SubhanAllah-Calligraphy-on-Beige-Abstract-Mandala-Art-Rectangle

Tesbîh kavramı, Kur’ân’da Sübhanallâh, Sübhâneke, Sübhânehu, Sübhâne Rabb’î, Sübhâne Rabb’ina, Sübhânellezî.., ifadeleri ile; Allâh’dan başka ilâhları, Allâh’a çocuk isnâdını, Allâh ile cinler arasında soy birliği iddiâsını, Hıristiyanların Hz. Îsâ’yı ve rahiplerini, Yahûdîlerin hahamlarını Allâh’tan ayrı Rab kabul etmelerini reddetmek, maddî ve mânevî nimetler karşısında Allâh’a şükretmek ve O’nu yüceltmek için söylenmeyecek, yapılmayacak ve olmayacak bir söz, iş ve isnâd karşısında “hâşâ”, “hayır”, “olamaz”  anlamında `reddetme ifadesi‘ ve duâ’ cümlesi olarak kullanılmıştır. Birçok âyette Allâh’ın tesbîh edilmesi emredilmiştir. Allâh Teâlâyı tenzîh etmek, yani zât-ı akdesini i’tikâden (inanç ile)  ve kavlen (söz ile) ve amelen layık olmayan her türlü şaibeden (şüpheden) arı (temiz) ve uzak tutmaktır.(Elmalılı Tefsiri). Sözlükte “suda hızla yüzüp mesafe almak” mânasındaki sebh kökünden türeyen tesbîh, terim olarak Cenâb-ı Hakk’ı ulûhiyyetle bağdaşmayan her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmeyi ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de seksen dokuz yerde geçen “sebh” kavramı ikisi Mekkî, beşi Medenî yedi sûrenin (İsrâ, Hadîd, Haşr, Saf, Cum‘a, Tegābün, A‘lâ) başında farklı şekillerde yer alır. Râgıb el-İsfahânî, kavrama “kulun Allah’a ibadet etme niyetiyle her türlü kötülükten hızla uzaklaşması” anlamı verir. Buradan hareketle tesbihe “insanın sürekli biçimde ilâhî kontrol altında bulunduğunu bilmesi, daima iyi ve yararlı işler yapmaya çalışması” şeklinde daha kapsamlı bir içerik belirlemek mümkündür. (DİA).

Yeryüzünde de bütün varlıklar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar tesbih halindedir: “Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar, havada kanatlarını açarak süzülen kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi duasını ve tesbihini bilmektedir.” (Nur, 24/ 41). Kısacası, bitkiden hayvana, insandan meleklere tüm varlık tesbih halindedir. Daha doğrusu, varlık ve oluş bizatihi tesbihtir. İnsan da bu tesbihin bir parçasıdır. Ve itiraf etmeliyiz ki en zayıf, en aksak, en tembel, hatta en nankör ve isyancı parçasıdır. Kur’an’ın birçok âyetinde(Hac 22/18), evrendeki zorunlu itaat yasaları uyarınca Allah’a boyun eğen varlıklara dikkat çekilmekte, insanların ise sınav ortamının icabı olarak hür iradeleriyle baş başa bırakılmaları neticesinde topyekün bir teslimiyet ve itaat içinde olmadıkları, dolayısıyla birçok insan Allah’a itaat edip kurtuluşa ererken nicelerinin de azabı hak etmiş olacağı uyarısı yapılmaktadır. (Nûr 24/41). İnsanlar ve melekler gibi şuurlu varlıkların bu bilince dayalı bir tercihle tesbih etmeleri mümkündür. Diğer canlı, cansız varlıkların tesbihi ise ya hal diliyle, varlık ve hareketlerindeki özellik ve incelikleri gözler önüne sermek, programlandıkları gibi davranmak suretiyle olmaktadır veya Allah’ın kendilerine verdiği, bizim anlayamadığımız özel bir dil ile ifade edilmektedir.

