indir

Aslına bakarsanız, “entelektüel” kelimesi Türkçedeki “aydın/münevver” kelimesinin karşılığıdır ki; kültürlü, okumuş, görgülü ve ileri düşünceli kimse anlamına gelir. Entelektüel kelimesi doğrudan düşünceyi de çağrıştırır. Nitekim fikirsel sorunlar için “entelektüel mesele” tabirini kullanırız. Latince “intellectus” kelimesi “anlamak” demektir ve entelektüel de anlam bakımından bu köke yaslanmaktadır. Günümüzde kültür, sanat, düşünce ve bilgi alanında söz sahibi, üretken insanlara entelektüel denmektedir. Bu anlam dilimizde önceleri münevver kelimesiyle, sonraları ise aydın kelimesiyle yakalanmaya çalışılmıştır.

Görüldüğü gibi entelektüel kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla sorunlu bir içerik taşımıyor. Peki, anlamsal olarak içeriğinde herhangi bir sorunla karşılaşmıyorsak, bir sıfat olarak “entelektüel”  neden bizi irrite ediyor? Halk nezdinde neden biraz da alaycı bir edayla entelektüellerden “entel” diye söz edildiğini görüyoruz? Bunun önemli tarihsel nedenleri var.

Modernizm öncesi dünyada eğitim doğrudan dini kurumlar aracılığıyla verilirdi. Medreselerde veya kilise okullarında yetişen bilgili sınıf, aynı zamanda dindar bir kimlik taşıyorlardı. Derken, sorunlar başladı. İslam dünyasında temel sorun, ilimde duraklama ve eskilerin tekrarıyla yetinmek idi. Hıristiyan dünyada ise kilise tanrının temsilcisi olarak kendi cehaletini kutsal kabul eden bir kimlik kazanmıştı. Bu ona “bilgi” üzerinde hegemonya kurma hakkı veriyordu.

Avrupa’da başlayan Rönesans süreci ve ardından başlayan bilim çağı, kilisenin bilgi üzerindeki hegemonyasını kırmak isteyenler için din dışı bir bilgi ortamı geliştirmeyi gerekli kıldı. Aynı şey tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan kilisenin karşısına insanı koyunca, insanın tanrıya karşı konumlanmasında da görülüyordu. Bilgili insan gittikçe “âlim” profilinden, değersiz dindar insan da değerli dinsiz insan haline gelerek gittikçe “tanrıdan” uzaklaşıyordu. Gelenekten ve tanrıdan uzaklaşma, başka sorunlara yol açsa da insanın özgür kalmasına yol açmıştı. Bu özgürlük, ahlaki açıdan tartışılsa da sorgulamayı ve anlamayı tetiklemiş, pozitif bilimlerde sıçramaya neden olmuştu.

Avrupa tarihinde 1500-1700 yılları arası bilim çağı olarak kabul edilir. Bu dönemde çeşitli bilimler şahsiyet kazanıp kendi disiplinlerini kurmaya başladılar. Bunu başarmalarının ana nedeni ayaklarındaki prangalardan kurtulmalarıydı. Galileo Galilei (1564-1642), René Descartes (1596-1650), Blaise Pascal(1623-1662) ve Isaac Newton (1642-1727) gibi dünya çapında bilim adamları bu çağda yetiştiler. Bu dönemde kurulan akademik enstitüler saygın bilim insanlarından oluşan üyeleriyle çok önemli çalışmalara imza attılar. Fransa’da “Académie Royale” ile İngiltere’de “Royal Society” pek çok bilim adamını bünyesinde toplayan; bilimlere hem uygulama, hem de nazari güç katan enstitüler oldular.

Bilim çağında meydana gelen gelişmeler, sonraki yüzyıllarda önemli devrimlere yol açtı. 1760’larda İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi, 1776’da gerçekleşen Amerikan Devrimi ve 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi dünyayı hallaç pamuğu gibi savurup atacak karışıklıklara yol açacaktı. Bu kargaşalar yaşanırken cephelerin birinde hep gelenek ve din, diğerinde ise seküler bilgi ve düşünce vardı. Reform hareketleri dinde öze dönüş sağlamaya çalışsa da henüz bir netlik sağlayamadıkları için, dinin bilimsel doğrulara karşı batılın ve hurafelerin yanında yer almasını önleyemiyorlardı. Devrimler çoğu kez kanlı katliamlara sahne oluyor ve sorumlular arandığında entelektüellerin de bu işlerde parmağı olduğu anlaşılıyordu.

