DEVRİM NEDİR? DÜNDEN BUGÜNE DEVRİM ANLAYIŞI…”HATIRALAR”

0
e98591fc-7710-44b5-bd18-6927ace4ef7e

            Münir Ramazan Aktolganın hatıraları: “Nereden başlamıştık, nerelere gitti işin ucu”…Belki çoğu kimse ismini hatırlamıyordur. Marxist dünya görüşü ile hayata bakmış, mücadele etmiş zindanlarda yatmış, işkence görmüş sonunda Avrupaya kaçmış. Bakkallık, Dönercilik ve beden işçisi olarak çalışmış oldukça yıpranmış bir adam..
         Onun kuşağı ülkeyi kurtarmak istiyordu..Oysa ne Türkiyeyi de kurtarabildiler ne de kendilerini..  İşte bu kuşağın önde gelen isimlerinden bir adamın ibretlik anıları..
        Son zamanlarda yaşadıklarımızı sağlıklı değerlendirmeye kapı açacak bir anlatı.. Özellikle genç üniversitelilerin okuması gereken önemli bir kitap..Kimi bölümleri alıntıladık ..Buyrun..(posttruth)

                        NEREDEN BAŞLAMIŞTIK NERELERE GİTTİ İŞİN UCU
   68’den Bu Yana İdeolojik, Teorik Bir Arkeoloji Çalışması

Biliyorsunuz, 60’lar ve 70’lerde devrim konusunda yapılan tartışmalar TİP’in “sosyalist devrim” anlayışı ile MDD’cilerin “Milli Demokratik Devrim’i” arasında oluyordu. Ben, TİP ile MDD arasındaki görüş ayrılıklarını ancak MDD’ci kanada dahil olduktan sonra öğrendim (bunun ayrıntıları kitapta anlatılıyor)! Ve farkında olmadan içine girdiğim o popülist-pozitivist “ikinci kuşak neo-Jöntürk” ruh dünyasındaki tartışma ortamında, bir toplum mühendisi adayı olarak, “sosyalist” kimliğimi -inancımıüretmenin aracı olan bulunduğum yere daha sıkı bağlarla bağlanabilmek, içinde bulunduğum fraksiyonun tezlerini daha iyi öğrenerek savunabilmek için kolları sıvadım! Bu, ayrıca, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü toplantılarında laf yarıştırırken altta kalmamak için de gerekliydi tabi!!.. Hani artık ingilizcem de vardı ya, yurt dışından getirttiğim kitaplara -Mao’nun “Selected Works”lerinin yanına Lenin’in kitaplarını da ekleyerek- “benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” hesabı okumaya başladım!..
Okuyorsun, “öğreniyorsun” ve bu “öğrendiklerinle” kendine “solcu” -toplum mühendisi- bir kimlik oluşturarak -buna, “profesyonel devrimcilik” diyorduk- yukardan aşağıya doğru içinde yaşadığın toplumu “değiştirmeye” çalışıyorsun! “Devrimcilik” dediğin şeyin özü bu!.. Bütün bunların ne anlama geldiğini anlamak için linkini verdiğim şu çalışmayı mutlaka okuyun: http://www.aktolga.de/t8.pdf O günleri, o dönemin ruh halini gözümün önüne getirdiğim zaman hayret ediyorum
doğrusu meğer biz nelerle uğraşmışız diye!.. Düşünsenize, Lenin’i Mao’yu okuyup onlardan “devrimcilik” adı altında toplum mühendisliği nasıl yapılır bunu öğrenerek Türkiye’yi kurtarmaya çalışıyormuşuz! “Devrim” adı altında bir şeyler yapmak
istiyorduk ya, bunu “kırlardan şehirleri kuşatarak mı” yapacaktık, yoksa “ağırlığı şehirlere vererek, şehirlerden kırlara mı gidecektik”!! Ya da, hangi biçimde olursa olsun ilk aşamada “ezilenlerin ezenleri alaşağı etmeleriyle” sonuçlanacak olan bu
devrim barışçı-parlamenter yollarla mı, yoksa Küba’da, Sovyetlerde veya Çin’de olduğu gibi bir halk ihtilali yoluyla mı gerçekleşecekti?.. Tartışılan şeyler bunlardı!.. Lenin şöyle diyormuş da Mao böyle diyormuş!!.. Yıllarca bu türden tartışmalarla boğuştuk durduk!..
