Gücün Çeperlerinde Çözülme: Ayrıcalıklı Yakın Çevrelerin Toplumsal ve Siyasal Düzeni Aşındırıcı Etkisi

0
s-cc18c1085b1243a4cdd5536c64ee5eab5702204e

Toplumların çöküş dinamikleri incelenirken çoğu yaklaşım çözülmeyi doğrudan yönetici sınıfın iradesine veya hatalarına bağlama eğilimindedir. Oysa hem klasik İslam düşüncesinin temel metinlerinden biri olan İbn Haldun’un Mukaddime’si hem de modern sosyolojinin kurucu figürleri, çürüme süreçlerinin çoğunlukla iktidarın merkezinden değil, onun etrafında kümelenen ara yapılardan, yani iktidarın yakın çevrelerinden başladığını ortaya koyar. Bu çeper, hukukun ve kurumların işleyişi üzerinde görünmez ama belirleyici etkilere sahip olduğu ölçüde, çöküşün esas katalizörüne dönüşür.

İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve düşüş döngülerini incelerken çöküş aşamasını tanımlayan en kritik olgunun “zulmün kurumsallaşması” olduğunu söyler ve şu ifadeyi kullanır:
“Zulüm, mülke en büyük yıkımdır.” (Mukaddime, Kitap III).
Burada “zulüm”, yalnızca kaba şiddeti değil, yönetimin adalet ilkesinden sapmasını ve bunun toplumsal yapıya sistematik biçimde sirayet etmesini ifade eder. İbn Haldun’a göre bu sapmanın faili çoğu zaman yönetici değil, yöneticiye en yakın konumlanan çevrelerdir. Nitekim aynı eserde şöyle der:
“Hükümdarın yakınları ve hizmetindeki kimseler, halkın mallarına göz diker… Halk onlardan zarar görür ve devlete karşı güvensizlik artar.” (Mukaddime, Kitap II).

Bu tespit, çöküşün başlangıcını yöneticinin iradesinden ziyade kayırmacılık temelinde örgütlenen bir ara elit tabakasına bağlar. İbn Haldun’un “asabiyetin çözülmesi” kavramı da bu bağlamda anlam kazanır:
“Devletin çöküşü, asabiyetin çözülmesiyle başlar; çözülme yöneticiden önce çevresini sarar.” (Mukaddime, Kitap I).
Asabiyetin çözülmesi, toplumun ortak amaç bilincinin erozyonu kadar, iktidarın etrafına kümelenmiş zümrelerin toplumsal bütünlükten kopması anlamına gelir.

Modern sosyolojinin bu çerçeveyi tamamlayan kuramsal dayanakları oldukça güçlüdür. Max Weber patrimonyal yönetim biçimlerini analiz ederken, yönetimin kişisel sadakat ilişkilerine dayanmasının hukukun rasyonel-evrensel işleyişini tahrip ettiğini belirtir ve şu tespiti yapar:
“Patrimonyal yönetimde sadakat, hukuktan önce gelir.” (Economy and Society, Vol. 2).
Weber’in “kliental ağlar” olarak kavramsallaştırdığı bu yapı, siyasal karar alma süreçlerini kişisel ilişkilere ve özel menfaatlere bağımlı hâle getirir. Böyle bir düzende hukuk, ayrıcalıklı kesim için sembolik bir çerçeveye dönüşürken, geniş toplum kesimleri için cezalandırıcı bir mekanizma hâline gelir.

Durkheim ise bu durumu “anomi” kavramıyla açıklar. Ona göre toplumsal düzenin en temel dayanağı normların eşit ve tutarlı uygulanmasıdır. The Division of Labour in Society adlı eserinde bu durumu şu ifadeyle özetler:
“Toplumsal düzenin dayanağı adalettir. Adalet bozulduğunda birey, kendini topluma ait hissedemez.”
Durkheim’ın Suicide’daki tanımı bu çerçeveyi tamamlar:
“Anomi, kuralların var olduğu hâlde işlememesi durumudur.”
Anomi yalnızca bireysel düzeyde psikolojik bir çözülme değil, aynı zamanda kolektif bilinçte bir kopmadır; bireylerin kurumlara duyduğu güvenin geri dönüşü olmayan biçimde aşınmasıdır.

Elit teorisinin kurucu isimlerinden Vilfredo Pareto da çöküşün bu ara kesimlerde başladığını vurgular. Pareto’ya göre iktidarın çevresinde kümelenen ve mevcut elitlerin gölgesinde yükselen yeni gruplar (türev elitler), devletin işleyişindeki istikrarsızlığın en önemli kaynağıdır:
“Yönetici seçkinler kadar onların etrafında kümelenen yeni seçkinler de toplumsal düzeni bozar.” (The Mind and Society).
Bu yeni elitler gücü doğrudan kullanmaz; fakat güce ulaşabilmek için hukuki ve kurumsal mekanizmaları olağanüstü bir esneklikle kendi çıkarları doğrultusunda bükerler.

