenmesi gerekmektedir. Aidiyet sorunu derken Kürtlerin tarih boyunca ulusal, coğrafi ya da dinsel açıdan belli bir yere ait olup olmama durumundan söz ediyoruz. Bu saydığımız aidiyetlerin etkisi değişkenlik gösterebilir. Ancak Kürtler için en temel aidiyetin ne olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.

Kürt sorunu ifadesi Kürtlerin temel aidiyetlerinden bağımsız ele alındığında derin bir aidiyet sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bu da bir kimlik bunalımı olarak etki gösterecektir. Kürt sorunu söylemi kültürel zemini olmayan bir ulusal söylemle öne konulduğunda temelli bir aidiyet sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

“Kürtler hangi evren ve insan tasarımına sahiptir?” sorusunun cevabı verilmeden ortaya konulan Kürt sorunu kavramının bizi götüreceği herhangi bir yer yoktur. O halde Kürtlerin sorunlarını konuşurken Kürtlerin hangi kültür dünyasına ait olduğunu unutmamak gerekmektedir. Bu gerçeği göz ardı edenlerin Kürtlerin sorunundan söz­ederken aslında Kürtlerden bile sözetmiş olmadıklarını anlamak gerekmektedir. Çünkü Kürt kelimesi bir ulusu işaretlemiş olmakla birlikte ulus sadece fizyolojik bir kategori değil, kültürel bir kategoridir.

Aidiyet sorununa eğildiğimizde bu sorunun iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz.

Birincisi siyasi zeminde ulusal talepler olarak öne konan yaklaşımların ürettiği aidiyet sorunu. Diğeri sosyokültürel ortamdan kaynaklanan aidiyet sorunu.

a-“Kürt sorunu” söyleminin ürettiği aidiyet sorunu

aa-Dayatılan Yanlış Bir Ulus Ve Tarih Algısı ve Aidiyet sorunu

Kürt sorunu ile getirilen bir çok yaklaşım Kürtlerin bu coğraf­yaya ait olmadığını empoze eden yaklaşımlardır. Kürtlerin Zer­düşt olmalarından, aslında Müslüman olmadıklarından, özde hiçbir zaman İslam’ı benimsemediklerinden ve Hz. Ömer zamanında zorla Müslüman yapıldığından, Kürtlerin Avrupai bir ırk olmalarından, Ermeni toprakları üzerinde Ermenileri kat­lederek oturduklarından söz etmektedirler.

Bu yaklaşım Anadolu topraklarında Kürtler ile öteki unsurların buluştuğu ortak zeminin tahribini sağlamaya dönük yaklaşımlardır.

Oysa Kürtlerden söz ettiğimizde yaşayan bir ulus ve kültürden söz ediyoruz demektir. Bu yaşanan kültür ise Kürtleri, Türk­leri Ve Arapları bin yıldan fazla yoğurmuş ve kaynaştırmış olan şeydir.

Kürtler için yeni bir tarih yazmaya çalışanların telkinlerinden birisi de, Kürtlerin tarih boyunca bir devlete sahip olmadıkları, asırlar boyu düşman güçler tarafından ezilip sömürüldükleri telkinidir. Bu telkin de özellikle Kürtlerin genç kuşağı için bir aidiyet sorunu üretmiştir. Türkiye Cumhuriyetine egemen totaliter zihniyetin bu aidiyet duygusunun ortadan kaldırılmasında çok önemli katkıları olduğuna kuşku yok. Oysa tarihin hiçbir döneminde Kürtler bir başka unsur tarafından ezilip sömürülmemiş ve tarihin hiçbir döneminde devletsiz yaşamamışlardır. Halen içinde bulunduğumuz devlet Kürtlerin de devletidir.[9]

Kürtlerin tarih içinde sorunlarının çoğu kendi aralarındaki çatışmalardan kaynaklanmıştır. Bunun sebebi coğrafi ve sosyaldir. Bu yüzden Kürt sorunu gibi ulusal bir söylemin Kürtlük gerçeğiyle çok da bağı bulunmamaktadır. Kürtleri tarih boyunca harekete geçiren ulusal bir söylem olmamıştır. Kürtlerin tarih içindeki kimi hareketleri Kürtlere sorun telkin edenler tarafından hep ulusal hareketler olarak ortaya konulmuştur.