TİP ne diyordu, neyi savunuyordu?
TİP, Tanzimat’la başlayan ve Cumhuriyet’le taçlanan “tarihsel devrim”1 sürecini bir “burjuva devrimi” süreci olarak görüyor, bu nedenle, artık kapitalist bir ülke haline gelmiş olan Türkiye’de “önümüzdeki devrimci adımın sosyalizm olduğunu
söylüyordu…
Peki MDD’ciler ne diyordu?..
TİP’lilerin aksine onlar, “Türkiye’nin önündeki devrimci adımın sosyalizm olmadığını”; çünkü, 1950 “karşı devrimiyle” birlikte “Türkiye’nin tekrar emperyalizmin kucağına düşerek bir yarı sömürge haline geldiğini” söylüyorlardı! Bu nedenle, MDD’ci teze göre Türkiye halâ, emperyalizme karşı verilecek “ikinci bir kurtuluş savaşıyla” birlikte ele alınması gereken bir tür burjuva devrimi aşamasındaydı (emperyalizme karşı savaş, onun içerdeki işbirlikçileri olan “komprador burjuvaziye ve mütegallibelere” karşı savaşla içiçe geçtiği için, bu savaşın milli yanı öne çıkan bir “milli demokratik devrim” mücadelesi olduğunu söylüyorlardı). “Sosyalistler olarak, önce, bu görevi yerine getirmek amacıyla, “milli burjuvazi” ve “küçük burjuva radikallerinden” oluşan “asker-sivil aydın zümreyle” birlikte, emperyalizme ve onun işbirlikçisi komprador burjuva, feodal-yarı feodal ağa ittifakına karşı savaşmalı, onların iktidarını alaşağı etmeliydik”. Bu “işbirlikçilerin” temsilcisinin DP ve AP olduğu apaçık ortada idi!!.. CHP ve “asker-sivil aydınlar” ise “millici güçlerdi”!.. (Bu konular kitapta oldukça geniş
bir şekilde ele alınıyor…) “Ancak bundan sonradır ki, sosyalizme giden yolda ilerlenilebilirdi”. Buna “iki aşamalı devrim teorisi”de deniyordu!.. Ama, aslında mesele evrilip çevrilerek 27 Mayıs’ı yapan “asker-sivil zinde güçlere” getiriliyor, ilk aşamada, bunlarla birlikte hareket ederek, “emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin”, bunların temsilcisi olan DP ve AP nin bir “devrimle” alaşağı edilmesi gerektiği söyleniyordu; işin özü bu idi!..
Tabi bu tesbitler mücadele biçimleri arasındaki farklılığa da yansıyor, TİP’liler,“Türkiye, burjuva devrimini tamamlamış, kapitalist üretim ilişkilerinin egemen hale geldiği bir ülke olduğu için, yapılması gerekenin, işçi sınıfının partisini – Türkiye İşçi Partisi’ni- hayatın her alanında örgütleyerek, demokrasi mücadelesinin kazanılmış bir mevzii olan parlamenter sistem içinde kalarak mücadele etmek” olduğunu söylerken, MDD’ ciler, TİP’in bu anlayışının “devrimci mücadeleyi” parlamentoya
hapsetmek anlamına geldiğini, “devrimin” parlamento dışı mücadele yöntemleriyle 27 Mayıs kalıntısı “asker sivil aydın” çevreleri “sol’a” doğru “iterek” onlarla birlikte, “kapitalist olmayan bir yoldan” sosyalizme doğru ilerlemesi gerektiğini söylüyorlardı… Bunlara ek olarak bir de, gençlik hareketi içinde, kendini MDD’ci olarak görmekle birlikte, “sağ” kanat MDD’cilerden daha farklı bir şekilde ifade etmeye çalışan bizler vardık. Bizim MDD tezini savunmamızın dayanak noktaları şunlardı:
Birincisi, sol-Kemalist milliyetçi duygularla karışık bir “antiemperyalizm”anlayışı (tabi o zaman buna “milliyetçilik” falan demiyorduk!!..); Vietnam savaşının belirleyici olduğu dönemin koşullarından dolayı olsa gerek, ucu “kahrolsun Amerika’ya” varan, ama hep içinde yaşadığımız Türkiye koşullarıyla  bağlantı içinde yorumlanarak anlaşılan bir “antiemperyalizmdi” bu. Bunu, “Kurtuluş Savaşı” anlayışıyla da birleştirerek -“Bursa Nutku”nun falan da etkisiyle tabi(!)- olayı -Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci- “ikinci bir kurtuluş savaşı” boyutlarında görmeye çalışıyorduk. (Bu noktada, söz konusu “antiemperyalist mücadelenin” “emperyalizmin içerdeki işbirlikçilerini” ve onların siyasi temsilcileri olan DP-AP çizgisini hedef aldığını ilave etmeye gerek yok sanırım!..) Yani, sağ kanat MDD ciler aynı hedefe asker sivil aydınlarla birlikte, onların usulünce