Bir gün başta Ebu Zer (ra) olmak üzere muhacirlerin fakirleri Peygamberimize gelerek: “Ya Resulallah!  Varlık sahibi zenginler, cennetin yüksek derecelerini ve daimî nimetlerini alıp gittiler. Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar. Ancak onlar hac ve umre yapıyor, sadaka (zekât) veriyorlar, biz veremiyoruz, onlar köle azâd ediyor, biz edemiyoruz.” dediler. Peygamberimiz (sav) onlara şu müjdeyi verdi: “Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha faziletli olamaz; meğerki sizin yaptığınız gibi yapmış olsunlar. “Her namazdan sonra otuz üç kere Sübhânallah, otuz üç kere Elhamdülillah, otuz üç kere Allahu ekber derseniz tamamı doksan dokuz eder; yüzün tamamında da Lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l- mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr derseniz, günahlarınız denizin köpüğü kadar da olsa bağışlanır.”(Müslim, Mesacid 146). Fakirler: “Zenginler de bizim gibi tespih çekip, yine bizi geçiyorlar” dediklerinde, Rasulullah efendimiz buyurdu ki: “Bu, Allahü Teâlâ’nın fazlıdır, dilediği kimselere verir.” (Ebu Davut). Bu hadiste tesbihatın bir örneği verilmiştir. Tesbihin Allah’ın isimleriyle yapılmasını belirtmiştir. Ayrıca zenginliğin Allah’ın bir fazlı olduğunu ve onu dilediğine verdiğine işaret edilmiştir.

Rasulullah (sav) bize dedi ki: Size tesbih, tehlil, takdis, tekbir çekmenizi tavsiye ederim. Bunları parmaklarla sayın. Zira parmaklar (Kıyamet günü nerelerde kullanıldıklarından) suale maruz kalacaklar ve konuşturulacaklardır.” (Tirmizî, Daavât 131). Parmakla tesbih çekmek tavsiye edilmiş, ancak sahabenin taş veya hurma çekirdeği kullanmasına ses çıkarılmamıştır. Aslında her organın Allah için hareket etmesine vurgu yapılmıştır. Bir diğer hadiste; Hz. Safiye “Rasulullah (sav) Efendimiz yanıma girdi; önümde tesbih etmekte olduğum dört bin adet hurma çekirdeği vardı. O, “Nedir bunlar, Ey Huyey’in kızı? diye sordu. Ben: Onlarla tesbih çekiyorum dedim. O, Senin başında dikildiğimden beri bunlardan daha çok tesbih ettim buyurdu. Ben: Ey Allah’ın Resulu! Onları bana da öğret! dedim. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdular: Allah’ı yarattığı şeyler adedince tesbih ederim buyurdu. (Tirmizi, 3563). Bu hadis sayıdan çok Allah’ın anılmasının daha önemli olduğunu belirtmektedir. “Senin başında dikildiğimden beri bunlardan daha çok tesbih ettim” demesi buna işarettir. Sonra tesbihin nasıl olması gerektiğini anlatmıştır.

 Bazı hadislerde namazdan sonra tesbihatın on defa yapılması (Ebu Davud 5065)  tavsiye ediliyor. Yukarıda geçen (Tirmizî, Daavât 131) hadiste ise tesbihatın otuz üç defa yapılması tavsiye edilmişti. Buradan şu sonuca ulaşabiliriz: Önemli olan Allah’ı tesbih etmektir. Sayı çok ta önemli değildir. Zîrâ başka hadislerde yetmiş ve yüz sayıları da geçmektedir. Bütün bunlar asıl olanın Allah’ı anmak olduğunu gösterir. Demek ki, kişinin içinden geldiği ve hoşlandığı kadar zikretmesi daha güzel olacaktır. İbâdette gerekli ve öncelikli olan ihlâs ve samimiyettir. Tesbihatı da içimizden geldiği ve hoşlandığımız sürece yapmak daha doğru ve daha samimi olacaktır. Yorulduğumuz, usandiğımız zaman istemeden ibadete devam etmek doğru değildir. Peygamber Efendimiz kızı Fatıma nın mescide bir ip gererek yorulduğu zaman bu ipe tutunarak ibadet ettiğini görünce, ipin sökülmesini istemiş ve gücünüz yettiği kadar ibadet ediniz diye uyarmıştır. O halde mü’min her zaman ve her yerde Allah ile beraber olduğunu unutmamalı, her işinde O’nu hatırlamalı, her zaman O’nunla beraber olduğunu bilmelidir. Allah’ın kendisiyle beraber olduğuna gönülden inanan insan elbette ki bu düşünceye göre hareket edecek, söz ve davranışlarına daha fazla dikkat edecektir. Hiç bir şeyi ölçmeden, tartmadan yapmayacaktır. Farkında olmadan, ne dediğini bilmeden yapılan tesbih ve zikrin bir anlamı yoktur. Allah’ı anmakta ki esas gaye, Allah’ın sürekli kendisi ile beraber olduğunu bilmek ve kendine çeki düzen vermektir. Peygamberimizin tavsiyelerine göre hareket etmek gerekir. O’nun tavsiye etmediğini yapmanın doğru olmadığını belirtmek isteriz. Allah’ın Rasûlü müslümanlar için her konuda örnektir.

Birçok mümin, “Rükû ve secdede tesbihler en az üç defa söylenmeli” ifadesini, “Yalnızca üçdefa söylenmeli” şeklinde anlamış ve uygulamıştır. Oysa hem ibadet, hem dua ve münacat, hem de duaların kabulüne vesile olan tesbihlerimizi çeşitlendirmek ve arttırmak gerekir. Nâfile ibadetlerde zevk alındığı müddetçe artırmak daha hayırlıdır. Balığın yuttuğu Hz. Yunus’un (as) okuduğu “Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” cümlesi bir tesbihtir. “Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Muhakkak ki ben zalimlerden oldum” anlamındaki bu cümlede “Beni balığın karnından kurtar” gibi bir ifade olmadığı hâlde münacat olarak kabul edilmiş ve affedilmesini sağlamıştır.

Her günahtan kaçış ve her farzı ifa ediş dolaylı olarak elbette Allah’ı bir yüceltme/tesbih eylemidir. Günahlardan sakınmada titiz olmayan, farzları dört dörtlük yerine getirme çabası göstermeyen bir kişi Allah’ı yücelttim diyemez. İlim tahsili de tesbih niyetiyle, Allah’ın adını yüceltmek niyetiyle yapılırsa tesbih sayılır. Aynısı diğer bütün ameller için de geçerlidir. Dolayısıyla her salih amel bir tesbihtir. Her salih amel bir zikirdir. Bununla birlikte tesbihin ve zikrin kendisine has eylemleri de bulunmaktadır. “Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından da O’nu tesbih et.” (Kaf, 50/40). Secde insanın Allah’a en yakın olduğu yerdir. Burada ve âyetlerde belirtildiği gibi seher vaktinde duâ ve tesbihatta bulunmak, Allah’ı zikretmek önemlidir. Özellikle önemli anlarda, icabet saatlerinde, Cuma ve Kadîr gecesinde tesbîh ve zikri artırmak gerekir. İnsan her zaman acizliğini bilmeli ve Rabbine iltica etmelidir. Tesbîh ve zikir yaparken, en güzelini, en doğrusunu ve bize en çok sevap kazandıracak olanı tercih etmeliyiz. Dolayısıyla en iyi zikir Allah’ın Kitabıdır. Kur’ân-ı öğrenmek, anlamak ve yaşamak en büyük tesbih, en büyük zikirdir. Bu konuda hiçbir bilgisi olmayan ve imkânı olan kimse için öncelik Allah’ın kitabını öğrenmektir. Sâdece kelimeleri, anlamını bilmeden günde binlerce defa tekrarlamak tesbîh ve zikir değildir. Tesbih, Allah’ı yüceltmek ve sürekli olarak O’nun gözetimi altında bulunduğunu bilmek ve buna göre hareket etmektir.

Bir yanıt yazın