Bir kere Kürtlerin öncelikli talebinin ulusal talepler ol­ma­masının sebebi onların insan ve evren algısında aranmalıdır. Osmanlıdan sonra Türklerden ve diğer Müslüman toplumlardan kopmayan tek topluluk Kürtlerdir. Kal­dı ki ulus devlet kavramı çok yeni bir kavramdır.[10]

İkincisi yaşadıkları coğrafya hem verimli hem topluluk çeşitliliği açısından yoğun bir coğrafyadır. Böyle bir coğrafyada ulusal taleplerin gelişmesi mümkün değildir. Adı­yaman’da yaşadı­ğı­mız dönemlerde bizim hem Arap hem Çerkez hem de Ermeni arkadaşlarımız vardı. Şimdi böyle farklılıkların olduğu yerde eğer aklıselim ortadan kalkmamışsa elbette çoğulcu yaşama pra­­tiği gelişecektir.

Kürtlerin tarih boyunca kendi dışındaki ulusların toprağı üze­rinde bir hak iddiası olmamış, kimseyi boyunduruk altına al­ma gibi bir eğilimde bulunmamışlardır. Bu da onlarda bir fetih kültürü oluşturmamış ve övünecekleri büyük savaşlar ve övü­necekleri büyük zaferlere sahip olmamışlardır. Bu bağlamda Kürtler asla kendilerine şanlı bir tarih yaratma gibi bir tavır içerisine girmemişlerdir. Yani geçmişten bu güne büyük ulus olarak sadece kendilerini görmemişlerdir. Çünkü kolektif bir kültür havzası içinde kendi aşiret ve akraba ilişkileri içindeki toprakları dışına taşmadıkları için fetihler vesaireler yaşamamış bu yüzden de şanlı bir tarih yazma durumları olmamıştır.

Bu çerçevede ulus bilinci ile değil, daha çok lokal aşiret bilinci ile hareket etmişlerdir.

ab-Asimilasyon söylemi ve Aidiyet sorunu

“Kürt sorunu” söylemi Kürtlerin sadece Türkiye’deki si­yasi irade tarafından asilime edildiği iddiasına dayalı bir yanılsama olarak da ele alınmalıdır. Bu iddiayı ortaya atanların asimilasyon ile neyi kastettiklerini açıkça ortaya koymak durumdadırlar. Asimilasyon bir başka ırk lehine di­ğer ırkın özelliklerini ortadan kaldırmaksa bu ülkede top­yekün bir asimilasyonun varlı­ğından söz edilebilir. Yani kültürel bir asimilasyondan söz edile­bilir; ırksal bir asimilasyondan değil. Bu temel asimilasyonun dikkate alınmaması meselede kafa karışıklığı yaşanmasının en önemli sebebidir. Çünkü Kürtlerin asimile edildiğini söyleyenlerin elden düşme modernist paradigmalara sahip ol­dukları, tamamen Batının kendi sosyal koşullarından tü­remiş düşünce ve ideolojilerin peşinden koştukları bilin­mektedir. O halde Aydınlanma döneminden beri sürege­len büyük değişimler ve mo­dernite sorununu görmeksi­zin meseleyi sadece bir ırkın diğerini (Türklerin Kürtleri) asimile eteği şeklinde formüle etmek ne de­rece gerçekçi ve sahihtir. Bugün bütün dünyada bir mo­der­ni­te ve batı­lılaşma süreci yaşanmaktadır. Bütün halklar bu sürece bir biçimde katılmaktadır. Bu konuda belki en geç kalmış topluluk Kürtlerdir. Savaş süreciyle birlikte köyden kente göç Kürt modernleşmesini hızlandırmıştır. Hal böyle olun­ca öncelikle Kürtlerin Türkler tarafından asimile edil­diği bir yanılsamayı konuşmak yerine Kürtlerin mo­der­ni­te çabaları karşısındaki duruşlarını konuşmak çok daha ger­çekçi, çıkış yolları bulmak açısından çok daha önemlidir.