Bu dönemde meydana gelen gelişmeler, din dışı bir ilim havzası ve tanrıya karşı bir insan havzası oluşmasına yol açmıştır. Modernizm ile gelenek arasında yaşanan kavgada entelektüel kesimin devrimci güçlerin başını çekmesi, entelektüel profilini zamanla din dışı ve seküler bir yerde konumlandırdı.

Batılı entelektüelin kendi tarihi ve doğal seyrinde din dışı bir yerde konumlanması Hıristiyanlığa özgü şartlardan kaynaklanan bir durumdur. Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan kilise ikna edilemeyince, karşı reformlar ve din dışı kurumlar gerekli hale gelmiştir. Bizde ise entelektüelin din dışı bir yerde konumlanması İslam’ın bilime, bilimsel gelişmeye karşı olmasından değil, taklidi bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Çeşitli konularda Avrupa’ya tahsile giden okumuşlar, entelektüel sınıfın din karşıtlığını ilerleme için de gerekli sanarak geri dönmüşlerdir. Biraz uğraşsalar medreselerde rahatlıkla kabul görür hale getirebilecekleri bilgileri din karşıtı gibi göstermişlerdir.

Osmanlılarda “seyfiye” “kalemiye” ve “ilmiye” sınıflarını geliştirme niyetiyle yapılan çalışmalar Avrupa’da tahsil görme şartına bağlanınca, kendi tarihsel tecrübesinden yoksun edilgen bir taklitçi bağlılık anlayışı doğmuştu. Bunu trajikomik bulduğumuz şu örnek üzerinden daha iyi anlatabileceğimizi düşünüyoruz:

Mustafa Reşit Paşa Paris elçisi olarak Fransa’ya gönderilmişti. Elçi olarak görevi Fransızcayı öğrenmek ve verilen talimatlar doğrultusunda Cezayir meselesinde Fransızları diplomatik yoldan ikna etmekti. Mustafa Reşit Paşa çok iyi derecede Fransızca öğrenmiş, ancak verilen görevi unutmuş, kafayı batılılaşmayla bozmaya başlamıştı. Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının asıl yapmak istediği neydi? Gerçekten Osmanlı’nın Batı’ya karşı bilimsel ve teknolojik sıçrama yapmasını sağlamak mıydı? Yoksa Osmanlının genetik kodlarıyla oynamayı göze alacak kadar, büyük bir iman aşkıyla batılılaşmayı savunmanın altında başka bir şey mi vardı? Bu soruların cevabını yıllar sonra Auguste Comte’ün (1798-1857) Mustafa Reşit Paşa’ya gönderdiği bir mektupta göreceğiz.

 

Ünlü pozitivist Comte, pozitivizmi bir din olarak görüyordu. Bu nedenle pozitivizmi anlattığı eserine Pozitivizm İlmihali adını vermişti. Comte’ün 1853’te “Devlet-i Aliye’nin Eski Sadrazamı Devletli Reşit Paşa Hazretlerine…” hitabıyla yazdığı mektup, pek çok şeyin cevabını veriyordu: “(…)Hükümetiniz yenilik seven bir padişahın kararlı teşebbüslerini isabetle sürdürmektedir. (…) İslamiyet’in hiç zorlanmadan pozitivizm dinine geçiş yapabileceğini düşünüyorum. (…) Böylece gerçekleşmesi imkânsız bir birlik kurmaktan vaz geçerek, Osmanlı devletinin kaçınılmaz olan parçalanmasına hayıflanmayacak; dünya devletlerinin her yerde küçülerek kendi tabii sınırlarına çekildiğini, bunun sosyolojik kanunların doğal sonucu olduğunu göreceksiniz. (…) Büyük gayelere, tanrıdan boşalan yere insanın geçirilmesiyle ulaşılabileceği kısa zamanda anlaşılacaktır.”

