EŞYA İLE OLAN İLİŞKİMİZ

0
secülerizm

Dünya’yı Mülk, Mülkü Devlet Edinmek…

Muhtemelen bugün biz müslümanların içinden çıkamadıkları önemli meselelerden biri de, sahibi olduğumuz şeylerle, yani mal/sermayeyle kurmuş olduğumuz ilişki ve onları algılama tarzıyla, geçmiş müslümanların onlarla kurmuş olduğu ilişki ve algılama tarzlarının mahiyet olarak farklılık taşımasıyla ilgilidir. Diğer bir ifadeyle biz mal/sermayeye nasıl bir “gözle”, onlar nasıl bir gözle bakmaktaydılar; gerçek sahibini başkası bilip emanetçi bir ilişki kurmakla, mal ve mülkü, güç ve kudretin kaynağı olarak görmek bizim için iki farklı ilişki biçiminin varlığına işaret eder. Allah, malum beldelerin sakinlerinden alıp iade ettiği tüm savaş gelirlerinin sorumluluğunu Rasulüne vermiştir. Artık (bu gelirler) Allah’a, Rasulüne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir: Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin (Haşr:59/7)

O halde sorun bir şeylere sahip olup olmamak değil; elbette ki burada mala/sermayeye nasıl sahip olduğumuz, yani üretirken, satarken ve tüketirken hangi ölçülere göre bu faaliyetlerimizi sürdürdüğümüz önem taşır, ancak esas belirleyici olan, sahip olduğumuz ve olmak istediğimiz mal/sermayeyle aramızda kurmuş olduğumuz ilişkinin mahiyeti ve ona yüklediğimiz anlamdır.

Bu durumda acaba günümüzdeki müslümanlar, sahibi durumundaki mülk/sermayeyle aralarında nasıl bir ilişki biçimi kurmuş haldeler; daha önemlisi bu ilişki biçimini hakikatte onlar mı kurdular, yoksa bu ilişki biçiminin kurumsallaşmış hazır dünyasına gönüllü olarak kendilerini mi ikame ettiler. Unutmamak gerekir ki bu ilişki biçimi, bizim dünyayla ve dünyadaki hayatımızı anlamlandırmamızla ilgili olarak önemli bir bağ işlevi görür.

Bu hususu önemli saymamız gerekiyor; zira ahiretten söz etmek başka, dünyadaki ilişkilerimize/faaliyetlerimize “ahireti katarak” süreçlendirmek başkadır. Biz ahireti kattıktan sonra süreçlendirdiğimiz faaliyetlerimize/ilişkimize bu yüzden “amel” diyoruz.

Ancak burada muhtemelen cevabını aramamız gereken soru şu olacaktır: Ne oldu da müslümanlar İslam’ın onay verip sık sık teşvik ettiği, ama kurallarını, değerlendirme ölçülerini ve anlamını kendinin belirlediği ticaret anlayışıyla, yine kendine ait bir mantık temelinde bir mantık geliştiren, kendini sosyal dünyamız içinde “özerk” bir alan olarak gören, iktisadi faaliyet olarak kapitalizm ve dolayısıyla onun üretim, tüketim ve kâr mantığını birbirine kolayca, hatta gönüllü olarak karıştırdılar.  

Müslüman erkeğin, ailenin maişeti meselesinden hareketle kapitalizme, müslüman kadında, eşitlik temelinde bir özgürlük bulma umuduyla kendi bedeninin dışına çıkarak feminizme teslim olmaya başlaması yeteri kadar derslerle dolu bir tecrübedir.