Çünkü Kürtler (eğer bir asimilasyon varsa) Türkiye’de­ki ege­men irade tarafından olduğu kadar kendileri için bir şeyler yap­mak üzere ortaya çıkanlar tarafından de özlerine yabancılaştırıl­mak­tadır. Jakoben devlet ve onları taklit eden muhalif güçler tarafından Kürtlerin iradeleri ipotek altına alınmak istenmekte, Kürt halkı şiddet sarmalı ile ölme ve öldürme dışında bir seçenekten mahrum bırakılmakta bu yüzden Kürt toprakları sürekli bir gerilimin sürekli bir oturmamışlığın sürekli bir geriliğin ve gelişmemişliğin diyarı olmaktan kurtulamamaktadır.

2. Yanlış Dinsel ve Kültürel Algının Ürettiği Aidiyet Sorunu

a-Ağalık/beylik sistemi, Teb’a zihniyetinin Aşılamaması ve Aidiyet sorunu

Ağalık sisteminin de bir aidiyet sorunu ürettiği söylenebilir. Toprağı olmayan ve başkasının toprağına bağlı olan; toprağın ken­disine ait olmadığını düşünen insanda toprağa bağlı bir aidi­yet duygusunun gelişmesi, hele bunun daha da ileri boyutun­da vatan gibi bir üst kavramın oluşması çok da mümkün olma­mak­tadır.

Ayrıca özellikle 1840[11] olaylarından sonra beylerin halk üzerindeki baskıları Kürtlerin hep bir gerilim içinde yaşamasına sebep olmuş ve bu da Kürtlerde belli bir aidiyet duygusunun oluşmasını olumsuz yönde etkilemiştir.

Beylik ağalık sisteminin getirdiği önemli olumsuzlukların ba­­şında ise Teb’a zihniyetinin egemen kılınması gel­mektedir. Bu anlayış her durumda bir başkasına bağlı olma ve her şeyi baş­­kasından bekleme gibi bir ahlaki tutum yaratmış; teb’a ahlakı diyebileceğimiz yardım ve ianelerle geçinme anlayışının ege­menliğini pekiştirmiş; bu durum da kendine güven duymayan bir ruh halinin egemen olmasını getirmiştir. Kürtler halihazırda ge­­nel olarak bu zihniyeti aşabilmiş görünmemektedirler. Bu zih­­niyetin düzeltilmemesi Kürt toplumu için varolma problemi­ni çözmede en önemli engeldir.

b-Aşiret ve akrabalık ilişkileri ve aidiyet sorunu

Kürtlerin ulusal bilinçle değil daha çok aşiret bilinci ile hareket ettiklerinden dolayı çoğu kere birbirlerine karşı düşmanlıklar üretmişlerdir. Birbirlerini sevme noktasında ciddi sorunlar yaşamışlardır; yaşamaktadırlar.

İnsan ilişkilerinde ilkesellik yerine aşiret ve akrabalık bağlarının öne çıkarılması bölgede Kürtlerin birbirlerini sevmeleri noktasında önemli sorunlar yaratmıştır.

Bu durum oturmuş disiplinli bir sosyal yapının oluşmasını engellemiştir.

c-Namus ve Töre ve Ahlak

Şan şöhret şeref gibi kavramlar çetin coğrafyada çetin si­yasal ve sosyal koşullarda daha bir önem kazanmaktadır. Bu durum Kürtleri şan şeref namus gibi kavramlar ko­nusunda daha hassas bir duruma getirmiştir. Aşiret ve akrabalık aidiyeti büyük öl­çüde aşiretlerarası rekabeti getirmiş bu da Kürt halkını gösteriş merakı, kendini ispat etme telaşı gibi temelsiz bir asalet yarışının kucağına itmiştir.

Dinsel alanda önderlik eden insanların kendilerini yenileyecek atılımdan yoksun bulunmaları namus ve töre kavramı altında ortaya çıkan birçok olumsuz durumları getirmiştir.[12]

d-Kendini Şiddet yoluyla ifade etme

Neden Kürt müziğinin genel karakteri hep acı yüklüdür hep acıklıdır? Aslında Kürt müziği üzerine yapılacak bir araştırma Kürtlerin Kürt Sorunundan daha derin sorunları olduğunu göstermektedir. Kendi aralarındaki çatışmalar ve bölgenin asırlar­bo­yu güç savaşlarının merkezi olması, acısı derin bir halk ortaya çıkarmıştır. Bu halkın acısı hala dinebilmiş değildir.