yürüyerek gitmeyi esas alırken, bizler klasik Marksist literatürdeki yollardan ilerlemeyi savunuyorduk…)
İkincisi ise, sübjektif idealist duruşumuza bilimsel bir kılıf geçirmek için gene pozitivizme sarılarak Maoculuğa yönelmemizdi. Zaten bu şekilde Kemalizmlesosyalizmi de birleştirmiş oluyorduk herhalde? Öyle ya, Mao hem milli
kurtuluşçu, hem de sosyalist değil miydi!?.. Bunları şimdi böyle söylüyorum ama, sakın yanlış anlamayın; niyetim, “bugünün
güneşiyle dünkü çamaşırları neden kurutmadığımızın” hesabını sormak değil!.. O zaman bambaşka bir süreç vardı bizleri alıp götüren! Yani zaten hiçbirimiz öyle sübjektif idealizmi ya da pozitivizmi falan kendimize yakıştıramazdık!.. Okuyorduk ve
okudukça da hepimiz kendimizi Diyalektik Materyalizm uzmanı, “profesyonel devrimci” olma yolunda “işçi sınıfı bilimi” zırhıyla kuşanmaya çalışan “fedailer” olarak görüyorduk!.. Bu arada “sol” içinden biri tutupta bize, “sizin devrimciliğiniz,
bilimselliğiniz falan hep pozitivist felsefeye göre anlam kazanan, toplumu sübjektif idealist ideolojik niyetlerinize göre şekillendirmeye yönelik yeni tipten bir toplum mühendisliği faaliyetinden ibarettir; sizin ne Türkiye tarihinden, ne de Türkiye’de kapitalizmin gelişme sürecinden haberiniz var” demeye kalksaydı, herhalde onu hemen “karşı devrimci” ilan eder çıkardık işin içinden!.. “Bilim”, “işçi sınıfı bilimi” böyle diyor” diye başlıyorduk; “zaten dünyanın üçte birinde de bütün bunlar hayata geçirilmiş durumdadır” diyerek, noktayı koyuyorduk! “Yapılacak iş, proletaryanın devrimci öncüleri olarak, bir yandan halkı bilinçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da bayrağı açıp toplumu değiştirme mücadelesine başlamaktı”, o kadar!..

Daha ileri gitmeden önce burada hemen bir noktanın altını çizmek istiyorum: Tamam, MDD’ci kanada göre TİP daha demokratik bir süreci temsil ediyordu, bu açık; ama dikkat ederseniz iki grup arasındaki “devrim anlayışı” farkı
daha çok “stratejiyle” ilgilidir. Yani TİP’le MDD’ci sosyalistler arasında varılacak nihai hedef konusunda bir ayrılık yoktu. Bunların her ikisi de “devrim” derken bundan işçi sınıfının -“ezilenlerin, sömürülenlerin”- bir şekilde burjuvaziyi altederek siyasi iktidarı onlardan almasını kastediyordu. Sadece, bu amaca giden yollar farklıydı. Tartışılan bu idi. Yani, neyin olacağı değil de onun nasıl olacağı tartışılıyordu…
1969’a gelindiğinde toprağın ayağımızın altından hızla kaydığını hissediyorduk!.. Şurası açık; evet, 1969 yılıyla birlikte sanki ayağımızın altındaki toprak kaymaya başlamıştı; “sol” içindeki bütün fraksiyonlarda ilk bakışta göze çarpmayan bir telaş hali vardı sanki. Çünkü herkes şunu biliyordu ki, “biz istesek de istemesek de” Türkiye bir darbe ortamına doğru sürükleniyordu. Bu nedenle, “hazırlıksız yakalanmama” ruh hali hepimizin beynine adeta bir virüs gibi girmişti!.. (Bu konu kitapta bütün ayrıntılarıyla ele alınıyor…) v“Sol” içinde “darbeci” olarak bilinen -en azından, bu çevrelerle ilişkisi olduğu düşünülen- unsurlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı… Durup durup da tam bu ara Doktor Kıvılcımlı’nın kitaplarının da arka arkaya yayınlanmaya başlaması, “ordunun devrimci geleneği”, “ordu kılıcını atmaya hazırlanıyor” mantığı içinde düşünmeye çalışan kişilere (M. Belli’nin yazılarının yanısıra) teorik olarak sırtlarını dayayacakları yeni bir zemin oluşturuyor, bunların
