Eşcinsellik Bir Tercih Midir? Bilimsel, Felsefî ve Klinik Açıdan Bir Değerlendirme

0
gnT9c5P5dzEdfYg5-636602606442781003

Cinsellik ve eşcinsellik bağlamında “tercih” kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılır; oysa tercih, yalnızca ontolojik olarak mümkün seçenekler arasında bilinçli bir seçim yapabilme gücünü gerektirir. Bir insanın çay mı kahve mi içeceğine karar verebilmesi tercih alanına girerken, bir kedinin “fare mi olayım kuş mu olayım” diye seçim yapamaması, tercihin ancak yapabilme güçleri dahilindeki seçenekler arasında söz konusu olabileceğini gösterir. Bu çerçevede modern psikoloji, sinirbilimi ve felsefî antropoloji, cinsel yönelimin bilinçli bir tercih değil, solaklık, baskın göz, mizaç ya da duygu düzenleme biçimi gibi doğuştan ve gelişimsel unsurlarla belirlenen bir eğilim olduğunu vurgular. Yönelim bir davranış değil, bir duygu biçimi olduğu için “bugünden itibaren şu cinsiyete arzu duyacağım” şeklinde bir tercih söz konusu değildir; yönelim, nörobiyolojik etkilerden prenatal hormonlara, mizacın oluşumundan erken dönem psikososyal ilişkilere kadar çeşitli faktörlerin bir sonucudur. Felsefî açıdan da Aristoteles’in hexis anlayışı, Spinoza’nın arzunun seçilmezliğine ilişkin ilkesi ve fenomenolojinin (Kierkegaard, Sartre, Merleau-Ponty) beden-ruh bütünlüğü yaklaşımı, arzunun nesnesinin irade yoluyla belirlenemeyeceğini, yalnızca bu arzu karşısındaki tutumun seçilebileceğini ifade eder. Bu nedenle yönelim bir tercih değildir; ancak yönelimin nasıl yaşanacağı, hangi davranış kalıplarına dönüştürüleceği bir tercih alanı olabilir. Toplumda eşcinselliğin “tercih” olarak görülmesi çoğu kez yönelim ile davranışın karıştırılmasından veya belirli ahlaki yargıların rasyonelleştirilme çabasından kaynaklanmaktadır.

Sigmund Freud ise cinsel gelişim kuramı çerçevesinde eşcinselliği hiçbir zaman “normal” ya da “ideal” bir yönelim biçimi olarak tanımlamaz. Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie (1905) başta olmak üzere temel metinlerinde homoseksüelliği “inversion” yani tersine nesne seçimi kategorisine, daha geniş anlamda ise “perversion” başlığı altındaki gelişimsel sapmalar sınıfına yerleştirir. Freud’a göre normal cinsel gelişim çizgisinin nihai hedefi, karşı cinsin yetişkin bir birey olarak libidinal nesne seçilmesidir; bu çizgiden sapmalar—Freud’un aynı çerçevede andığı pedofili, nekrofili, sadizm, mazoşizm ve fetişizm gibi örneklerle birlikte—cinsel yönelişin gelişim sürecinde ortaya çıkan norm dışı varyantlardır. Freud bu terminolojiyi ahlaki değil, taksonomik bir anlamda kullanır; “perversion” ifadesi onun sisteminde klinik bir hastalık teşhisi değil, heteroseksüel gelişim şemasından sapma anlamına gelir. Bu nedenle Freud’un bilimsel eserlerinde homoseksüellik, heteroseksüel yönelimle eşdeğer bir normallik kategorisine yerleştirilmez. Freud’un geç dönemde bir anneye yazdığı özel mektupta kullandığı yumuşak ifadeler ise bilimsel görüşünün yerine konulamaz; çünkü bu mektup açıkça terapötik ve teselli amaçlı olup Freud’un akademik pozisyonunu temsil etmez.