Yakın tarihte yaşamakta olduğumuz savaşın getirdiği psi­şik yıkımlar silahın ve gücün fetiş haline getirilmesini sağlamıştır. Bölgede silahsız, güçsüz ve arkasız insanın var­olmasının mümkün olamayacağı inancı hukukun yöresel kurallarla sağlanmasına olan inancı artırmıştır. Osmanlının son dönemlerinde Doğu vilayetinin karmaşık yapısı hukukun tam anlamıyla egemen kılınması noktasında merkezi hükümeti başarısızlığa mahkûm etmiştir. Meseleler yine silah yoluyla halledilmeye çalışılmıştır.

Kürt sorununu demokratik talepler bağlamında dillendiren in­sanların kendileri gibi düşünmeyen insanlara bakışını incele­mek bile meselenin özünü anlamada önemli bir veridir. Çevresindeki bütün insanlara “ya bizden ya hain” paradigması ile bakma, kendi dışında herhangi bir fikre yaşama hakkı tanımama tavrı Kürt sorunu söyleminin gerçekten sahih bir söylem olmadığını ele veren önemli verilerdir. Bu bile Kürtlerin Kürt sorunundan daha öncelikli sorunları olduğunu göstermektedir.

Bir ulusun ezilmişliğini öne koyanların başkası üzerinde bir baskı kurmaması gerekir. Ancak Kürt ulusal taleplerini dillendirenler hep düşman üreterek varolmanın yollarına bakmaktadırlar. Bunların kendilerine ait sağlam bir dünya görüşü olup olmadığı sağlam bir evren ve insan tasarımına sahip olup olmadıkları da ayrıca tartışılmaya değerdir.

3. Göç, Köylülük ve Aidiyet sorunu

Köyden kente göçün getirdiği sorunlar da bir aidiyet duygu­sunun oluşmasını engellemektedir. Kürtlerin çoğu henüz kent­li kimliğine kavuşamamış bir durumdadır. Bölgedeki sosyoekono­mik durum göç dalgasını büyütmüş ve Kürtleri göçmen durumuna düşürmüştür. Büyük kentlerin kenar mahallelerinde hayata tutunmaya çalışan insanların Kürt sorunundan çok daha önemli sorunların buraya sürüklemiş olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ne kente entegre olabilmiş ne köyle bağını koparabilmiş büyük bir kitle yaşamsal mücadelenin ötesinde bir aidiyet hissine sahip olamamıştır.

**

O halde sosyokültürel yapının ürettiği aidiyet sorunun aşmak­sızın Kürt sorunu diye nitelenen sorunun bir yere oturması mümkün değildir. Bu aidiyet sorununu aşmanın en temel yolu asır­larboyu bu topraklarda ortaya çıkmış olan bir arada yaşama­yı sağlayıcı kültürel ve ahlaki temelin açığa çıkarılması ve sa­hiplenilmesinden geçmektedir. Kürtlerin en temel meselesinin öncelikle bu aidiyetin açığa çıkarılması olmalıdır. Bu temelden yoksun bu temelden bağımsız bir Kürt sorunu söylemi öteki aidiyet sorunları karşısında eriyip gidecektir.

Kendilerine ait olan yani Kürdü Kürt yapan değerlere dayalı olarak yeni bir anlayışın Kürtler arasında inşası ol­maksızın Kürt sorununu konuşmak abesle iştigal etmekten başka işe yaramadığı gibi toplumsal yapıda derin yaraların oluşmasına zemin hazırlar. Nitekim öyle de olmaktadır. Devletin ürettiği ötekileştirici bir ahlaki tutuma tepki olarak gelişen Kürt sorunu söyleminden yola çıkarak Kürtlerin kendileri ile geçinmeleri bile mümkün değildir. Bilmem kaç medeniyetin gelip geçtiği çok dilli çok kültürlü olarak övünülen Diyarbakır’da bugün neredeyse sadece tek bir halk yaşamaktadır ve yan yana iki Kürt birbiriyle geçinmekte zorlanmaktadır.

Sorunun birçok boyutu vardır. Ekonomik, siyasi, sosyal, askeri… Ancak bütün bu sorunların çözülmesinin ilk adı­mı silahlı ça­tışmaların durması; ya da çatışan gurupların etkisinin azaltıl­ma­sıdır.. Çünkü silahlı çatışmalar sürdükçe bölgede ekonomik ve kültürel gelişmenin olması müm­kün değildir. Kent mer­kez­lerine yığılmış işsiz/güç­süz kitle çatışma ortamının ürettiği bir olumsuzluktur. Bu yüzden silahlı çatışma ortamını etkisiz kılacak kimi siyasi ve sosyal tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Sorunların çözümünün iki yönü vardır. Birincisi siyasi iradenin yapması gerekenler ikincisi Kürtlerin önüne düşenlerin yapması gerekenler.

