nasip_alma_yolları_1-702x336

İnsanın çoğu zaman birçok şeyin kendi elinde olduğunu zannetmesi, aslında varoluş deneyimimizin sınırlı bir perspektiften okunmasından ibarettir. Oysa tasavvuf geleneğinde “nasip”, insanın çabası ile ilahî takdirin kesiştiği noktayı ifade eder. Bu perspektiften bakıldığında herkes ancak nasibi kadar bir şey elde eder; fakat bu nasip, pasif bir yazgıcılık değil, kul iradesi ile ilahî iradenin birlikte işlediği ince bir düzendir.

İnsan kendi hayatında seçtiği anlayışlar ekseninde, niyetleriyle, yönelişleriyle bir şeyler elde eder. Ancak işin içinde niyet kadar, görünmeyen başka unsurlar; gönül halleri, sevgiler, içsel yönelimler ve ilahî lütuf vardır. Tasavvuf ehline göre insan ruhunun derinliği ve karmaşıklığı, nasip kavramının da niçin tek boyutlu açıklanamayacağını gösterir. Alexis Carrel’in “İnsan Denen Meçhul” ifadesi, modern psikolojinin bile tam çözemediği bu derinliği işaret eder; tasavvuf ise bu meçhulün ilahî iradeyle kurduğu bağı anlamlandırmaya çalışır.

İnsanın yaptıkları da, niyetleri de, çabaları da önemlidir; fakat bunların karşılık bulması her zaman sadece insana bağlı değildir. Kişinin önüne açılan yollar, kapanan kapılar, kalpte beliren meyiller ve sonuçta ulaştığı menziller, çoğu zaman kul iradesinin ötesinde bir düzen içerisinde cereyan eder. Bu yüzden sufiler “nasip”i hem kulun yönelişinin sonucu hem de ilahî takdirin tecellisi olarak görürler.

Tasavvuf klasiklerinde özellikle şu ilke öne çıkar:
“El-cevâb ‘alâ kaderi’s-suâl” — “Cevap, sorunun kaderi üzeredir.”
Yani insan neyi sorarsa, neyi ararsa, nasibi de o arayışın genişliğine ve samimiyetine göre verilir. Nasip, kulun kabı kadardır:
“Allah rahmetini kullarına kapları nispetinde verir.”
(Bu ifade İbn Atâullah el-İskenderî’nin Hikem geleneğinde yorumlanır.)

Cüneyd-i Bağdadî’ye göre nasip, **“talebin hakikati ile lütfun birleştiği yer”**dir. Yani kulun isteği ile Allah’ın dilemesi birleştiğinde ortaya çıkar. Abdülkadir Geylânî ise nasibi şöyle tarif eder:
“Nasibin sana gelmesi için koşmana gerek yoktur; fakat gelene layık olmak için çabalamak zorundasın.”

Bu perspektif, sizin ifade ettiğiniz “sizden de, karşıdakinden de öte bir üst irade vardır” düşüncesinin tasavvuftaki tam karşılığıdır.

Kur’an ve Kelam Geleneği

Kur’an’da nasip kavramı doğrudan birkaç yerde geçer:
“Her birine, hem bunlara hem onlara, Rabbinin ihsanından nasip veririz.”
(İsrâ 20)
Bu ayet, nasibin tamamen ilahî adalet ve takdir çerçevesinde dağıtıldığını, kulun iradesinin bu takdiri talep eden bir yönü olsa da belirleyici unsurun ilahî irade olduğunu vurgular.

Bir başka ayette:
“Bu, Rabbinin bir takdiridir; O kullarını en iyi bilendir.”
(Furkan 6)

Bu ayetlerin tasavvufî tefsirlerinde özellikle şu vurgu yapılır:
İnsan zahirde sebeplerle meşguldür, fakat sonuçların dağıtımı ilahî hikmetle olur. Sufiler buna “takdîr-i ezelînin tecellisi” derler.

Tasavvuf ehli sıkça şu sözü tekrarlar:
“Kesb kuldan, yaratmak Allah’tandır.”
Bu, Ehl-i Sünnet kelamının temel ilkesidir ve nasip kavramının metafizik boyutunu açıklar. İmam Mâturîdî’ye göre kul, iradesini ortaya koyar; fakat iradenin sonuç bulması ilahî yaratma ile mümkündür.

Bununla bağlantılı olarak Mevlânâ’nın meşhur ifadesi nasip fikrini derinleştirir:
“Sen yürümeye niyet et; yol seni kendiliğinden çeker.”
Burada “çeken”, yani yolun açılması, tam olarak sizin “üst bir akıl nasibi paylaştırmaktadır” diye ifade ettiğiniz ilahî irade ve hikmettir.

Nasip, insanın zahirde yaptığı tercihlerin, niyetlerin, çabaların ve gönül yönelişlerinin ilahî bir düzen içinde karşılık bulmasıdır. Kişi kendi kabınca alır; fakat kabı genişleten ise çoğu zaman farkında olmadığı imtihanlardır, içsel dönüşümlerdir ve ilahî lütuftur. Bu nedenle tasavvufta nasip, hem kulun çabasının bir meyvesi hem de ilahî hikmetin bir tecellisi olarak anlaşılır.

Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, sonuç her zaman sadece sizden kaynaklanmaz; karşıdaki insandan da, şartlardan da, görünmeyen bir üst iradenin taksiminden de kaynaklanır. Sufilerin dediği gibi:
“Nasip, kulun değil, Rabbin elindedir; fakat kul nasibe layık olmaya çalışmakla yükümlüdür.”

İnsanın Kontrol Sınırları

Tasavvufî düşüncede nasibin mahiyeti üzerine çokça hikâye anlatılmıştır. Bunların en meşhurlarından biri Sultan Mahmud ile halktan bir aile arasında geçen yardım hikayesidir. Sultan Mahmut ne kadar istese de muhtaç bir aileye yardım ulaştıramaz.. Bunun üzerine halk arasında vecizeleşen şu söz dilinden dökülür.
“Vermemiş Ma‘bud, neylesin Sultan Mahmud.”
Bu söz, ilahî takdirin insana nasibini belirlemedeki mutlak rolünü veciz bir ifadeyle ortaya koyar. İnsanın sahip olduğu güç, imkân, makam veya arzu, ilahî nasip yoksa bir şeyi oldurmaya yetmez; nasip varsa en zayıf sebep bile kapı olur, yoksa en güçlü destek bile bir sonuç üretmez.

Bu çerçevede insanın güçlü arzuları da kendi başına belirleyici değildir. Tasavvufî gelenek, “her arzu hakikat değildir, her istek kader değildir” ilkesini vurgular. İbn Atâullah el-İskenderî’nin şu sözü bunu incelikle ifade eder:
“Senin talebin, nasibinin garantisi değildir; nasibin, talebinin sebebi de değildir.”
Yani insan çok istemekle o şeyi elde etmeye zorunlu değildir; çünkü nasip, arzudan bağımsız bir ilahî hikmet boyutuna sahiptir.

Bazen bazı insanlar gerçekten de nasipsiz bırakılırlar. Bu, onların ontolojik kıymetsizliği anlamına gelmez; fakat takdir-i ilahînin, onların belirli alanlarda açılmamasını, ilerlememesini veya belli kapıların yüzlerine kapanmasını uygun gördüğü anlamına gelir. Siz ne kadar çabalarsanız çabalayın, bir insanı belli bir noktaya taşımak, onu belli bir düzeye çıkarmak, ona yardım etmek, fırsatlar sunmak isteseniz bile, nasibi yoksa sonuç gerçekleşmez.

Bu durum özellikle iki alanda sık görülür:

Eğitim faaliyetlerinde:
Öğretmen tüm içtenliğiyle öğrenciyi yükseltmek ister; fakat öğrenci kendi nasibi kadar alabilir. İbn Mes‘ûd’un naklettiği şu söz burada anlam kazanır:
“İlim, kabı kadar kişide durur.”
Kabın genişliği de bazen insanın iradesiyle değil, ilahî takdirle belirlenir.

Ekonomik ve dünyevî girişimlerde:
Çaba harcanır, sermaye konur, fırsatlar sunulur; fakat bazı insanlar ne yapılırsa yapılsın belli bir noktaya ulaşamazlar. Tasavvuf ehli bunu “sebeplerin tıkandığı yer” olarak görür ve der ki:
“Sebep işledi ama müsebbib izin vermedi.”

Bu da bize insanın her şeyi kontrol edemeyeceğini, insan iradesinin sınırlarını ve ilahî hikmetin mutlak payını gösterir. Tasavvufta bu, kulun acziyetini bilmesi ve teslimiyeti öğrenmesi gereken bir alan olarak kabul edilir. Çünkü bazı insanlar gerçekten de mahrum bırakılırlar; bu mahrumiyet sizinle değil, nasipleriyle ilgilidir.

İşte bu nedenle, bazı insanların belli şeyleri elde edememesi sizinle değil, onların nasibiyle ilgilidir.

Bir yanıt yazın