Necip-Mahfuz

Bu yıl(1988), Nobel Edebiyat Ödülü Mısırlı romancı Necip Mahfuz’a verildi. İlk kez bir müslüman ülkeden biri nobel almış oldu. Şimdiye kadar görmezlikten geldiği İslâm ülkelerini tanımış mı oluyor böylece İsveç Kraliyet Akademisi ve onun gerisinde Avrupa? Doğrusu, son on beş yıldır adeta musevilere tapulanmış olan nobel, itibarını oldukça yitirmişti. Zaten, bu seneye kadar İslâm Âlemi’ni, evvelki yıla kadar Afrika’yı ve halen Çin’i yok farzeden nobel, daha çok Batı’nm kendi kendini tartışı, değerlendirişi kurumlanndan biridir. Tek istisna, Hintli Tagore’du. O batılı değildi ama, O’nun Batı’ya açık bir penceresi vardı denebilir. Gün geldi, Batı edebiyatı iyice durgunlaştı. Bir parça dışan açılmak gerekti, Afrikalı bir yazara verildi evvelki yıl nobel. O da batıcıydı ve batıda yetişmişti ve halen Londra’daydı. Ama ne olursa olsun, şeytanın bacağı kırılmıştı artık. Bu yıl da Mısırlı yazara verildi. İsrail’den özür dilenerek! Doğrusuya, İsrail de hoşgörü(!)sünü belirtmeyi ihmal etmedi! Dünya basını da Mahfuz’un İsrail’e ters düşmediğini belirtmek-ten kendini alamadı. Bir edebiyat ödülünde bu ne kadar İsrail ipoteğiydi, şaşılacak şey! Ama, gerçek böyle. İsveç, nobeli Mısır’a vermişti ama İsrail’in tepkisinden de korkup duruyordu.

Necip Mahfuz bir romancı olarak belli bir seviyenin üzerinde. Bizde roman, Peyami Safa’dan sonra ideoloji bataklığına saplanıp kaldı. Tanpınar’m Huzur’u sanki mezar taşı oldu romanımıza. Anlaşılıyor ki, Mısır’da da Necip Mahfuz neslinden sonra benzeri bir olay yaşanmış. Necip Mahfuz’un uzun ömürlü oluşu ve romancılıkta ısrarı, onu, Batının dikkatini çekecek bir konumda tutmuş. Yoksa o da iyice eski nesilden.

NECÎB MAHFÛZ نجيب محفوظ   Aralık 1911’de Kahire’nin Cemâliye semtinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini ailesinin taşındığı Abbâsiye mahallesinde tamamladı. 1934’te Kahire Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra aynı alanda yüksek lisans yapmaya başladı. Mustafa Abdürrâzık’ın danışmanlığında yürüttüğü “İslâm Tasavvufunda Estetik” adlı tez çalışmasını yarıda bırakarak edebiyata yöneldi (Ali Şelak, s. 43). Bu arada Kahire Üniversitesi’nde sekreterlik yaptı. 1939’da Vakıflar Bakanlığı’na geçti. 1954’te buradan ayrılıp Kültür Bakanlığı’nda Sinema Eserlerini İnceleme Dairesi başkanı, ardından sinemadan sorumlu danışman oldu ve 1971’de emekliliğine kadar bu görevi sürdürdü (Abdülmuhsin Tâhâ Bedr, s. 83). Daha sonra el-Ehrâm gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya, kısa hikâye ve roman yazmaya devam etti. Ünlü edebiyatçılardan Tolstoy, Dostoyevsky, Chekov, Maupassant, Shakespeare, Ibsen, Flaubert, Sartre, Albert Camus, François Mauriac’ın eserlerini okudu ve bunlardan etkilendi (Fuâd Devvâre, s. 212). Ancak Necîb Mahfûz’un asıl tesirlerinde kaldığı, düşünce yapısının ve kişiliğinin oluşumunda rol oynadıkları bilinen en önemli Arap yazarları Abbas Mahmûd el-Akkād ile Tâhâ Hüseyin’dir.

Mısır, kültür açısından bizden çok iyi durumda. Filmcilikte bizden çok ileri. Yazısını kaybetmediği, geçmişle ilgisini bizim kadar koparmadığı, Ezher’e sahip olmakta devam ettiği için, dejeneressans bizimki kadar olmamış orada anlaşılan. Gerçi orda da batıcılık ve sosyalizm, alabildiğine tahribat yapmış, ama, yine de bizimki kadar çığırından çıkmamış işler. Yazarları ve şairleri, sadece Mısırlılar tarafından değil, bütün Arap Alemince okunuyor ve izleniyor. Yüz milyonluk Arap Âlemi, bir nevi, merkez olarak Kahire’yi görüyor. Arapça, dışa açılma ve çevrilme bakımından Türkçe’den daha şanslı.

Bir çok mısırlı yazar, fransızcaya ve İngilizceye çevrilmiş. Çevrilenler de en seviyelileri aşağı yukan. Biz de ise, ancak sol tandanslılar yabancı dillere çevrildi. Arap Âleminde, hatta İran’da Türkiye’den sadece solcular tanınıyor. Devlete gelince, tanıtma deyince, batı tipi müzisyenleri dışanda tanıtma, folklor oyunlarıyla tanınmayı anlıyor. Edebiyatımız dışansı için temelde tam bir meçhul. Divan Edebiyatımız da, hatta Yahya Kemal ve Mehmed Akif de Arap Alemince bilinmiyor. Ahmet Haşim de, Hüseyin Rahmi de, Abdülhak Şinasi de. Necip Fazıl, belki çok dar bir çevrede bir parça duyulmaya başladı son yıllarda. Ama bu da yine o çevrelerin gayretiyle oldu. Ve henüz kitlelerce, tüm arap aydınlarınca tanınmıyor o da. Oysa zaman hızla geçiyor. Geçip gitmiş olanları da, yaşayanların az çok okunabileceklerini de dışarıda tanıtmamız gerekiyor. Devlete de çok iş düşüyor bu konuda. Edebiyatı bilinmeyen, edebiyatıyla insanı etkilemeyen ülke, yok demektir. Resim, müzik, daha kozmopolit sanatlardır. Ülkeyi asıl tanıtan şiir ve romandır.