Siyasi İradenin yapması gerekenler:

1-Kültürün bir parçası olarak Kürt meselesine eğilmek

Türkiye’deki siyasi irade, Kürt sorunu söylemi ile Kürtlerin bu coğrafyaya kültürel olarak ait olmadıklarına vurgu yapan ve böl­gedeki diğer ulusların Kürt düşmanı olduğunu iddia eden ay­rıştırıcı yaklaşımları aşmak durumundadır.

Kürtlerin bu coğrafyaya ait olduklarını ortaya koyan kültürel ve sosyal unsurların açığa çıkarılması gerekmektedir.

2-Kürt dilinin geliştirilmesi için kültür bakanlığı bünyesinde birim­ler oluşturmak. Anadilde eğitimin hayata geçirilmesi için atılan adımları ileriye götürmek..

Kürt dilinin geliştirilmesi çabası aslında Türk dilinin de geliştirilmesine zemin hazırlayacaktır. Çünkü özellikle aynı bölgede konuşulan diller birbirlerini oldukça fazla etkilemiştir. 

4-Doğuda medrese geleneğini modern biçimler vererek yeniden ihya etmek.

Doğuda yüzyıllardır süregelen bir medrese geleneği vardır. Ancak bu geleneksel eğitim kurumları kendini yenileyememiş ve çağın gerekleri çerçevesinde kendini yeniden var edememiştir. Hemen hemen tükenmek üzere olan bu medreseler ihya edilmeli ve belli bir disiplin içerisinde yeniden işlevsel hale getirilmelidir. Bunlara özel okul statüsü verilebilir.

5-Bölgenin bütün milletvekillerinin Kürt halkına yakın durması ve Kürtlerin sorunları sahip çıkan bir duruş sergilemesi için gereken hassasiyeti göstermek.

Bölgenin aklıselim milletvekilleri Kürtlerin meselesine sahip çıkmaları ve onların meselesini partizan yaklaşımların dışında ele almaları gerekmektedir.

6-Meseleyi Irak’ın Kuzeyindeki bölgeyi kapsayacak bir mekân olarak algılamak ve Kuzey Irak olarak bilinen Türkiye’nin güneyindeki Kürtleri de kendilerinden bir halk olarak kabul etmek ve öyle muamele etmek.

Bölge dışındaki Kürtlere sahip çıkmak onları bölgeye yabancı güçlerin kucağına atmamak gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki yaklaşık 500 yıldan fazla bir süredir orası vatanımızın bir par­çası idi.. Ve o insanlar da bizim vatandaşlarımızdı. Sınırların olması bizim bu sınırlara hapsolacağımız anlamına gelmez. Sınırlar değil nüfuz alanları önemlidir.

7-Bölgedeki merkezi üniversiteleri güçlendirmek, bölgeye halkla bütünleşebilecek tecrübeli ve sahasında otorite olan hocalar göndermek. Bu hocaların gitmesi için ekonomik bedeller ödemekten çekinmemek.

Bu konuda özellikle bölge dışına gitmiş bölge insanı olan aydın ve düşünürlerden istifade etmek gerekmektedir. Her kente üniversite açmak yerine merkez olarak belirlenmiş üniversitelerde özellikle Ortadoğu’nun sosyo-kültürel yapısına dönük araştırma merkezleri/enstitüler kurmak..

8-Bölgedeki sivil toplum kuruluşlarından yerli olanları güçlendirmek. Bölgede sivil toplum kuruluşu adı altında faaliyet gösteren kuruluşları denetlemek.

Bölgede birçok sivil yardım kuruluşu bulunmaktadır. Bunla­rın bir kısmı sorunlardan ortaya çıkmış olmakla birlikte bir ço­ğu da sorun üreterek varolma telaşındadırlar. Olmayan sorun­ları ortaya koyan bu örgütlerin denetlenmesi gerekmektedir,

9-Varolan sınırların dışına taşamayan bir devlet anlayışından vazgeçip gerçekçi ve dünya şartlarını göz önüne alarak hareket edebilen kararlı bir bakışaçısı ile hareket etmek.