Freud’un Mektubu Üzerinden Eşcinsellik Yorumlamak: Bilimsel Bir Çarpıtmanın Anatomisi

Freud’un eşcinsellik konusundaki tutumunu ideolojik gerekçelerle çarpıtmak, hem Freud’a hem de bilime yapılmış bir haksızlıktır. Bilimsel metinleri bir kenara bırakıp yalnızca kişisel bir mektuptan hareketle Freud’un eşcinselliği “normal” kabul ettiği gibi bir izlenim oluşturmak, bilimsel dürüstlükle bağdaşmadığı gibi, bilimsel literatürün seçmeci biçimde araçsallaştırılmasına da zemin hazırlar. Benzer şekilde, Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırma güncellemelerinin “eşcinsellik normalleşti” biçiminde yorumlanması da bilimi toplumsal ve ideolojik taleplere göre esneten yüzeysel bir tavra işaret eder. Sorun ne bilimdedir ne de dindedir; sorun bilim veya din adına konuşarak bu kaynakları kendi amaçlarına uyarlayan kişilerin kötüye kullanımındadır. Tıpkı dinî metinlerin bağlamından koparılması gibi, bilimsel metinlerin de bağlamı dışında okunması düşünce tarihine zarar verir. Freud’u eleştirmek elbette meşrudur; fakat Freud’un görüşlerini bağlamından koparmak veya yayımlanmış bilimsel eserleriyle çelişen anlamlar yüklemek kabul edilemez. Freud’a sadakatsizlik, bilime sadakatsizliktir; bu nedenle tartışmaların temelinde ideolojik manipülasyon değil, entelektüel dürüstlük bulunmalıdır.

Son olarak, Freud’un terminolojisini keyfî biçimde yeniden tanımlamak da bilimsel yönteme aykırıdır. Freud kavramlarını belirli bir kuramsal bütünlük içinde ve bilinçli tercihlerle kullanmıştır; bu nedenle “Freud bu kelimeyi aslında şu anlamda kullandı” diyerek kavramların içeriğini politik veya kültürel baskılara göre yumuşatmak, Freud’un düşüncesine sadakat değil, çağdaş ideolojik kaygılara teslimiyettir. Eğer Freud bir kavramı “normal”, “sağlıklı” veya “ideal gelişim” anlamında kullanmak isteseydi, bunu açıkça ifade ederdi. Onun homoseksüelliği pedofili, nekrofili, sadizm, mazoşizm ve fetişizmle birlikte “inversion/perversion” başlıklarında ele alması, kavram seçiminin tesadüfi değil, sistematik olduğunu gösterir. Bu nedenle Freud’un kavramlarını terapi amaçlı bir mektuptaki ton veya modern politik söylemler üzerinden yeniden yorumlamak hem Freud’un bilimsel bütünlüğüne hem de kavramların anlam açıklığına zarar verir. Kavramın anlamı, düşünürün eserlerinde ve bağlamında belirlenir; bu nedenle Freud’un terminolojisine sadakat, onu olduğu gibi anlamaktan geçer.

Ahlakın Sınırları: Eşcinsellik Bir Ahlak Sorunu mudur?

Eşcinselliği ahlaki bir kategoriye yerleştirmek zaten metodolojik olarak hatalıdır; bir yönelim, kendi başına ne “ahlaklıdır” ne de “ahlaksız.” Ahlak, kişinin niyetleri, davranışları, tutumları ve eylemlerinin etik niteliğiyle ilgilidir; yönelim ise bir davranış değil, bir eğilim biçimidir. İnsanların cinsel yönelimleri çoğu zaman kendi iradelerinin dışında, biyolojik, hormonal, nöropsikolojik ve gelişimsel birçok unsurun etkileşimiyle şekillenir. Bu nedenle yönelimi “ahlak” kategorisinde yargılamak da, onu kategorik biçimde “ahlaksızlık” olarak damgalamak da isabetli değildir. Aynı şekilde, eşcinsel bireyleri toplumdan dışlamak veya ötekileştirmek insan doğasına ve toplumsal sağlığa zarar verir; çünkü yönelim üzerinden yargılama yapmak, kişinin varoluşuna yönelik bir ayrımcılığa dönüşür.

Bununla birlikte eşcinsel yönelimli bireylerin bir kısmının, toplum baskısı, kimlik çatışması, ailesel gerilimler veya kendilik algısıyla ilgili zorluklar yaşayabildiği de bir gerçektir. Bu durum onların “ahlaken yanlış” olduklarını değil, psikososyal uyum süreçlerinde destek ve korumaya ihtiyaç duyabileceklerini gösterir. Böyle bir durumda yapılması gereken, kişilerin yönelimlerini “normal” veya “anormal” olarak etiketlemek değil; onların psikolojik iyi oluşlarını güçlendirmek, kendileriyle barışmalarını desteklemek ve toplum içindeki güvenli yaşam alanlarını korumaktır. Eşcinsel bireyleri koşulsuz “normal” ilan etmek de, onları kategorik olarak “sapkın” görmek de insana değil, ideolojiye hizmet eder. Her iki yaklaşım da bireyin gerçek ihtiyaçlarını ve kırılganlıklarını göz ardı eder.