 

Comte’ün mektubu açıkça kutsaldan vazgeçilmesini, Osmanlıyı küçültme projeleri yapılmasını ve bunun zaten sosyolojik bir kader olduğuna inanılmasını istiyordu. Öyle anlaşılıyor ki, diplomasideki ilk görevine Osmanlı’nın Paris elçisi olarak başlayan Paşa, zamanla “Pozitivizmin İstanbul” elçisi de olmuştu.

 

Daha sonraki yıllarda Osmanlı entelektüellerinin de kendilerini pozitivizme kaptırarak, halkı Tevfik Fikret’in deyimiyle “köhne kitaptan” kurtarma planları yaptıklarını göreceğiz.

Bu tarihsel süreç boyunca hem Avrupa’da hem de İslam dünyasında din karşıtı olarak konumlanan ve bunu bir kimlik haline getiren entelektüel sınıf, din karşıtı materyalist bir karakter kazandı. Bu tam da Edward Said’in neden “Entelektüellerin hep solcu olmaları gerektiğine ilişkin düşüncesini çok sonraları sorguladığını…” açıklıyor.

Osmanlı dağıldıktan sonra parçalanan Ortadoğu ve sömürge Afrika’sı kendi entelektüellerinin Batıcı olduğuna, toplumsal sorunlara kendi fildişi kulelerinden yaklaştığına, konformist birer iktidar yalakası haline geldiklerine tanıklık etti.  Bu durum entelektüel kesimin giderek kendi toplumlarına karşı daha da yabancılaşmasına ve marjinalleşmesine yol açtı. Bu yeni kimlik, dinsizlikten farlıydı. İslam dünyası parçalanırken bunlar aşkı şevkle bu yeni durumun sosyolojik bir gereklilik olduğunu savunmuşlardı. Sözüm ona, her şey çok iyi olacaktı. Ancak öyle olmadı. Batıyı taklit, İslam dünyasını kalkındırmak yerine sömürge haline getirdi. Kukla diktatörler eşsiz zulümler işlediler. Bütün bunlar olup biterken entelektüeller, tüm sorunlarımızın yeterince modern olmamaktan kaynaklandığını savundular. Derken, halktan kopuk, soyut teorilerini halk için kurtuluş reçetesi olarak sunan, ama halk içine çıkamayan garip bir zümre oluştu.

Entelektüeli Aydından Ayırma Gayreti

Ali Şeriati, toplum nezdindeki itibarı sıfıra indirmiş olan bu zümreyi sözü dinlenir hale getirmek için yeni bir formülasyona girişti. Bizim gibi 80’lerin başında üniversite öğrencisiyken Ali Şeriati’yle tanışanlar, onun “aydın” ve “entelektüeli” birbirinden ayırdığını hemen hatırlayacaklardır. O güne kadar, aydın veya münevver, entelektüelle eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Peki, onları birbirinden ayrı tutma zarureti nereden doğmuştu? Sanırız bunun cevabı kelimelerin birbirini etimolojik olarak karşılamamasında değil, entelektüel zümrenin halkın gözünde çoktan sabıkalı duruma gelmiş olmasında gizliydi.

Ali Şeriati, kendilerini sömüren güçlerle sıkı fıkı oldukları için iyice gözden düşmüş entelektüel sınıfın, halkın itikadi ve kültürel değerleriyle barışsa dahi itibar görmeyeceğini bildiği için entelektüeli kendi normlarında tanımlamak yerine, aydınla entelektüel kavramlarını birbirinden ayırmayı tercih etti.

Sanırız 70’lerin sonunda İran’da Şah rejimine karşı sürdürülen bir devrimin fikri öncülerinden olsanız, siz de aynı yöntemi tercih ederdiniz. Seküler eğitim almış fakat kendi halkının değerleriyle barışık ve temel sorunların çözümü için elini taşın altına sokan aydınların halka liderlik etmesini başka nasıl sağlayabilirdiniz? Bu çok isabetli bir hamle olmuştu. Bir yandan entelektüeli olması gereken normlara geri çağırıyor, bir yandan da “aydını” ayrı tutarak halkın eski önyargısını peşin bir kabul olarak kullanmasına engel oluyordu. Ali Şeriati’nin bu ayırımı medrese tahsili dışında okumuş kesimin halk nezdindeki itibarını artırdı. Mektep ve medresenin aynı cephede buluşması halk gücünü doruğa çıkardı ve görkemli devrim böyle gerçekleşti.  Şeriati, 1977 Haziranında İngiltere’de uğradığı suikast sonucunda şehit olduğu için 79 devrimini göremedi. Ancak eserleriyle, konferanslarıyla, faaliyetleriyle ve okumuş kesimi medreseyle aynı cephede savaşmaya çağırmasıyla devrimin en büyük öncülerinden biri olmayı başardı. Cemil Meriç’in deyimiyle, genç şehide saygılarla…