Uzun bir süredir yanlış bir misak-ı milli tanımı ile kendimize dar bir dünya kurarak yaşamaya çalıştık. Ancak etrafımızdaki dünyada birçok savaşlar oldu; devrimler oldu. Devletler yıkıldı, devletler kuruldu; sınırlar değişti. Bu sınırları çizenler aynı coğrafyanın insanını ayrı devletçiklere bölerek birbirlerine düşman olmalarının zeminini hazırladılar.

Oysa öz be öz akrabalarımız olan insanlar başka devletlerde yaşamaya başladılar. Çizilen sınırların hiçbir kriteri yoktu.

Bu yüzden sınırımız dışında dediğimiz bir çok sorun önce bizi yakmaya başladı.

Kafamızı kuma gömmenin ve sırtımızı bize çizilmiş yapay sınırlar ötesindeki akrabalarımıza dönerek yaşamanın bizim için hayati bir hata olmaktan başka işe yaramayacağını anlamak durumundayız.

10- Yurtdışına göç etmiş bölge insanına sahip çıkmak .

Özellikle yurtdışına gönderilen kültür ataşelerinin ve büyükelçilerin çok ciddi analizlerle seçilmesine dikkat etmek. Siyasi görüşü ne olursa olsun yurtdışındaki her vatandaşı kucaklayıcı bir misyon ile hareket edecek donanımlı insanları göndermek.

Kürtlerin Önüne Düşenlerin yapması gerekenler

1-Ayrıştırıcı dil kullanmaktan vazgeçmek

Kürtlerin bu topraklarda öteki unsurlarla barış içinde yaşayabilecekleri inancını pekiştirecek bir dil kullanarak kendini ifade etmenin doğru yolunu araştırmak.

2-Kürt kültürü ifadesinin içini yaşayan gerçekliği esas alarak doldurmak.

“Kültürel köklere dönme” ifadesinden yaşanan hayatta karşılığı olan köklere dönmek anlaşılmalıdır.

Milli bir din ve milli bir Kültür üretmeye kalkışmak ya şove­nizme ya da tarihin mezar kazıcılığına götürecektir. Kürtlerin hâli­hazırda mahiyetini bilmediği dinsel yapıların (örneğin Zerdüşt­lük) gündeme getirilmesinin herhangi bir kazanım üretmeye­ceği tam tersine önemli kayıplar getireceğini söylemek mümkün.

3-Siyasi iradenin Kürtlerin sorunları konusunda attığı adımları siyasi ikbalin sonlanacağı endişesiyle reddetme tavrı yerine bu tavırdan istifade ederek Kürtler için ne yapılması gerekiyorsa onu yapma noktasında adımlar atmak.

 “Devletin kürdü” “AKP’nin Kürdü” falanın Kürdü filanın kürdü gibi ifadelerle kendi gibi düşünmeyen herkesi suçlayan bir dil ile varılacak hiçbir hedefin bulunmadığını anlamak gerekmektedir.

4-Kürt meselesini sadece siyaset planında ele almamak Kültürel ve sosyal planda da göstermelik değil sahici projeler üretmek.

5-Kürtlerin sorunlarını siyasi çıkarlar için kullanmaktan kaçınarak bu sorunlara elden geldiğince çözüm aramak. Yani kenar mahalledeki çaresiz insanların, işsiz güçsüz ve umutsuz gençlerin çaresizliğinin kaynağı ve çözümü noktasında kafa yormak.

Savaş sürecinin ürettiği travmadan siyasi kazanımlar elde etmekten kaçınarak bu travmanın giderilmesi noktasında çalışmalar yapmak.[13]

6- Kürtlerin farklı düşüncelere sahip olmasına tahammül göstermek. Bizden ve hain gibi ötekileştirici sıfatlandırmalardan uzak durmak. Her anlayıştan olan bölge insanını fikirlerine değer vermek ve bunları kendi toplumunun bir birikimi olarak kabul etmek.

7- Bugüne kadar çatışma sürecinin geriliminin de beslediği, bölge, Türkiye ve Dünya algısının sorgulamasını yaparak daha geniş bir açıdan meselelere bakabilecek bir duruş kazanmak.

8- Kürtlerin bilimsel alanda çabalarının önünü açmak.