özellikle Dev-Genç içinde sayılarının artmasına neden oluyordu… Öyle ki, eskiden beri tanıdığımız birçok arkadaşın son zamanlarda kendini bir Yakup Cemil falan sanmaya başladığına şahit oluyorduk!.. Bunlar, sırtlarını “sol darbe” inancına
dayamış olmanın verdiği rahatlıkla, bizim gibi “darbeciliğe karşı” olduğunu tekrarlayıp duranları küçümsüyorlardı… Bizler, “ya darbe soldan değil de sağdan gelirse o zaman ne yapacaksınız” falan deyince, cevapları hazırdı. “Devrimci gençler olarak -Dev-Genç’liler olarak- eğer bizler yeterince destek olursak bu mümkün değil” diyorlardı!.. Bu yüzden de zaten bütün amaçları ne yapıp edip DevGenç yönetimini ele geçirmekti. Bunu hissediyorduk… (gene bu konular kitapta geniş olarak ele alınıyor…) Peki bütün bu gelişmeler karşısında ne yapılabilirdi, ve biz ne yapıyorduk?

PROFESYONEL DEVRİMCİ” HALİNE GELME SÜRECİ NASIL DOĞDU VE
GELİŞTİ?..
Bir yandan Dev-Genç’i cuntacılarak kaptırmamak için elimizden geleni yapmaya çalışırken, diğer yandan da eğer darbe olursa bütün legal imkanları kaybedeceğimizi bildiğimizden, vakit kaybetmeden “illegal örgütlenme” konusunda hazırlıklarımızı tamamlamamız gerektiğini düşünüyorduk; zaten yapacak başka bir şey de yoktu!.. Ki bu da bizi, ister istemez, artık öğrenci statüsünü bir yana bırakarak, bir an önce “profesyonel devrimci” haline gelmeye zorluyordu!.. Olay budur, bu kadar açık!.. Peki nasıl olacaktı bu iş, yani nasıl “profesyonel devrimci” haline gelecektik?..
Hepimiz öğrenciydik. Ya ailelerimizin yanında, ya da burs falan alarak yurtlarda kalıyorduk. Bu nedenle, illegal örgütlenmeye hazırlık yapabilmek için önce kendi kendimizi finanse edebilir hale gelmemiz lazımdı! Bunun ise (henüz daha gerillacılığın, banka soygunculuğunun falan gündemde olmadığı o günlerde) tek bir yolu vardı!.. İçinde bulunduğumuz ortamı, yani üniversiteleri -en kibar ifadeylekullanmak!.. İşte, o zamana kadar belirli bir demokratikleşme talebinin taşıyıcısı olarak
gelişen devrimci gençlik hareketini içten içe çürütmeye, lumpenleştirmeye, şiddete açık hale getirmeye başlayan ortam bu ortamdır, içine girilen kısır döngüden çıkış yolu arama çabasıdır… İçimizden bazılarını, denize düşen yılana sarılır misali, o ana kadar hiç düşünmediğimiz şeyleri yapmaya yönelten ruh halini şöyle ifade edelim!.. Ortada “kutsal” bir amaç vardı ve bu yolda -yani, “amaca giden yolda”- yapılacak her şey mübahtı!.. [Bu dönemde başlayan lumpenleşme sürecinin, şiddeti bir çözüm yolu olarak görme anlayışının ayrıntılarına girmiyorum. Ama bu arada işi o kadar ileri götürenler oldu ki, “kutsal amaçlar uğruna” resmen, kantinlerden hırsızlık yapanları bile gördük; geceleri üniversitenin kalörifer dehlizlerinden binalara sızarak para edecek şeyleri çalıp bunlardan elde edilecek parayla kendini “profesyonel devrimci” haline getirmeye çalışanları mı istersiniz, üniversiteleri kendi çöplüğü olarak görmeye başlayarak buralarda başka hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımamayı mı!.. O vurup kırmalar, o kaba kuvvet gösterileri, üniversitenin içinde yapılan silah talimleri… Ama tabi bu türden şeylere karışanlar azınlıktı… Azınlıktı ama bunlar yavaş yavaş öğrenci kitlesinin bizlerden kopmasına yol açıyordu… ]
İşte, bizleri, hiç farkında olmadan, üniversitelerden ve üniversite zeminindeki demokratikleşme taleplerinden uzaklaştıran sürecin özü budur… Ne demekti yani, bir yandan “faşist dikta” tehlikesinden bahsederek ülke elden gidiyor diyecek, “ikinci
kurtuluş savaşı” vermeye hazırlanacaktın, öte yandan da üniversitelerin demokratikleşmesiyle falan uğraşacaktın!.. Bunlar artık hep “devrimden sonraya” ertelecek talepler olarak kalacaktı!..