Sonraları Edward Said, Entelektüel’i yazdığında onun evrensel normlarını ortaya koymaya çalışacaktı. Bu normlara göre entelektüel, hangi etnik kökenden ve hangi görüşten olursa olsun, topluma asla sırtını dönmemesi gereken, insanların çektiği acılar ve baskılar karşısında doğruluk standartlarından şaşmaması gereken kişidir. Nabza göre şerbet veren, konuşacağı yerde susan, şovenist kabadayılıklara soyunan, iktidar yalakası ve konformist olanlar entelektüel vasfını taşımayı hak etmezler.

Edward Said’in tıpkı basın etik kuralları gibi “entelektüel etik kurallarından” söz etmesi yabana atılacak bir konu değildir. Zaten rasyonel olarak “entelektüel ve aydın” kavramlarını birbirinden ayırmanız mümkün değildir. Buna dudak bükenler, bir an Ali Şeriati’nin yaptığı ayrımın doğru olduğunu düşünseler bile, kimin aydın, kimin entelektüel olduğunun önceden anlaşılamayacağını, bunun için hayatına ve yaptıklarına bakmamız gerektiğini anlayacaklardır. Ali Şeriati öldüğünde onun kendi ayrımına yaraşır şekilde “aydın” olduğuna karar verebiliyorsak, aynı şekilde Edward Said’in koyduğu normlara uygun bir “entelektüel” olduğuna da karar verebiliriz.

Dediğimiz gibi, Şeriati’nin aydın-entelektüel ayrımı yapması ne etimolojik bir sorundan kaynaklanıyordu, ne de rasyonel bir çelişki yakalamış olduğundan. O tamamen sabıkalı duruma gelmiş fahişe bir kelimeyle zaman geçirmek istemiyordu. Ona göre entelektüeller akıl-zekâ ve bilgi birikimine sahip kimselerdir, aydınlar ise yaşadığı toplumun sorunlarının farkında olanlar, bir bakıma fotoğrafın tamamını görebilenlerdir. Şeriati’ye göre entelektüeller problemi tespit eder, buna çözüm yolu önerir ve yorum getirirler. Aydınlar ise peygamber olmadıkları halde peygamberler gibi halka bilinç aşılamak ve kurtuluş yönünü göstermek için didinirler. Entelektüeller zamanla kendilerine özel bir elit sınıf oluştururlar. Aydın ise halk adamıdır, halkın içinde yaşayarak halka önderlik eder.

Ancak üzerinde dikkatle durursak, bunlar aynı zamanda gerçek bir entelektüelin de taşıması gereken vasıflardır. Yani, aslında Edward Said’in çizdiği ideal bir entelektüel karakteri de böyle olmak zorundadır. Bu nedenle biz, merhum Şeriati’nin yaptığı ayrımın konjonktürel olarak doğru, ama rasyonel olarak yanlış olduğunu düşünüyoruz.

Şeriati’yi konjonktürel olarak haklı kılan nedenlerden birisi de entelektüel zümrenin halkın değerlerine ve inancına karşı bir sınıf bilinci oluşturması ve bu konuda muhalif seslere karşı mahalle baskısı oluşturması idi. Batı hayranı, elitist, konformist, solcu entelektüellerden hiç birisiyle, bir zamanlar entelektüelin neden böyle olmaması gerektiğini, sağlıklı bir şekilde konuşamıyordunuz bile. Bir ordu tamamen fesada uğramışsa ve ıslahı mümkün değilse yerine yenisini kurarsınız. Ali Şeriati’nin de sanırız yapmak istediği buydu. Entelektüel ordunun yerine aydın ordusunu kurmak. Yeni kurulan bu aydın ordusunun her neferinin halkla barışık, onun inanç ve kültür değerlerine saygılı ve “fedakâr” olmasını sağlamak.