Özellikle bölge üniversitelerinde okuyan Kürt gençlerinin bilimsel gelişimlerine katkı sağlayıcı ve üniversitenin imkânlarını azami derecede kullanmalarını sağlayıcı bir eğilimi teşvik etmek.

9- Milletvekili adaylarını duygusal ve romantik yönelimlerle değil birikim ve donanımına bakarak değerlendirmek.

10- Ahlaki ve kültürel bir diriliş hamlesini başlatmak ve Kürt­lerin ahlaki ve kültürel anlamda gelişimlerini sağlayıcı zeminler yaratmak.

Bu öneriler çoğaltılabilir. Bu hususların dikkate alınma­ması ve bu günkü söylemle yol alınması durumunda Kürtlerin geleceği konusunda ciddi problem yaşanacağına kuşku yok.

Sonuç Yerine

Kürt Sorunu Bağlamında Gelişen Zihniyetle Ortadoğu’da Kürtler İçin Bir Gelecek Var mı?

 Türkiye devleti kurulurken bu devlete destek verenler Türk­­lerin kendi kavimlerinin kültür ve değerlerine aykırı bir yol haritasını dayatmışlardı. Kürt ve Arap düşmanlığı ekseninde tek tip bir milli anlayış ile Türkler yarım asırdan fazla bir dö­nem Ortadoğu coğrafyasına sırt çevirip kendi insanıyla kanlı bıçaklı olup Emperyalist Efendilerin kucağına oturmaya çalışmıştı. Sonuç: çok kültürlü çok dilli çok dinli, tarihin gelmiş geç­miş en büyük medeniyetinin mirasçıları kurtardıklarını zan­net­tikleri küçücük toprak parçasının bile bütünlüğünü koruma­yı başaramadıkları gibi memleketi iç savaşın eşiğine getirdiler.

Kürtlerin ulusal talepleri adı altında ortaya çıkan oluşumların yaklaşımları da aynı eksende gelişmeye başladı. “Türkler sizin düşmanınız”, “Araplar sizin düşmanınız” gibi yaklaşımlar gerçekler tersyüz edilerek yeni yetişen Kürt gençlerine empoze edilmeye başlandı. Hatta Kürt gençlerine “sizler Müslüman değilsiniz aslen Zerdüşt dinine mensupsunuz. Kürtlerin Resmi dini Zerdüştlüktür” tarzında propaganda yapmaya giriştiler. Amaç Ortak kültürel zemini ortadan kaldırarak bir halkı Ortadoğu’nun asli kültürüne yabancılaştırmaktı. Türklere vaziyet edenler nasıl misak-ı milli ile kendilerini sınırlandırıp, bütün bir geçmişe ve bütün bir Ortadoğu’ya yani vatanın kopan parçalarındaki insanlara sırt çevirip yabancılaştıysa Kürtler de aynı yabancılaşmanın kucağına itilmek istenmektedir. Türkler kurduklarını zannettikleri devletin birlik ve bütünlüğünü bile koruyamayacak duruma bu sakat anlayış ile geldiler. Aynı akıbet Kürtleri beklemektedir. Ne ba­ğımsız Kürdistan ne de herhangi bir etnik devlet kendi kül­türel köklerinden bağımsız varolamaz. Bu gerçeği Tür­ki­ye’deki yönetim kadrolarının büyük bölümü unuttular. Kürtlerin önüne düşenler bundan ders çıkarmak yerine adım adım aynı yolu izlemeye koyuldular. Oysa Kürtlerin Ortadoğu halklarına rağmen bölgede herhangi bir gelecekleri bulunduğunu iddia etmek mümkün değildir.

Yaklaşık 70/80 yıl önce bu toprakların eski halklarından olan Ermeniler buralarda artık yaşamıyor. Onlara vaat edilen büyük Ermenistan hayal bile olamadan Ermenilerin bu toprakları acı bir biçimde terk etmesiyle sonuçlandı. Onlara arka çıkan efendiler onların trajik sonu konusunda parmaklarını bile kıpır­dat­madılar. Çünkü menfaatleri Ermenilerin hayallerinden daha önemliydi.