Ama diyeceksiniz ki, içerde tanıtıyor muyuz ki, dışarda tanıtalım değerlerimizi. Haklısınız. 1950’li yıllardan sonra büyük gazeteler gerçek edebî ürünlere sayfalarını kapadı. Eskiden, bir roman, önce bir gazetede tefrika edilirdi. Yahya Kemal’in şiirleri de gazetelerde çıkardı. Gazetelerde edebî makalelere ve tenkitlere rastlanırdı. Edebiyatçıların adı günlük gazetelerde sık sık geçerdi. Mizah dergilerinde onların fıkraları, esprileri, karikatürleri yer alırdı. Şimdi, edebiyat, sitemizden kovuldu. Televizyon, ses sanatçılarına, sporculara, artistlere ayrıntılı bir şekilde yer verirken, bir edebiyatçıya bir kanalda bir kaç dakika ayırmayı bir iltifat sayıyor. O kayırdığı edebiyatçılarda kim? Belirli bir kesim.

Necip Mahfuz’un romanlarının filme alındığını da öğreniyoruz. Bir de bizim Türk filmlerine bakınız. Eseri de, senaryosu da, yapımcıdan, ya da yönetmenden! Anlaşılıyor ki, Ehramlar ülkesinde, henüz, ehram, az çok yerli yerinde, bizdeki gibi tamamen eğik bükük, tepetaklak olmamış.

İslâmın dirilişi sonunda kendisini bulacak olan toplumlunuzun ve medeniyetimizin büyük ödülüne istekli olması gereken edebiyatımız, Batının, şu, taraflı, sınırlı, küçümseyici ve şartlanmış nobeline bile lâyık olmaktan çok uzak.

_________________________________________________________________________________________________________

Sezai Karakoç

Ahmet Sezai Karakoç (22 Ocak 1933, Ergani, Diyarbakır – 16 Kasım 2021, İstanbul), Türk şair, yazar, düşünür ve siyasetçi. Babası Yasin Bey olup I. Dünya Savaşı’nda Kafkasya Cephesi’nde çarpışırken Ruslara esir düşmüştür. Babası orta halli bir tüccardı. Dedesi Hüseyin Bey de Plevne Savaşı’na katılmış, Gazi Osman Paşa’nın teşekkürünü kazanmıştır. Annesinin ismi ise Emine idi ve ev hanımıydı. Ahmet Sezai Karakoç İlkokul eğitimini 1938-1944 yılları arasında Ergani’de tamamladı. 1944 yılında sınavlara girip Maraş Ortaokulu’nda parasız yatılı olarak okumaya hak kazandı. 1947-1950 yılları arasında lise eğitimini yine parasız yatılı olarak Gaziantep Lisesi’nde tamamladı. Lise eğitimi boyunca Felsefe dersine ilgi duydu ve Felsefe okumaya karar verdi. Üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. Babası onun ilahiyat fakültesinden mezun olmasını istiyordu. İmkanları dahilinde eğitimine devam edebileceği yatılı tek bölüm Siyasal Bilgiler Fakültesi idi. Üniversite sınavlarına hazırlanırken kazanamama ihtimalini de göz önüne alarak her ihtimale karşı Felsefe bölümüne kayıt yaptırdı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin Maliye Bölümünden mezuniyetle tamamladı. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığında Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi bölümüne atandı. Daha sonra Maliye Müfettişliği sınavına girdi ve sınavı kazandı. 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başladı. 1959 yılında İstanbul’da gelirler kontrolörü oldu. Bir ara Ankara’ya çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesi’nde görevlendirildiyse de kısa bir müddet sonra yine İstanbul’daki görevine döndü. Görevi icabı Anadolu’yu çok gezdi ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı buldu. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam etti. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa etti. 1973’ten bu yana da hiçbir resmî görev almadı. Şairin nüfus kaydında doğum günü 22 Ocak olarak görülmekle beraber kendi gerçek doğum gününün Mayıs ayı içerisinde olduğunu belirtmektedir.İstanbul’da Diriliş Yayınları ve “Diriliş” dergisini kurdu. 1990 yılında “güller açan gül ağacı” amblemiyle Diriliş Partisini kurdu. Yedi yıl partinin genel başkanlığını yürüttü. Ancak bu parti 19 Mart 1997’de üst üste iki genel seçime girmediği için kapatıldı. 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ile ödüllendirildi. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işlerine harcanmasını, diğer kısmınınsa posta ile bildirdiği adrese yollanmasını rica ettiği bir mektup yolladı. 2007 yılında Yüce Diriliş Partisini kurdu ve partinin genel başkanlık görevini yürütmüştür. 2007 yılının Nisan ayından ölümüne kadar her cumartesi akşamları, Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Başkanlığında değerlendirme konuşmaları yapmıştır. Bu konuşmalar partinin internet sitesinden canlı olarak yayınlanmıştır. Karakoç, 2011 yılında Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü fakat kendine verilen plaket ve para ödülünü reddederek bu ödülü almaya gitmedi.

Bir yanıt yazın