İdeal aydının görevi Prometheus’un ateşini halkın gecesi ve kışı için yakmaktır. Halkın kültür birikimini açığa çıkarıp onu büyük bir toplumsal enerjiye dönüştürmek, halkın gemisini yürütmektir. Bir görevi de reformlara öncülük etmek, taklitçi olmayan gerekli değişimlere önderlik etmektir. Dış sömürü söz konusu olduğunda aydının görevi bilgin, sanatçı veya filozof olmaya soyunmak değildir; bu durumda aydın sömürüye karşı siyasal bilinç kazandırmaya soyunmalıdır.  Halkı uyuşukluğa sevk eden taklitçi din yerine özüne dönmüş atılımcı bir dini reform yapmak da bu aydınların görevidir. Şeriati, bu noktada Afgani ve Abduh’ların bıraktığı yerden dinamik ve içtihada açık bir dini anlayışın sürdürülmesi gerektiğini savunur. Ona göre bu vasıftaki aydınlar peygamberlerin varisleri olacaklardır.

Geçmişin Aydınları Âlimlerdi

Bir an “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” hadisini (Tirmizi, İlim, 19; Ebû Davud, İlim, 1) aklımıza getirelim. Merhum Şeriati, kurmak istediği yeni aydınlar ordusu neferlerinin “varis” olacağını söylerken bu hadisin anlamına aykırı mı düşmüş oluyor, yoksa aradığı aydın profili aslında geçmiş zaman âlimlerinin ta kendisi mi? Biz bu ikincisinin, Ali Şeriati’nin arayışına denk geldiğini düşünüyoruz. Çünkü geçmişin âlimleri gerçek anlamda aydın profiline yakındılar. Bunun temel nedenlerinden birisi, ilimler birbirinden ayrılmadığı için âlimlerin gerçekten üst düzeyde genel bilgiye sahip olmalarıydı. Diğer bir nedeni de halkın içinde olmaları, devletten uzak durmaları, kendi özerk alanlarını korumak uğruna gerekirse bedel ödemekten çekinmemeleriydi. Geçmişin âlimleri Rasulullah’ın kendilerine bahşettiği onura layık olmaya çalışıyorlar, bu anlamda toplumun sorunlarına önderlik etmek için ödeyecekleri her bedeli göze alıyorlardı. Geçmişin aydınları kesinlikle âlimlerdi. Yaşanan haksızlıklara karşı hak muhalefetin sesi olmayı âlimler başarmışlardı.

 

İslam’ın ilk asrından itibaren, yaşanan olaylar “Nebevi Hilafetin” hanedanlığa evrilmesiyle sonuçlanınca Müslüman âlimlerin daha o tarihlerden itibaren eline silah almayan, ama dik duruşlu ve yiğit bir sivil muhalefet sergilediklerini göreceğiz. Gerek Emeviler döneminde, gerekse de Abbasiler döneminde bu muhalefet belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır. Hasan-ı Basri (642-728) başta olmak üzere, Ebû Hanife(699-767), Malik bin Enes (712-795), İmam Şafiî (767-820), İmam Ahmed(780-855) gibi tarihi etkilemeyi başarmış âlimler, şanlı sivil direnişin ve hak muhalefetinin sesi oldular. Silahlı isyanları gereksiz gören Ehli Beyt imamları ve âlimleri de bu kervana dâhil oldular. Bu muhalefetin, öyle birkaç âlimden ibaret olduğunu sanmayınız. Emevilerin son dönemlerinde Mekke, Medine, Basra ve Kûfe gibi şehirlerde Emevi valileri ve komutanları protestolara uğramadan çarşıdan geçemiyorlardı. Abbasilerin asıl karakteri anlaşılınca, aynı muhalif duruş Abbasilere karşı da sergilendi. Sözünü ettiğimiz bu âlimlerden yönetim tarafından baskı ve zulümlere maruz bırakılmamış kimse yoktur. Bu âlimlerin izinden giden okumuş, tüccar ve sanatkâr Müslümanlar, zamanla saltanat üzerinde baskı oluşturan ciddi bir toplumsal muhalefet oluşturdular.