Bu nedenle mesele, yönelimin kendisini ahlaki veya politik bir tartışmanın konusu yapmak değil; insanı önceleyen, bilimsel veriye dayanan ve ayrımcılığı reddeden bir tutum geliştirmektir. Kişilerin karşılaştığı ruhsal sıkıntılar—kimlik çatışması, içsel gerilim, toplumsal baskı—etik etiketlemeyle değil, uzman desteği, kültürel duyarlılık ve insani anlayışla ele alınmalıdır. İnsan onurunu esas alan bir yaklaşım, ne yönelimi “hastalık” olarak yaftalar, ne de kişinin yaşadığı zorlukları “yokmuş gibi” kabul eder; tam tersine bireyin kendi yaşam deneyimini anlamasına, acılarını azaltmasına ve sağlıklı bir benlik duygusu geliştirmesine yardımcı olur.

Dünya Sağlık Örgütü Eşcinselliği “Normal” Bir Durum Olarak mı Görüyor?

Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinselliğe ilişkin yaptığı değişiklik, popüler söylemde iddia edildiği gibi “eşcinselliği normal ilan eden” bir bildiri değildir; ortada böyle bir karar metni yoktur ve hiçbir zaman yayımlanmamıştır. DSÖ’nün yaptığı şey, 1990 yılında onaylanan ICD-10 (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması) revizyonunda, ICD-9’da “cinsel sapmalar/bozukluklar” bölümünde yer alan “homoseksüellik” maddesini teknik bir işlemle listeden çıkarmaktan ibarettir. Bu işlem, tıbbî bir tanının klinik kriterleri karşılamaması nedeniyle güncellenmesidir; DSM veya ICD gibi sınıflandırma sistemlerinde yapılan bu tür değişiklikler, değer yargısı içeren bildiri metinleriyle değil, katalog revizyonlarıyla gerçekleştirilir. Dolayısıyla DSÖ, eşcinselliği ne ahlaki ne de toplumsal olarak “normal” ya da “ideal” kategorisine yerleştirmiş değildir; sadece psikiyatrik hastalık tanımıyla uyumlu kriterleri karşılamadığı için sınıflandırmadan çıkarmıştır. Bu nedenle bugün kamuoyunda dolaşan “DSÖ eşcinselliği normal ilan etti” iddiası bilimsel değil, tamamen politik bir çarpıtmadır; gerçekte izlenebilir tek değişiklik, ICD-9’daki kodun ICD-10’da artık yer almamasıdır ve bu teknik fark, herhangi bir normatif beyan anlamına gelmez.

Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinsellik konusundaki düzenlemeleri, popüler söylemlerde iddia edildiği gibi ideolojik bir “normalleşme ilanı” değil, tıbbi sınıflandırma sistemindeki teknik revizyonlardan ibarettir. ICD-9’da “homoseksüellik” başlığı tanı olarak yer alırken, ICD-10’a geçişte bu madde katalogdan çıkarılmış, ancak yönelimi nedeniyle ciddi ruhsal sıkıntı yaşayan bireyler için “F66.1 Ego-dystonic sexual orientation” tanısı korunmuştur. Bu tanı, eşcinselliği değil; kişinin kendi yönelimiyle yaşadığı psikolojik çatışmayı ifade eder ve bu bile DSÖ’nün “eşcinsellik tamamen normaldir” gibi bir değer yargısı üretmediğinin güçlü bir işaretidir. 2019’da kabul edilen ICD-11 ise cinsel yönelime ilişkin tüm tanı kategorilerini tamamen kaldırmış; bu durum tıbbi açıdan yönelimin kendisinin, psikiyatrinin doğrudan kapsamına girmediğini, sadece yönelimle ilişkili bireysel sıkıntılar üzerinde çalışmaların sürdüğünü göstermektedir. DSÖ, devletlerin oluşturduğu uluslararası bir bürokratik yapıdır ve bilimsel komisyonları bulunsa da tamamen “ideolojiden arınmış” ya da “mutlak bağımsız” bir yapı değildir; aksine, büyük ülkelerin politik eğilimleri ve farklı toplumsal lobiler tarafından zaman zaman dolaylı etkilenmeye açık olması sıkça tartışılan bir konudur. Dolayısıyla DSÖ’nün sınıflandırma değişiklikleri, bilimsel verilere dayanmakla birlikte, kurumun yapısal karakteri gereği sosyo-politik baskılardan tamamen yalıtılmış kararlar olarak da mutlak biçimde görülemez.

Bir yanıt yazın