ÖNCE ODTÜ REKTÖRLÜK BİNASININ İŞGALİ OLAYINI ELE ALALIM!..
Sahi neden işgal etmiştik biz Rektörlüğü, neden böyle bir karar almıştık!? Bakın, o zaman ne bahane uydurduğumuzu bile hatırlamıyorum! Kimbilir, ya “demokratik üniversite”, ya da “yönetime katılma”, “faşist, Amerikancı Kurdaş” hikayeleri falan öne sürmüşüzdür; ama bizim amacımız bunların hiçbirisi değildi!.. Biz, “Amerikan emperyalizmine ve başta Demirel hükümeti olmak üzere onların yerli işbirlikçilerine” karşı “ikinci bir kurtuluş savaşını” başlatmaya çalışıyorduk. Bu nedenle amacımız, ODTÜ gibi, kuruluşunda Amerika’nın da katkısı bulunan, öğrenim dilinin İngilizce olduğu bir mekanı işgal edip, bunu örnek göstererek bir kıvılcım rolü oynayabilmekti. Yani aslında, daha sonra Deniz’in ve Mahir’in adını koyarak yapmaya çalıştıkları “öncü savaşı” olayının bir tür ön aşamalarıydı yapılanlar!.. İçinde bulunduğumuz ideolojik-konjonktürel siyasi süreç öyle bir yöne doğru gelişiyordu ki, o an biz ne düşünmüş olursak olalım, su belirli bir yöne doğru akmaya başlamıştı!.. Görünüşte, her şeyi yapıp eden, süreci yöneten bizlerdik, ama aslında sanki görünmez bir el, tıpkı bir virüs gibi beyinlerimizin içini işgal ederek bizi belirli bir yöne doğru çekip götürüyordu. Bununla tabi “üst akıl” falan diyerek kimseyi suçlamak istemiyorum! Sadece, beyinlerimizi işgal eden o ideolojik virüsün altını çizmeye çalışıyorum. Sen tutuyorsun Amerika’yla arası bozulmaya başlayan, bu yüzden de Sovyetler’le iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde olan bir Demirel’i “Morisson Süleyman” “Amerika’nın işbirlikçisi, gerici faşist” diye suçlayarak ona karşı “ikinci bir kurtuluş savaşı” vermeye
çalışıyorsun! Sadece bizim Rektörlük işgali olayı da değil, belirli bir noktadan sonra (bunu 1969 başları olarak ifade etmiştim) yapılan bütün eylemlerin altında yatan mantık bu idi. Öğrenci sorunlarıymış, demokratik üniversiteymiş falan bunlar artık sözde kalıyordu!.. O zamanki Demirel’le Cumhurbaşkanı olduktan sonra Devletleştirilen Demirel farklı kişiliklerdi!.. Nitekim, Rektörlük binasını işgal eder etmez hemen binanın tepesine bir “Beyaz Saray” ifadesi yazdık. Arkasından da “ODTÜ Halk Cumhuriyeti”ni ilan ediverdik!.. Kafeteryadaki yemek fiyatlarını indirdik vb.! Yapılan bütün o basın açıklamalarında vermeye çalıştığımız mesajın özü açıktı. Biz aslında bu işin -“tam bağımsız ve gerçekten demokratik” bir Türkiye’yi kurma işinin- mümkün olduğunu göstermek istiyorduk! Amacımız, Amerikan emperyalizmine ve onların işbirlikçilerine karşı verilen mücadeleyi somutlaştırmaktı. Rektörlük işgali bu yönde, “ikinci kurtuluş savaşımızın” başlatılması yönünde bir kıvılcım rolünü oynayacaktı o kadar!..
DEVRİM NEDİR?..
Şimdi, 69’ları, Türkiye’yi içine alarak kasıp kavurmaya başlayan o rüzgarları falan bir yana bırakarak, bizleri -TİP dahil hepimizietkileyen o ideolojik dünyanın -“devrim anlayışının”- nasıl ortaya çıktığına bir bakalım…
Evet, 20. Yüzyıldan bahsediyoruz. Unutmayın, 20. Yüzyıl aynı zamanda ideolojilerin yüzyılıydı da. Bir yanda, ulus devletlerin dünyadaki pazar paylarını arttırmak, dünyayı yeniden paylaşmak için geliştirdikleri ideolojileri vardı -faşizm ne idi ki- diğer yanda ise, artık “kendisi için bir sınıf” haline gelmeye başlayan, baskıya, sömürüye karşı kurtuluş mücadelesi bayrağını açan işçi sınıfı ve onun ideolojisi… Böyle bir dünyada, işçi sınıfı, “kendisi için varlığını” ispatlayan bir ideoloji üretmekten başka ne yapabilirdi acaba; oturup da sağmal inek gibi sütünün sağılmasını mı seyredecekti?..
“Hayır” dedi tabi ki o! Ve de, “madem öyle, işte böyle” diyerek isyan bayrağını açtı! Olay budur! İşçi sınıfı ideolojisinin ve bunu haklı göstermeye zemin teşkil eden “işçi sınıfı biliminin” çıkış noktası budur!.. O andan itibaren, işçi sınıfı, koordinat sisteminin merkezi olarak kendisini alıyor, buradan baktığı zaman görünenleri esas alarak, kendisine bir “dünya görüşü” oluşturuyordu. İşte, “Diyalektik Materyalizmin” ortaya çıkış koşulları bunlardır!..
İşçi sınıfı devriminin özü ne idi?..
Bu konuda Mahir şöyle yazmıştı: “Marksist devrim anlayışı, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl sürecini öngörmektedir. Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve
bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir”(Aslında bu paragraf her şeyi, o zaman Mahir’in de, bizim hepimizin de (bunun da ötesinde, Manifesto yayınlandığından bu yana Marksizme inanan, bu uğurda can veren bütün insanların da) devrim anlayışını, “devrim” derken bundan ne anladıklarını açıklıyordu)
Ortada bir sistem vardı; burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki üretim ilişkileriyle tanımlanan kapitalist sistem. İşçi sınıfının dünya görüşüne göre (Diyalektik Materyalizme göre) şeyler -nesneler- varlıklar, “objektif-mutlak gerçeklikler” olarak, “kendilerinin yarattıkları” “zıtlarıyla birlikte”, onlarla “birlik ve çelişki” ilişkisi içinde varoluyorlardı… Her şeyin özü, temeli, varoluş zemini bu idi!.. Burjuvazi, nasıl ki, kapitalist üretim ilişkilerince belirlenen kapitalist sistemi temsil ediyorsa, aynı şekilde, “kendi yarattığı zıttı olan” işçi sınıfı da, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetiyle ifade olunan bir başka sistemi, “sosyalist
sistemi temsil ediyordu”. Zamanla, “kapitalist sistem içinde üretici güçler gelişecek “burjuvazi tarafından temsil edilen kapitalist üretim ilişkilerinin içine sığamaz hale gelecekler”, buna paralel olarak işçi sınıfı da, uygun zaman ve koşullarda, önce “politik bir devrimle” “burjuvaziyi alaşağı ederek iktidarı ele geçirecek”, sonra da, “yukardan aşağıya doğru, üretim araçlarının özel mülkiyetine bağlı kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırarak, bunların yerine, üretim araçlarının mülkiyetinin bütün bir topluma ait olduğu (tabi toplum adına işçi sınıfı devlet’ine ait olduğu) kendi sistemini -sosyalist
sistemi”- inşa edecekti!.. Dikkat edilirse burada “devrim”, birbiriyle içiçe, ancak iki aşamalı olarak gerçekleşmektedir…
İşçi sınıfının iktidarı alarak mevcut burjuva devlet mekanizmasını parçalayıp kendi devletini -sosyalist devleti- inşa etmesi anlamında “politik devrim” ve daha sonra, bunu takiben de, iktidarı elinde tutan, devlete hakim olan işçi sınıfının, üretim
araçlarının özel mülkiyetini adım adım lağvederek, bunun yerine, sosyalist üretim ilişkilerini koyması anlamına gelen ”sosyal devrim”… Bunun neden böyle olduğu, yani devrimin neden bu şekilde iki aşamalı olduğu ise şöyle açıklanacaktır: Kapitalizm artık ilerici -üretici güçleri geliştirici- özelliğini kaybetmiştir. Kapitalist toplum ve burjuvazinin siyasi egemenliği devam ettiği müddetçe sistemin içinde üretici güçlerin gelişmesi üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini ortaya çıkaracak noktaya gelemez!.. Daha başka bir deyişle, tıpkı feodal toplumun içinde kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği gibi, kapitalist toplumun içinde de sosyalist üretim ilişkileri gelişemez. Bu nedenle, işçi sınıfı ve müttefikleri önce bir kalkışmayla iktidarı
almalı, sonra da iktidar ve devlet aygıtı kullanılarak, bir toplum mühendisliği faaliyetiyle üretim araçlarının özel mülkiyetini esas alan kapitalist üretim ilişkilerinin yerine, üretim araçlarının mülkiyetinin bütün topluma -toplum adına da işçi sınıfı devletine- ait olduğu sosyalist üretim ilişkileri kurulmalıdır… Bütün bunlar, bu anlayış, bu dünya görüşü, koordinat sistemi -bakış açısının sıfır noktası- işçi sınıfının üzerine konulduğu zaman görünenlerin -ortaya çıkan sonuçların- dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Bu türden bir devrim anlayışının altında yatan, “işçi sınıfı biliminden” kaynaklanan bir ideolojik
öncülüğe bağlı olarak, yukardan aşağıya doğru belirli bir projenin gerçekleştirilmesidir… Bitti!..
İşte bütün bir Marksist “devrim anlayışının” olduğu kadar, Marksist diyalektiğin de -“Diyalektik Materyalizmin” de- özü bundan ibarettir!.. Bir ucu işçi sınıfı popülizmine dayanan materyalizmden kaynaklandığı halde, daha sonra diğer ucu sübjektif idealizme varan, pozitivist anlamda bir toplum mühendisliği faaliyetidir bu…
Evet, işçi sınıfının dünya görüşü olarak Marksizm, bir yanıyla materyalizme, “kendinde şey” olarak varoluş anlayışına dayanır, bu doğrudur; ama, bütün diğer dünya görüşleri gibi o da, aynı zamanda, belirli bir sınıfın dünyaya kendi nefsini temel alan koordinat sisteminden bakınca gördüklerinin sübjektif idealist ifadesidir de… Boşuna Marksizm işçi sınıfının ergenlik döneminin dünya görüşüdür demiyoruz!..

20.YÜZYIL’DAKİ ANLAMLARIYLA “SAĞ”-“SOL”DİYE BİR ŞEY KALMADI ARTIK!..
21. YÜZYILDA DEVRİM ANLAYIŞI…
Eskiden, bizim zamanımızda -yani 20. Yüzyıl’da- bir “ezenler” vardı -“sağ”, “sağcılar”-, bir de “ezilenler”. Bunlara da “sol”-“solcular” denilirdi! “Devrim” deyince de bundan, “ezilenlerin ezenleri alaşağı ederek politik iktidarı almaları”
anlaşılırdı!.. Şimdi, 21. Yüzyıl’da ise, bunun yerini, küreselleşme sürecine karşı olan bütün ideolojik akımların (artık 20. Yüzyıl’da kalan “güzel günleri” geri getirmeye çalışan eski dünyanın egemenleri ulus devletçi güçlerin ve küresel
dinamiklere karşı onlarla ittifak kurarak eski zeminlerde ulusal düzeyde “çözüm” arayışı içinde olan eskiden kalma “sol” güçlerin) “sağ”, bilgi toplumuna giden yolda küresel demokratik devrimden yana olanların ise “sol” olarak yer aldığı, yeni bir devrim anlayışı alıyor. Bilgi üretmenin, üretilen yeni bilgilere dayanarak daha iyi kalitede malları daha hızlı ve ucuza mal
edebilmenin devrimci bir faaliyet haline geldiği, modern sınıfsız bir dünya toplumuna doğru gidişi hedef alan yeni tipten bir devrim anlayışı ve sürecidir bu!..