İslam âlimleri saltanatın başına buyruk eğiliminden dolayı “hukuku” ve “İslam toplumunu” nasıl koruyabilirdi? Bunun için gerçekten çok kafa yordular, çareler aradılar. Buldukları ilk çare bilgi alanının devlet hegemonyası altına girmesini önlemekti. Asla devletin emri altına girmediler. Âlimler yurdun her köşesinde Hasanî bilgeliği ve Hüseynî yiğitliği sergileyerek aç kalma pahasına saltanatın emri altına girmediler. Onları uzun vadede devletin emrine sokacak olan pozisyonlardan uzak durdular. İlmin ve medreselerin devlet ve saltanat tarafından özerkliği tanınana kadar devletten maaş almayı bile kabul etmediler. Bu tarihi mücadeleyi kaynaklardan duygulanarak okuyabileceğiniz çok olay vardır. Ancak bize hep destansı gelmiş bir tabloyu burada resmetmeden geçemeyeceğiz.

Muhammed bin İdris eş-Şafiî, genç bir öğrenciyken Hicaz fakihlerinin üstadı Malik bin Enes ile karşılaşmasını şöyle anlatır: “Mekke valisinden Medine valisine yazılmış bir rica mektubu ayarlamıştım. Medine gittiğimde onu valiye verdim. Mektubu okuduktan sonra bana dönüp şöyle dedi: Keşke Mekke’den Medine’ye yalınayak yürümek zorunda kalsam da onun huzuruna gitmek zorunda kalmasam! Ben, Allah işinizi rast getirsin; siz isterseniz onu çağırtınız, dedim. Vali, heyhat ki ne heyhat; keşke ben ve adamlarım at sırtında kırmızı toprağa bulansak da Malik’e söz geçirebilsek, dedi. Vallahi dediği gibi de oldu ve kırmızı toprağa bulanmaktan beter olduk. Beraberce gidip Malik’in kapısına vardığımızda, adamlardan biri koşup kapıyı çaldı. Bunun üzerine dışarıya siyahi bir cariye çıktı. Vali ona, efendine valinin geldiğin söyle, dedi. Kadın içeri girip biraz gecikti. Bir süre sonra çıkarak şöyle dedi. Efendim diyor ki, valinin bir sorusu varsa, onu yazıp bıraksın, sonra cevaplayalım. Yok, eğer hadis için geldiyse, hadis derslerimizin gününü biliyor. Bunun üzerine vali, efendine söyle, bende Mekke valisinden ona gönderilmiş bir mektup var, önemli bir konu, dedi. Kadın tekrar içeri girdi. Bu kez elinde bir sandalyeyle çıktı ve onu yere bıraktı. Az sonra İmam Malik tüm heybetiyle karşımızdaydı. Uzun boylu ve kır sakallı bu adam vakarla oturdu. Vali ona mektubu takdim etti, o da okumaya başladı. Bu adam kendi halinde biridir, ona hadis okutup iyilikte bulunasın, cümlesine geldiğinde mektubu elinden fırlatıp, suphanallah, artık Rasulullah’ın ilmi için de torpil mi isteniyor, diye sordu. Valiye doğru baktım, konuşmaktan çekiniyordu. Bunun üzerine ben ona yanaşıp konuştum. Efendim! Ben Muttalib oğullarındanım. Hikâyem şöyle şöyledir, dedim. O ferasetli adam beni dinledikten sonra, bana baktı ve adın nedir, diye sordu. Adım Muhammed’dir, dedim. Bak Muhammed, dedi. Allah’tan kork ve günahlardan sakın. Senin konumun ileride yükselecek. Allah senin kalbine bir ışık vermiş, sakın onu günahlarla söndürme. Sen yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir elbet…” (Yakut el-Hamevî’den naklen: Ebû Zehra, 427)

İmam Malik’in bu dik duruşu Hüseynî değil de nedir? Aynı İmam Malik, Abbasi Halifesi Mehdi tarafından el-Muvatta’ı kanun kitabı yapma girişimlerine karşı çıkmıştı. Daha sonra Harun Reşid de aynı teşebbüste bulunmuş, ama İmam Malik bu tavrından vazgeçmemişti. El-Muvatta’  İmam Malik’in hem hadis hem de fıkıh kitabıydı. Peki, neden yazılı bir kanun kitabı olmasına karşı çıkıyordu? İmam Malik ilmin kendi tekelinde olmadığını, diğer âlimlere ve kadılara yargı kararlarında kendi içtihatlarını dayatmanın doğru olmadığını söylüyordu. Ama kesinlikle asıl konu, âlimlerin hiçbir şekilde saltanatın gölgesine girmemesi gerektiğine olan inancıydı.