O halde Ahmede Xani nin Kürtlere tavsiyesi ile bitirelim meseleyi

Tekmîlê dikir me dîn û dewlet

Teshîlê dikir me îlm û hîkmet

[1]     Bu konuda çok fazla kaynak vermeye gerek yok çünkü ulusal talepleri olan örgütlerin sayfalarında ve siyasilerin demeçlerinde bulmak mümkün…Ayrıca bkz. *The Kurds: Their Character And Customs -ar191603; (THE AMERICAN REVIEW OF REVIEWS, THE KURDS: THEIR CHARACTER AND CUSTOMS) from Armeniapedia.org * www.pkkonline.com/tr/index.php?sys=article&artID=161

[2]     Yrd. Doç. Dr. Mehmet Salih Erpolat XVI. Yüzyılda Ergani Sancağı’ndaki Gay­rimüslim İskân Yerleri İle Şahıs İsimleri Hakkında Bir Değerlendirme SBARD, Eylül 2004,Yıl II, Sayı:4,s.155,187

[3]     Kimi tarihi kaynaklarda Türkiye’deki Kürdistan diye nitelenen bölgenin ismi “İrminiyye” diye geçmektedir. (Belazuri,Futuhu’l Buldan) İbn Havkal En Nasibi, Kitabü-L Mesalik Ve’l Memalik/ İbn-İ Hacer El-Askalani El-İsâ­be Fi Temyizi’s-Sahâbede Sümeysat (Samsat) Ermeniyye toprağı olarak ni­telendirilmiştir. Ayrıca Mondros mütarekesinde(1918) Sivas Erzurum, Elazığ Van Bitlis ve Diyarbakır da Ermeni Vilayetleri arasında sayılmıştır.

[4]     Hans Lukas Kıeser, Iskalanmış barış Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839–1938 çev. Atilla Dirim, s.18/22,İst.2010

[5]     Bu yüzden AKP Hükümetin Açılım politikalarının içinde Ermeni ve Alevi açılımının olması tesadüf değildir.

[6]     Doğu vilayetleri ifadesi kullanılmaktadır Berlin anmlaşması1878,Berlin anlaşmasında Sünni Kürtler “güvenliği tehdit eden risk faktörü” bir gurup olarak nitelendirilmiştir.(s25)Doğu vilayetlerinde faaliyet gösteren misyonlar tarafından(1810)Kürtler aleviler ve yezidiler millet olarak kabul edilmemişlerdir.

[7]     Doğu vilayetlerinden göçlerin hep Türklerin yoğun yaşadıkları bölgelere doğru olması meselenin sosyal bir sorun olmadığını ele veren en önemli göstergedir.

[8]     Bölge dışındaki halkın dönem dönem stratejik kışkırtmalar ve asker cenazelerinin istismarı ile şekillenen bir düşmanca tutuma itildikleri gözlenmektedir. Ancak bunların birçoğu anlık ve tepkiseldir. Zihinsel bir ayrışmanın filizlenmesi söz konusu olsa bile bu hala sosyal dokuyu büyük düşmanlıklara itecek boyutta değildir.

[9]     Kürtler tarih içinde sürekli ezilmişlerse bu ezilmiş halka halk denmesi nasıl mümkün olabilir. Böyle bir halk kimliğini, benliğini nasıl koruyabilir. Tarih boyunca başka unsurlar tarafından sürekli talan edilmiş bir halk bundan sonra kendini nasıl toparlayabilir. Bu mümkün müdür?

[10]    Alman tarihçi Leopold Von Ranke’nin çözülen kilise aidiyetine karşı üretilmesini önerdiği ulus aidiyeti vurgusu özellikle çatışan Avrupa’da toplumlar için bir çıkış yolu zannedilmiştir.

[11]    1840 olayları Kürdistan’ın yeniden fethi olarak adlandırılan kitlesel yıkımların yaşandığı ve merkezi otoritenin gücünü yeniden tesis ettiği önemli bir süreçtir.

[12]    Anadolu’nun kimi yerlerinde özellikle kırsallarda görüldüğü gibi bölgede de namus ve töreden kaynaklı şiddet eylemleri, kadının ikincil konumu, kadının şiddet görmesi, özellikle genç kızlar arasındaki intihar vakıaları ayrıca incelenmeye değer sosyal travmalardır.

[13]    Fuhuş, uyuşturucu kullanımı Ve savaşın getirdiği psikolojik sorunlar Kürt gençlerini büyük ölçüde tehdit etmektedir.