Soruyorum ben şimdi, 68 Kuşağı olarak nereden bilecektik biz bunları?.. Marks-Engels, Lenin yaşasalardı da, içinde yaşadığımız bu günleri görselerdi, işçi sınıfının yok olmaya başladığı 21. Yüzyıl’ı görselerdi, işçilerin yerine robotların üretim yapmaya başladıkları, küresel bir sistem haline gelen günümüzdeki kapitalizmi görebilselerdi ne düşünürlerdi acaba?.. Devrimin beyni-motor gücü olarak gördükleri proletaryanın güneşin altındaki kar gibi eriyip kaybolmaya başladığını görselerdi ne düşünürlerdi?.. Büyük işletmelerde çok sayıda işçinin bir araya gelmesine bakarak, bu süreci “devrim için objektif şartların olgunlaştığının” kanıtı olarak değerlendiren “bilimsel sosyalizmin” kurucuları bütün bu gelişmeleri görselerdi ne düşünürlerdi?
..
Küreselleşmeye karşı olan “ulusalcı-millici” burjuvalar ve onlarla aynı platformda yer alan işçiler artık aynı cephedeler! Bunlardan biri kendine “ulusalcı-milliyetçi sağ” derken, diğeri de “ulusalcı sol” diyor artık! Peki ya Marksizm-Marksist sol, o ne yapıyor, nerede duruyor bu süreçte? Küreselleşme sürecini, “ne olacak yani, özünde kapitalizm değişmiyor ki” diyerek geçiştirmeye çalışanlar için bu soru anlamsız gelebilir. Çünkü, bunlara göre, “kapitalizm yerinde durduğuna göre işçi sınıfının dünya görüşü olarak Marksizm de yerini ve fonksiyonunu korumakta, muhafaza etmektedir”… Marksizmin, işçi sınıfının delikanlılık döneminin dünya görüşü olduğunu, o dönemin koşulları içinde, burjuvazinin vahşice saldırılarına karşı, onun kendini bulma, koruma, kendi kimliğini kabul ettirme mücadelesinin ürünü olduğunu söylemiştik… Ama bu dönem sona erdi. Şimdi artık işçi sınıfının gelişimini etkileyen başka süreçler var ortada. Bunlar, küreselleşme ve bilgi toplumunamodern sınıfsız topluma geçiş süreçleridir… Bu nedenle, dünyayı halâ eskiden olduğu gibi gören 20. Yüzyıl kalıntısı “Marksist-sol” da artık küreselleşmenin karşısında yer alıyor. Deniyor ki, “küreselleşmeyle birlikte işçi sınıfı ulusal düzeyde kalmaya devam ederken, burjuvazi küresel zincirin bir parçası haline gelerek yatırımlarını artık ülke dışına yapıyor”!.. “Eskiden, ulusal sınırlar içinde gelişen sınıf mücadelesi ortamında işçi sınıfının karşısında yeri yurdu-duruşu belli bir muhatap vardı; ama artık giderekten bu ortadan kalkıyor. Azıcık sıkıştırdınmıydı ya, ‘fazla üstüme gelirseniz, pılımı pırtımı toplar giderim’ diyebilen, ve gerçekten de bunu yapma yeteneğine, potansiyeline sahip olan bir sınıf var artık. Ki bu da sınıf mücadelesi ortamında işçi sınıfının etki gücünü ortadan kaldırıyor. Bu nedenle, küreselleşme süreci karşı çıkılması gereken karşı devrimci bir süreçtir…”
Bir yanda, güneşin altındaki kar gibi eriyerek yok olma sürecini yaşayan bir sınıf -işçi sınıfı- var ortada, ama öte yanda sen halâ, sübjektif idealist bir yaklaşımla, onu, gelişen, geleceği temsil eden olarak değerlendiriyorsun ve  https://www.dunya.com/sektorler/teknoloji/cinin-robot-ordusu-dunyayi-iki-koldan-tehditediyor-haberi-379449 izlediğin bütün siyaseti de bu değerlendirmenin üzerine, yani bu sınıfı iktidara getirme üzerine oturtuyorsun! Olmaz, olmadığını hayat da gösteriyor zaten. Bunun için de klasik, eski “sol” siyaset (kendini “Marksist” olarak da tanıtsa) artık ulusalcı cephenin içinde, küreselleşmeye-bilgi toplumuna geçişe ayak direyen milliyetçi bir akım olarak yerini alıyor…

Bir yanıt yazın