Sadece olağanüstü bir örnek olduğu için yaptığımız bu alıntı, tek değil elbet. Tarih kaynaklarımız, bunu destekleyecek pek çok olay olduğunu kanıtlıyor. İlim ve medreseyi devletin kontrolüne sokmamak, çok geçmeden ulemanın kazandığı bir saygınlığa da dönüşecekti. Tarih kaynakları, medreselerin özerkliğinden emin olmadıkları ilk dönemlerde,  “Beytü’l-maldan” maaş almayı dahi reddeden âlimlerin kendi geçimlerini sağlamaya çalışırken, hayatlarını yarı aç geçirdiklerini üzülerek okuduğumuz örneklerle doludur.

Ulemânın İslam cemaatini koruyacağı ikinci alan, Müslümanların özgürlük haklarını kullanabilecekleri kamusal alandı. Kan dökülmesin diye halifelere kerhen tanınan meşruiyet hakkı, bir süre sonra iştahlarını kabartacak ve saltanatın mutlak otorite olma isteği ortaya çıkacaktı. Öyleyse İslam cemaatine yapılabilecek en büyük iyilik, şer’î alanın mutlak otoriteden bağımsız olmasını sağlamak olacaktı. Şer’î alan bağımsız olmayı başarırsa, hem sultanların “kanun yapma” yetkileri olmayacak, hem de ilahi yasanın bireylere verdiği haklar kullandırılacaktı.

Mutlak otorite ile şeriatın yan yana yürümesi hiç kolay değildir. Dolayısıyla sultan bir ölüm emri verse, bunu şeriatın onayına sunma imkânı yoktu. Ne var ki zalim sultanla celladı arasına kadının, müftünün girmesi de kolay olmuyordu. Aradaki tek güç ilahi yasaydı. İlahi yasaya göre ümmetin bireysel-toplumsal tüm ihtiyaçları her şeyden önce gelmekteydi. Yüce önderlik ve gerek görülen emirlikler, yalnızca “yürütmenin” araçlarıydı. Bu güçlü hukukun gölgesine sığınmak güvenli olabilir; sultanın siyaseten cinayet, tedip ve ta’zir cezaları vermesi yine hukukla frenlenebilirdi.

Saltanata karşı tam bir denetim mekanizması oluşturulamıyordu. Çünkü devlet aleyhine açılan zulüm ve haksızlık davalarının mercii olan “Mezalim mahkemeleri” siyasi otoritenin kontrolündeydi. Hz. Ömer döneminde Mescidi Nebi’nin genişletilmesi için yapılan bir istimlak davası mezalim mahkemelerinin baktığı ilk dava kabul edilir. Mezalim mahkemeleri Emeviler döneminde kurumsallaştı. Kadılık mahkemeleri dışındaki bu mahkemelerin geleneğe uygun olarak idareye bağlı bırakılması ileride sorun çıkaracaktı, ama hiç yoktan iyiydi. Bu mahkemeler Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz zamanında ıslah edilerek kurumsallaştırılmıştı. Ancak siyasi erke bağlı olması çoğu zaman sorun teşkil ediyordu. Çünkü mahkemelerin düzmece delillerle ve yalancı şahitlerle hanedanlığı kayırdığı oluyordu. Ulema ve halktan heyetler bu mahkemeleri ve kararlarını izleyerek, ancak baskı oluşturabiliyorlardı. Saltanatın mutlak otoritesine karşı mutlak adalet hiçbir zaman tam olarak sağlanamıyordu.