Kapitalizmde sermaye aynı zamanda bir “güç” biriktirmektir; bir kere her şeyden önce kapitalizm sermayeye atfettiği gücü, müslümanın içinde bulunduğu kapitalist ilişkilere rağmen atfedemez. Müslümanlar için bazı şeylerin alternatifini üretmek imkânsızdır; kapitalizmde bunlardan biridir. Müslümanlar kapitalizme karşı alternatif bir model geliştiremezler çünkü buna ihtiyaçta, gerekte yoktur; kapitalistçe bir üretim, müslümanların hayat tarzına uygun değildir. Ama müslümanlar kapitalizmin öngördüğü tüketim tarzına alternatif olacak bir model geliştirebilir, bununla kapitalizmin üretim gücünü kırabilir, onun ürettiği emtianın, insan zihni üzerindeki baskısını değersizleştirebilirler. Bu; hayatı, iktisadi faaliyeti daha insani kılmanın bir imkânı olabilir.

Yakın zamana kadar Müslüman muhayyile İslam’ın değerler dünyasının içinde sosyalleşmekteydi; bu dünya ahlakiliğin, tevekkülün, kanaatin, israfa karşı olmanın ve paylaşmanın dünyasıydı. Müslümanlar bu dünyayı ısrarla muhafaza etmeye çalışacaklarına, iktisadi imkânları arttıkça kapitalizmin mantığına göre bu dünyayı yeni baştan yorumlayarak, kapitalizmin dinamik mantığına uygun hale getirmiş oldular

Bugün arzunun tatmini daha çok özgürlük potansiyelinin açığa vurulması şeklinde anlaşılmakta. Modern özgürlük anlayışı insan nefsinin içinde tanımlanmıştır. Bu bir taraftan doyumsuz şekilde mal biriktirmeyi, diğer taraftan da bu malı hiçbir kurala, ilkeye ve ölçüye bağlı kalmaksızın harcamayı meşru hale getirmiştir.

Bu durumda yeni bir müslüman kişiliğin oluşmakta olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Bu kişilik dini, canının istediği farklı şekillerde anlamayı meşru hale getiren yeni bir dindarlığı temsil etmesiyle dikkat çekiyor.

Uluslararası gelişmeler, yeni teknolojiler Müslümanları giderek daha yoğun modernleşme süreçlerinden geçmeye mecbur ederken, Müslüman’ın muhayyilesinde yeni bir zaman ve mekân standartlaşması doğuruyor. Bu, müslüman’ın en azından ezana ve namaza göre düzenlenmiş hayat telakkisini parçalamakta; bu da müslüman’ın zamanı ve mekânı iktisadın değerler ve faaliyet dünyasının dışındaki farklı ölçü ve değerlerle algılayabilmesine imkân vermiyor

Müslüman artık, sahip olduklarını ya da müslümanın ihtiyaçlarını giderirken sahip olduğu ve olmak için mücadele ettiği her şeyde mutlak anlamda bir sahiplenme duygusu içinde hareket etmektedir. Bu bizim eşya ile kurmakta olduğumuz ilişkimizin dönüştüğüne/değiştiğine işaret etmektedir.

Biz artık eşya ile emanet edilenle emanet alan arasındaki ilişkiyi değil doğrudan doğruya sahip olma ilişkisini kuruyoruz. Bu da mutlak anlamda sahip olma, üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceğimiz bir ilişki olarak bakıyoruz. Bu müslümanın sekülerleşmesinin önemli göstergelerinden biridir

Din daima bizim sahip olduklarımızla bizim aramıza bir yabancılaşma ilişkisi sokar. Ahireti hatırlatarak, öbür dünyayı hatırlatarak bizim sahip olduklarımızla, bu dünyadaki varlığımızla bu dünya arasına bir yabancılaşma ilişkisi koyar. Bugün Müslümanlar bu yabancılaşma ilişkisini artık ortadan kaldırmaya başladılar. Ahiret fikri onların zihinlerinde vardır. Ama eylemlerinde, amellerinde, faaliyetlerinde böyle bir fikri esas almamaktadırlar

Geçmiş Müslümanlar kazandıklarını hemen dağıtmışlardır. Çünkü kazanç bir kez büyük oranda biriktirildiğinde, artık bir daha asla siz onu dağıtamazsınız. Bu, zenginliğe düşman olmak anlamına gelmez. Bu başka bir şeydir. Ama bu, kapitalizmin dediği şekildeki bir zenginlikte değildir.

Tarihte ilk defa para olarak, iktisat olarak bir güç, ahlakın gücünün üstüne çıkıyor. Bu, insanoğlunun tarihinde ender rastlayacağımız hadiselerden birisidir.  Genel olarak insanların tarihinde ahlak her zaman yaptırımcı bir güç olmuştur. Parayı da düzenleyen bir güç olmuştur. Ama biz ilk defa kapitalizmle birlikte her şeyi düzenleyen bir güç olarak kapitalizmi görüyoruz ya da sermayeyi görüyoruz.

“O kimseler ki (öldükten sonra) bizim huzurumuza çıkacaklarını ummayanlar ve dünya hayatına razı olup, gönülleri ona yatmış bulunan kimselere bizim bunca ayetlerimizden gafil olanlar var ya! İşte bunların varacakları yer, kazandıkları günahlar sebebiyle ateştir”.( LYunus 10/7-8)

“…onlar dünya hayatı ile sevinmektedirler. hâlbuki ahiretin yanında dünya hayatı ancak (değersiz) bir metadan ibarettir.” (Rad:13/26)

Kim (sadece) dünya hayatını ve ziynetini isterse, biz öylelerine, amellerinin karşılığını burada tamamen öderiz. Bu hususta, onlara cimrilik yapılmaz. Bunlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları bütün ameller boşa gidecek. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.” (Hud:11/15-16)

“Onlar öyle kimselerdir ki, dünya hayatını sever ve ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan çevirirler ve o yolun eğrilmesini isterler. İşte onlar çok uzak bir sapıklık içindedirler.”(İbrahim:14/3)

“İnsanlara dünya hayatını şöyle temsil et: dünya varlığı, sanki gökten indirdiğimiz bir sudur. Onunla yerin nebatı birbirine karışmıştır, derken bir çöp kırıntısı olmuştur, rüzgârlar onu savurmuştur. Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar dünya hayatının ziynetidir. Ebedi kalacak olan yararlı ameller ise, rabbinin katında, hem sevapça daha hayırlıdır, hem ümitçe daha hayırlıdır.” (Kehf:18/45-46)

“Haram şeylerin her çeşidinden sakın ki insanların en çok ibadet edeni olasın, Allah’ın sana ayırdığına razı ol ki insanların en zengini olasın, komşuna iyilik et ki gerçek mü’min olasın. Kendin için sevdiğini insanlar içinde sev ki gerçek mü’min olasın. Gülmeyi çoğaltma çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür.” (Müsned: 7748)

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilakis zenginlik göz tokluğuyladır.”(Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, (1051); Tirmizî, Zühd 40)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Tüm lezzetleri kesip koparanı çok hatırlayın yani ölümü.” (İbn Mâce, Zühd: 31)

Fadale İbnu Ubeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”İslam hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî, Zühd 35, (2350).

Ubeydullah İbnu Mihsan el-Hutamî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.“ (Tirmizî, Zühd 34, (2347); İbnu Mace, Zühd 9)

“Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete eren kimselerdir”(Haşr 9).

Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: PAdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği  bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” (Tirmizî, Zühd 30, (2342)

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenleri affeder.”[Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Rikak 116, (1048); Tirmizî, Zühd 27)

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs”. Buharî, Rikâk 5; Müslim, Zekât 115, (1047); Tirmizî, Zühd 28)

Ka’b İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî, Zühd, 43, (2377)

“Gel sen Allah’ın sana verdiklerini doğru yolda harcayarak ahiret yurdunun (mutluluğunu) ara, üstelik dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana iyilikte bulunduğu gibi, sen de (başkalarına) iyilik yap ve sakın ola yeryüzünde haddi aşarak bozgunculuk edeyim deme: çünkü Allah bozguncuları asla sevmez”( Kasas: 28/77 )

 

 

 

 

Bir yanıt yazın