Bu perspektifler bir araya getirildiğinde, toplumsal çöküşün yalnızca kötü yönetimle açıklanamayacağı; iktidarın çeperinde yer alan, hukuki ve ahlaki sınırları kişisel ilişkiler ve çıkar ağlarıyla aşabilen ayrıcalıklı grupların, çöküş sürecinde belirleyici rol üstlendikleri görülür. Bu kesimler, cezasızlık kültürünü yaygınlaştırarak hem toplumsal adalet algısını hem de kurumların meşruiyet temelini çürütür. Adaletin eşit uygulanmadığı bir düzende asabiyet zayıflar, toplumsal bütünlük çözülür ve siyasal yapı dışarıdan sağlam görünse bile içten içe erimeye başlar.

Dolayısıyla toplumsal ve siyasal istikrarın sürdürülebilirliği yalnızca yöneticilerin performansına değil, iktidarın yakın çevresinin kurumsal sınırlar içinde tutulmasına, hesap verebilirliğin bu çeperde de kurumsallaşmasına bağlıdır. Hem İbn Haldun’un klasik analizi hem de Weber, Durkheim ve Pareto’nun modern sosyolojik çerçeveleri, çöküşün çoğu zaman merkezin değil, merkezin etrafındaki ağların ürettiği bir yapısal çürümeyle başladığını göstermektedir.

Çeper Elitlerinin Yaygınlığı: Merkezi Yönetimle Sınırlı Olmayan Bir Yapısal Sorun

Çeper elitlerinin toplumsal ve siyasal düzen üzerindeki aşındırıcı etkisi yalnızca merkezi hükümet düzeyiyle sınırlı bir olgu değildir. Türkiye dâhil birçok siyasal sistemde aynı dinamikler yerel yönetimler, belediyeler, bakanlık dışı kamu kurumları ve hatta iktidar karşıtı pozisyonda bulunan muhalif partilerde dahi tekrar eden bir yapısal örüntü olarak gözlemlenmektedir. Bu durum, kayırmacılığın ve klientalist ağların belirli bir politik kimlik veya ideolojiye özgü olmadığını, aksine devlet-toplum ilişkisinin yeterince kurumsallaşmadığı bağlamlarda siyasal alanın tamamına sirayet eden sistemik bir eğilim olduğunu göstermektedir.

Yerel yönetimler ve belediyeler düzeyinde, merkezi iktidardan daha düşük ölçekli olsa da benzer bir çeper elit oluşumu ortaya çıkmakta; kamu kaynaklarının dağıtımı, personel atamaları ve ihale süreçleri çoğu zaman formel kurallardan ziyade informal ilişkilere dayanmaktadır. Weber’in patrimonyalizm analizinin yerel düzeydeki karşılığı tam da bu noktada belirginleşir: sadakat ve yakınlık ilişkileri hukuksal ve kurumsal düzenlemeleri gölgeler. Böylece adaletin eşit uygulanması ilkesi, yalnızca merkezi otorite tarafından değil, yerel ölçekte oluşan yeni güç odakları tarafından da aşındırılır.

Ayrıca, muhalif partiler de bu dinamiklerden muaf değildir. Siyasal rekabetin yüksek olduğu toplumlarda muhalefet partileri kendi içlerinde alternatif elit kümeleri oluşturmakta, aday belirleme süreçlerinden örgüt yapılanmalarına kadar geniş bir yelpazede ilişkisel ağların belirleyiciliği artmaktadır. Pareto’nun ifade ettiği “türev elitler” kavramı, yalnızca iktidar çevresine değil, iktidarı edinmeye aday muhalif yapılara da uygulanabilir görünmektedir. Bu yapılar, henüz formel güce sahip olmadıkları hâlde, siyasal kayırmacı ilişkileri yeniden üretme kapasitesine sahiptir. Bu da çeper elitlerinin belirli bir yönetime değil, daha geniş bir siyasal kültüre içkin olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla çöküşü başlatan çeper elit yapılarının merkezi hükümetle sınırlı olmadığını vurgulamak önemlidir. Sorun, politik iktidarın kimde olduğundan bağımsız olarak, kurumsal zayıflığın, hukukun kişiselleşmesinin ve kamu kaynaklarının ilişkisel ağlar üzerinden dağıtılmasının yarattığı geniş ölçekli bir yapısal sorundur. Bu nedenle siyasal istikrarın güçlendirilmesi, yalnızca iktidarın denetimiyle değil, tüm siyasal aktörlerin —iktidar, muhalefet, yerel yönetimler ve kamu kurumları— aynı kurumsal çerçeveye bağlı kılınmasıyla mümkündür.

Bir yanıt yazın