Bunun dışında kadılığa bağlı olan mahkemelerde yargı bağımsızlığı her zaman korundu. Kadı verdiği kararı şeriata göre veriyor ve hanedanlık hiçbir şekilde buna karışamıyordu. İlk dönemlerde sadece hukuki işlere bakan kadılar, şehirler büyüdükçe mali/ticari davalara da bakmaya başladılar. Şehirlerde eğitim ve vakıfları kontrol işi de onlardaydı. Hatta şehir güvenliğini sağlayan şurta (polis) teşkilatı, sosyal düzeni koruyan, kanun ve kuralların sosyal düzende işlerliğini sağlayan “muhtesiplik” kurumu da kadılığa bağlıydı. Polis teşkilatının ana işlevi iç ve dış güvenliği sağlamaktı, ancak davaların kadılığa taşınması ve delil toplama işinde kadılığa yardımcı oluyorlardı. Ancak kanun ve kuralların çarşı-pazar ve sokak dâhil genel anlamda kamusal alanda uygulanmasını sağlamak ve bunu denetlemek “muhtesipliğin” göreviydi ve bu kurum kadılığa bağlıydı.

Muhtesipliğin genel anlamda görevi “İyiliği emretmek-kötülükten sakındırmak” ilkesini yerine getirmekti. Muhtesipliğin atadığı “eminler” ibadet alanlarının ihlal edilip edilmediğini kontrol eder, binaların güvenliğini ve yolların temizliğini denetler, yeteri kadar beslenemeyen çocukları tespit eder, yetimlerin durumuyla ilgilenir, öğrenci döven öğretmen, dayak yiyen kadın olup olmadığını yoklarlardı. Yine iş ve yük hayvanlarının beslenme durumlarını ve ne ağırlıkta çalıştırıldıklarını dahi kontrol ederlerdi. Şehrin üretim alanlarıyla çarşı-pazarları da dürüstlük ve kalite bakımından “muhtesip” veya onun atadığı “eminler” tarafından gerçekleştirilirdi. Zamanla “şehir eminliği”, günümüzdeki belediye işlerini yapma anlamına gelecekti.

Âlimler bu alanların saltanatın hegemonyası altına girmesine asla izin vermediler. Dolayısıyla zaman geçtikçe yasama alanı saltanattan ayrıldı. İlahi hukuk, Kur’an ve sünnet tarafından çizilen ana çerçeve dışında âlimlerin içtihadıyla elde ediliyordu. Eğitim ve medreseler saltanattan ayrı kalmayı başardılar. En önemlisi de yargı ve şehir denetim alanı saltanattan bağımsız kaldı. Zamanla “idari ve siyasi” alanla “bilgi, yargı, denetim” alanı, iki farklı alan olarak belirgin hale geldi.

Bazı araştırmacıların bu ayrışmayı dini ve dünyevi alan ayrışması olarak okuyarak, İslami yönetimde erken bir laiklik tespiti yapması doğru bir yaklaşım değildir. Biz bunu çok erken dönemlerde ortaya çıkmış bir “kuvvetler ayrılığı” olarak okuyoruz. İdare ve siyasetin yasa yapma hakkı hiç olmadı. Bilakis yürürlükteki hukuka uymak zorunda kaldı. Yargı alanı bağımsızdı. Saray haricindeki tüm kamu denetimi alanı bağımsızdı. İlim alanı bağımsızdı. Müfredata dahi saltanat karışamıyordu. Saltanat günümüzdekine benzer şekilde yürütme tarzı faaliyetler sürdürüyordu. Bu kuvvetler ayrılığı değil de nedir? Devlete karşı böyle direnmeyi başarmış başka bir kesit bulunmuyor tarihte. Bu kesitin kahramanları kelimenin tam anlamıyla âlimler olmuşlardır.

Merak ediyoruz, acaba günümüzün ihtiyacı da böyle bir tablo değil mi? Aydını entelektüelden ayırarak idealize etme gayreti, acaba aslında “âlimin” tüm bu vasıflara sahip olduğu yeni bir arayış değil mi? Geçmişin aydınları, evet, âlimlerdi. Ya günümüz âlimleri beklenen aydınlar olabilecekler mi? Aydın ve entelektüelin tüm vasıflarına sahip âlimlerin güçler ayrılığı sağladığı bir devlet yönetimi düşünün. İdari ve siyasi alanla bilgi, yargı ve denetim alanlarının birbirinden ayrıldığı, hem de bu ayrılmanın bir lütuf olarak verilmediği, bir hak olarak tahakkuk ettiği bir dünyada yaşamak istemez miydiniz?

Bilge Adamlar Dergisi 42. 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın