MODERN DURUM VE DiNi BiLGiNiN EVRiMi
Biz bir yandan olağanüstü değişken bir dünyada yaşıyoruz. Çevremizdeki herşey açık bir değişim halindedir. Öte yandan dini inançlarımız bize bir dizi değişmez ilke bulunduğunu söylemektedir. Dolayısıyla çağımızda dindar birinin en önemli sorunu bu ikisini uzlaştırmaktır. Bir dizi değişmez ilkeyi; değişen dünya ve maişet ile uzlaştırmak .. Geçmiştekiler bu sorunu çok az yaşadılar. Çünkü yaşadıkları dünya, olağanüstü bir değişiklik ve başkalaşma içeren modern dünyanın tersine çok az değişikliğe uğruyordu. Bu sorunun çözümü için birkaç görüş vardır. Bu görüşleri özet olarak arzedecek, sonra da kendi düşüncemi açıklayacağım. Müslüman mütefekkirlerin önerdikleri birinci çözüm, İslam alimlerinin içtihada el atmalarıdır. İçtihadın müşahhas bir anlamı vardır. Buna göre içtihadın anlamı, yeni meselelerin çözümlerini eski usulün içinden çıkarmaktır. Sonuç itibariyle içtihad, usul yerine fer’i meselelerde kullanılmıştır. Yani bugüne kadar din alimleri arasında yürürlükte olan içtihad, fıkhın furu’unda olmuştur. Hiçkimse usul-i dinde içtihada yönelmemiştir. Herhalükarda meselenin hakikati, modern dünyada furu’da içtihaddaiı çok usulde içtihada muhtaç bulunduğumuzdur.
Oysa bugüne kadar hem Şia, hem de Ehl-i Sünnet dünyasında din alimleri arasında içtihad adı altında yürürlükte olan çaba, ebediyyet ile değişimi uzlaştırma sorununu yeterince gözönünde bulundurmamıştır: İslam dünyasının çağımızdaki büyük mütefekkirlerinden biri olan Merhum İkbal Lahori, Dini Düşüncenin ihyası isimli kitabında çok önemli noktaları ele almış ve fıkhi içtihadı vurgulamıştır. Fakat o da sorunun fıkhi içtihad ile halledilemeyeceğini anlamış ve bizim dini düşüncede yeniden yapılanmaya ihtiyacımız bulunduğunu belirtmiştir.
Şimdi ikinci çözüm yoluna işaret edeceğim. ikinci çözüm yolu, dindeki sabit unsurları değişken unsurlardan ayırmaktır. Yani bazı mütefekkirlerimiz dinde iki kategorinin yeraldığını düşünmektedir. Birinci kategori, “bi’z-zat” sabit olan ve asla değişmeyenler; diğeri ise değişken olan, her çağda o çağın rengini alabilen, değişebilen ve dolayısıyla da değişebilirlikleri yoluyla zamanın sorunlarının çözümleneceği kategoridir. Bu görüşe karşı çıkmıyorum. Ama bunun tek başına yeterli olmayacağını ve başka bir dizi öncül açıklanmadıkça bu değerlendirmenin kafi etkisi bulunmayacağını söylemek durumundayım.
Bu görüş sahiplerine göre, mesela içki içme yasağına dair hüküm sabittir ve bütün zamanlar için konulmuştur. Bazı şeyler ise yapıp yapmayacaklarına kendileri karar versinler diye insanlara bırakılmıştır. Mesela ev inşa etmek, yol yapmak, elbise dikmek gibi şeyler ve sosyal işlerin çoğu, her çağda o çağın yaşam tarzına uygun biçimde düzenlemeleri için insanlara bırakılmıştır. Söylediğim gibi, bu d!!ğerlendirme yeterince açıklanmazsa anlamı gerektiği şekilde açığa çıkmaz ve dini düşünce üzerinde etkisini gösteremez.
Bu özet aktarımın ardından, son olarak bu meselenin çözümünde benim sahip olduğum görüşü arzedeceğim. Belirtmem gereken birinci nokta, dini daima bir anlayışla kavradığımızdır. Yani insanların arasında bulunan şey dinin kendisi değil, insanların dinden anladıklarıdır. Din vahyedilir ve ilahi bir yapıdır, fakat dini anlayış vahiy değildir ve insanların oluşturduğu bir yapıdır. Dini Allah göndermiştir, ama dini anlayışı insanlar yaratmıştır. Dinin kendisinde hata yoktur, ama dini anlayışta hata vardır. Dinin kendisinde tekamül yoktur, ama dini anlayışta tekamül vardır. Dinde çelişki yoktur, ama din alimlerinin ve mü’minlerin dini anlayışlarında çelişki bulunabilir. Dini anlayışta kesin bilgilerle ilgili olarak zanlarımızı ortaya atarız. Bazı anlayışlarımız zannidir, yani kesin değildir. Fakat dinin kendisi kesindir ve zanni değildir. Burada usule ilişkin çok önemli bir nokta vardır. Biz, din ile dinden anladığımızı birbirinden ayırmaktayız. Dinin vasıfları ile dini anlayışın vasıfları birbirinden farklıdır. Bu vasıfların farklılığı üzerinden bu ikisinin birbirinden farklı olduğuna hükmederiz. Bu konuyu iyice kavradığımızda artık dinin tekamülünden değil, dini anlayışın tekamülü ve değişiminden bahsederiz. Dinin çağdaş olduğundan, yani zaman ve mekana bağlı olduğundan değil, dini anlayışın çağdaş olduğundan, yani zaman ve mekana bağlı olduğundan sözedebiliriz. Eğer bu konu iyi anlaşılırsa bence pekçok meselenin anahtarını elde etmişiz demektir. Dini anlayışın, arzettiğim açıdan diğer bilimlerden hiçbir farkı yoktur. Yani bu yönden fizik, geometri, biyoloji gibi bilimlere benzemektedir. Belirttiğimiz açıdan bu bilimler arasında hiçbir farklılık olamaz. Dinin kendisi mukaddestir, fakat dini anlayış mukaddes değildir. Din, mü’minlere göre sorgulamanın ve eleştirinin üzerindedir, ama dini anlayış sorgulama ve eleştirinin dışında kalamaz. Bu, diğer beşeri bilimlerin arasında yeralan ‘din ilmi’ veya dini anlayış’ adında bir şey bina ettiğimiz ve buna dayanarak dini bilginin beşeri ve insani bir bilgi olduğunu, yani vahyi ve semavi olmadığını söylediğimiz birinci noktadır.
Sonraki nokta, bütün beşeri bilgi ve bilimlerin birbiriyle alışveriş halinde bulunduklarıdır. Bu epistemolojik bir yargıdır. Epistemolojide çeşitli bilim dalları arasında irtibat bulunduğuna inanmaktayız. Mesela matematik biliminde bir ilerleme meydana gelirse bu, fizik bilimine kesin olarak etki edecektir. Fizik bilimi de mamematiğin ilerlemesi oranında gelişecektir. Fizik değişir ve gelişirse kimya biliminde de değişim ve gelişim meydana gelir. Genel olarak bilimlerin gelişme ve değişmeleri birbirlerinden bağımsız olarak gerçekleşmemektedir. Bir yerde bir değişiklik ortaya çıktığında bu bütün beşeri bilgi alanına sirayet ve intikal etmektedir. Hatta beşeri bilimler de tabii bilimlerden etkilenirler. Hepimiz biliyoruz ki, tabii bilimlerdeki metodoloji uzun süreler beşeri bilimleri etkisi altına almış ve beşeri bilimlerin bilginleri tabii bilimlerin
metodlarını izlemişlerdir. Bilimlerin birbirlerine yaptıkları etkinin öyküsü oldukça uzundur. Bu öykü bilim tarihinden okunabilir; ama kesin olan bunun apaçık bir durum olduğudur. Buna kıyasen ve bu temele dayanarak diyebiliriz ki, din ilmi veya dini anlayış da diğer bilimlerden etkilenir. Yani beşeri bilimler gelişirse, mesela felsefe gelişirse; hatta tabii bilimlerde bir değişim meydana gelirse bunlar kaçınılmaz olarak ve hiçkimsenin bilinçli müdahalesi olmaksızın dini anlayışı hakimiyeti ve etkisi altına alacaktır. Dinin tarihine baktığınızda bu konunun doğru olduğunu müşahede edersiniz. Felsefi bir zihne sahip olan bir grup müfessirimizin yazdığı Kur’an tefsirleri diğerlerine göre daha felsefidir; fılozofçadır ve felsefeyle içiçedir. Mesela bilimsel veya irfani bir zihne sahip olanların tefsirleri ise bilimsel veya irfanidir; bilim ve irfan ile içiçedir. Bu, insanların diğer malumatlarının dini malumat ve ilgileri üzerindeki etkisini göstermektedir. Bir kimsenin malumatını birbirinden ayırmak, departmantalize etmek; ya.ni birini diğerinden tamamen ayrı tutmak hiçkimsenin iradesine bağlı bir şey değildir. Bunlar içiçe girmiş, birbirine karışmış ve kişinin zihninde, genel olarak da bilim camiasında bir bütün oluşturmuş durumdadırlar. ilmi konularda da aynı şey geçerlidir. Geçmişteki müfessirlerimize müracaat ettiğinizde, ayetlere mana verirken kendi zamanlarının ilimlerine dayandıklarını görürsünüz. Onlar arasında Kur’an’daki “yedi gök ve yer”le ilgili ayetleri modern anlamda tefsir eden bir tek müfessir bulamazsınız. Hepsi de bu ayetlere kadim astronomiye uygun anlamlar vermişlerdir. Böyle yapmakla ihanet etmiş de değildirler. Hata da etmemişlerdir. Son derece doğal bir şey yapmışlardır. O malumat doğal olarak tefsirlerinde kullanılmıştır. Aynı durum zamanımızda da ortaya çıkmaktadır. Böyle olması da son derece doğaldır. Bunun anlamı, bir kimsenin bu bilimleri dini metinlerin tefsirinde bilinçli olarak kullandığı değildir. Söylemek istediğim, bu işin bilinçsiz ve irade dışı olarak meydana geldiğidir.
Vardığım sonuç şudur: Dini bilgi veya dini anlayış değişim halindedir ve değişim halinde olmasının sırrı, diğer bilgi ve bilimlerin sürekli değişmesidir. Biri değiştiğinde ötekini de peşinden sürüklemektedir. Modern dünyada ortaya çıkan en önemli değişim yaşam tarzının değişmesi değil, düşünce tarzımız ile bilim ve malumat türlerinin değişmiş olmasıdır. insanların çoğu, modern dünyanın modern teknolojinin ortaya çıktığı; uçak, bilgisayar, elektrik gibi tezahürlerin ortaya çıktığı dönem olduğunu düşünür ve dikkatlerini bu görünümlere yöneltir. Oysa asli değişim, düşüncede meydana gelen değişimdir. Evreni tanımada meydana gelen değişimdir bu. Bu değişiklikler kaçınılmaz olarak dini düşüncemizi de değiştirmektedir; nitekim değiştirmiştir de ..
Eğer ikinci değerlendirmeyi dikkate alır ve tasdik edersek şu sonuca ulaşırız: Dini metinler, dini kitaplar aslında birkaç şekilde tefsir edilebilirler; birkaç şekilde tefsir edilmek zorundadırlar. Dini metinler asla tek tip tefsir edilemezler. Nitekim tarih boyunca çok çeşitli tefsirler yapılmıştır ve yapılacaktır. Tefsirde pluralizmi resmen tanımak durumundayız. Tefsir pluralizmi gerçekte ulaşmak istediğimiz sonucun ta kendisidir.
Yani sorumuz, “Değişim halindeki dünya, sabit prensiplerle nasıl uzlaştırılacaktır?” şeklindeydi. Doğrusu şu anda, bir anlamda herşeyin değiştiğini, bu cümleden olmak üzere de dini metinlerin tefsirinin değişim halinde olduğunu söyleyebileceğiz. Dinde sabit kalan nedir? Elbette mukaddes dini metinlerdir.
.. Peki değişen nedir? Dinin mukaddes ve sabit metinlerinden anladığımız ve onları tefsirimiz ..
Bu konu, Evrenin Yatışmaz Yapısı isimli kitabımda işaret ettiğim bir meseleye çok benzemektedir. Orada çok önemli bir felsefi mesele sözonusu edilmiştir: Değişen dünya, sabit olan Allah ile nasıl yanyana düşünülebilecektir? Bu kitabın asli idesi bu felsefi teoridir. Burada bu meseleden sadece bir örnek olarak yararlanacağım. Soru şudur: Değişken dünya, sabit bir sebep olan Allah’tan nasıl kaynaklanmıştır? Filozoflara
göre bu meselenin çözüm yolu, an-ı vahidde, aynı anda hem sabit, hem de değişken olabilen bir şey bulmaktı. Bu şey ‘madde’ idi. Din ve onun sabit prensipleri ile değişen dünyayı uzlaştırmaktan sözettiğimiz burada da çözüm yolu, hem sabit, hem de değişken olabilen bir şey bulmaktır. Bu şey, dini metinlerden başkası değildir. ‘Dini metin’den kasdımız, ulemanın yazdıkları değil, dinin asli metinleridir; yani Kur’an metni ile Hz. Peygamber’in hadisleridir, başka bir şey değil .. Bu iki dini metin dışında kalanlar dini metin değildirler.
Bunlar dini anlayışlardır. Dini metinler bir cihetten sabittirler. Hiçkimsenin onlara herhangi bir şey ekleme veya çıkarma hakkı yoktur. Ama bir açıdan da değişkendirler. Çünkü onlardan anladıklarımız değişim halindedir. Nitekim bu meseleyi anlatmıştım.
Özetliyorum. Bir din, bir de dini anlayış vardır. Dini anlayış değişim halindedir. Bu değişim de kaçınılmaz ve vazgeçilmez bir şeydir. Çünkü diğer beşeri bilim ve bilgiler değişim halindedir. Onların değişimi, dini anlayıştaki değişimlere etkide bulunur ve onu peşinden sürükler. Sonuç olarak, mü’minler bu zamanda dinlerini iyi anlayabilmek için bu zamanın bilimlerini çok iyi bilmek zorundadırlar. Har çağda bir din anlayışımız vardır. Bu çağda da bu çağa uygun bir din anlayışımız olmalıdır. Din alimlerinin kendi zamanlarının malumatlarını dini anlayışlarında kullanmadıkları bir dönem geçmemiştir. Bizim zamanımız da bundan istisna değildir. Netice şudur: Dini anlayışın birkaç tane olması veya dini anlayış pluralizmi kaçınılmaz bir şeydir. Bu temelden yararlanarak vardığım nokta, dini demokrasi, yani demoraksi ve din devleti bahsidir. Demokratik devletin temel ve kaynaklarından biri pluralizmdir. Yani çok çeşitli kavrayış ve anlayış .. Biz bunu dini anlayış konusunda ispatladık. Demokrasinin boyutlarından birisi pluralizmdir ve pluralizm hasıl olmuştur .. Elbette ki başka boyutları da vardır. Mesela bunlardan biri de insan haklarıdır.
Demokrasinin, değinmeyeceğim başka yönleri de vardır.Fakat bu epistemolojik pluralizm kendi başına oldukça esaslı ve usule ilişkin bir temeldir. Görüşümün ve sözümün özü şudur: Din devleti demokrasi ile uzlaştırılabilir ve bunlar mutlak olarak çelişmezler. Bir dini yönetici, bir din devleti birkaç çeşit din anlayışı olabileceğini kabul ettiğinde demokratik pratik alanına ayak basmış demektir. Tabii ki demokratik olmanın mertebe ve dereceleri vardır. Mümkündür ki daha az demokratik veya daha fazla demokratik olabiliriz. Bu
dereceleri ve mertebeleri olan bir şeydir. Her halükarda, söylediğim gibi bu ikisi uzlaştırılabilir ve aralarında mutlak tezat yoktur. Avrupa tarihi, batı tarihi -elbette mutlak anlamda taklid edilemez ama- burada bu konunun aydınlatılmasına yardımcı olacaktır; bu nedenle oradan misal vereceğim. Beşer tarihinde, özellikle de Avrupa tarihinde meydana gelen en önemli olaylardan biri, batı düşüncesinin kesinlikten kuşkuculuğa
yönelmiş olmasıdır. Diyebiliriz ki, klasik dini medeniyet kesinliğe ve inanca bina edilmiştir. Fakat modern batı medeniyeti kuşkuya dayalıdır; epistemolojik kuşku üzerine bina edilmiştir. Modem dünyada ortaya çıkan bu epistemolojik kuşku, sceptisizm batıda demokrasinin temellerinden biri olmuştur. Bu aynı zamanda tahammül ve hoşgörünün de temellerinden biridir. Yani çeşitli kesimlerin birbirlerine tahammül etmeleri ve birbirlerine hoşgörülü davranmalarının esası, hiçbir tarafın mutlak doğruyu temsil etmemesi; karşı tarafın da doğru, dakik ve kesin olabileceğinin düşünülmesidir. Bu nedenle hoşgörü gerçekleşebilmiştir. Halbuki birileri kendilerinin mutlak hak, karşı tarafın ise mutlak batıl olduğuna inanırsa orada ancak savaş olur ve birbirlerine tahammül imkansızlaşır. Dolayısıyla bu epistemolojik pluralizm, ya da tabiatın, insanın ve dini metnin değişik yorumları olabileceğini kabul etmek ve bunu resmen tanımak, demokratik pratikin kesin temellerinden biridir. Buraya kadar anlatılanlar, demokrasi ile dini düşüncenin uzlaşmasına dair olan birinci meseleydi. Sonraki konu, din devletinin mahiyetiyle ilgilidir.
Din devleti nedir, nasıl olmalıdır ve hangi anlamda gerçekleşmelidir?
Burada kendi anlayışımı arzedeceğim. Çünkü din devleti konusunda yapılan tartışmalar çok fazladır. Hem lran’da, hem de sanıyorum sizin toplumunuzda bu konuda tartışma bir hayli fazladır. O bakımdan kendi yaklaşımımdan bahsedecek ve din devletinin bence en iyi şeklini arzedeceğim.
Din devletinin dini bir toplumun yansıması olduğuna dikkat etmeliyiz. Din devletinin dini bir topluma dayanması gerekir. Yani eğer toplum dindar olmazsa din devletini asla kuramayız. Şu anlamda: Devleti dinileştiren toplumdur; devlet gelip toplumu dinileştirmez. Bu irtibat toplumdan devlete doğrudur, tersine değil.. Bu durumda dinin siyasetten ayrı olduğu bahsi eksik kalmakta, hatta hiçbir anlam taşımamaktadır. Din
ve siyaset, birilerinin tercihiyle birbirinden ayrılabilecek ya da birleştirilebilecek şeyler değildir. Din ve siyaset, tıpkı ağaç ve meyve gibidir. Bir meyve bir ağaçta doğal olarak ortaya çıkar; başka bir meyve de başka bir ağaçta doğal olarak ortaya çıkmaz.
Batı toplumunda başlangıçta toplum seküler oldu, ondan sonra devlet sekülerleşti; bunun tersi olmadı. Orada birisi gelip de dini siyasetten ayırmadı. Orada filozof, mütefekkir ve aydınların yaptığı şey, topluma dine ilgisiz kalmalarını öğretmekti. Bu toplumun doğurduğu bir şey ve toplumun çocuğu olan devlet ise daha sonra doğal olarak din dışı oldu, sekülerleşti. Bizim toplumlarımız için de aynı şey geçerlidir. Toplumun
gövdesi, asli kitlesi dindar olursa devlet er geç dini bir renk alacaktır. Eğer toplumun geneli dine ilgisiz davranır ve dindarlık artık önemli bir şey olmaktan çıkarsa devlet çaba gösterse bile gerçek anlamda dindar olamayacaktır. Öyleyse herşeyden önce toplumu düşünmek gerekir. Ancak bu şekilde toplumun dini olması ve diğerleri bunun ardından gelebilecektir. Bu tam da bir kimsenin belli bir kimliğe sahip olmasına benzemektedir. Bu kimsenin kimliği onun tüm davranışlarına yansıyacaktır. Dindar toplumun sosyal ilişkileri dinidir, iktisadı dinidir, siyaset ve devleti de dini olacaktır. Dolayısıyla din devletinden sözettiğimizde şeriat hükümlerinin icra edilmesinin ardına düşmemeliyiz. Bu aslında sonraki aşamalarda olacak bir şeydir. İşin esası toplumun dini olmasıdır. Temel birinci nokta budur.
İkinci nokta şudur: Devlet prensip olarak ne için vardır? İkinci soru budur. Acaba devletin rolü fikri ve dini meselelere girmek midir?
İnsanların ihtiyaçlarını iki gruba ayırabiliriz. Bir grubu temel ihtiyaçlardır, ötekisi ise ikinci dereceden ihtiyaçlardır. Temel ihtiyaçlarımız hayvani ihtiyaçlarımızdır; gıda, mesken, giysi vs. kabilinden şeylerdir. Bedenimizin ve hayvani yönümüzün korunması için bu ihtiyaçlar gereklidir. İkinci grup ihtiyaçlarımız ise daha ali, yüce, latif ve insani ihtiyaçlardır; sanat, din vs. gibi. Bir insan temel ihtiyaçlarını gidermediği
sürece sonraki ihtiyaçlarına yönelemez. Ekmeğe, suya, eve muhtaç birisine daha yüce ve üstün konulardan bahsedilemez; hatta istese bile bu üstün konularla uğraşacak durumda değildir. Dindarlık insanın latif ve üstün bir ihtiyacıdır. Temel ihtiyaçlardan değil, ikinci grup ihtiyaçlarındandır. İnsanın temel ihtiyaçları halledilmedikçe gerçek bir dindar olamaz. Bundan dolayı dindarlık konusunda iki aşama katetmek zorundayız. Biri, temel ihtiyaçların önümüze koyduğu engelleri kaldırmak; ikincisi ise ikinci grup ihtiyaçlara ulaşmaktır. Din devletinin dindarlara yapacağı en büyük hizmet, onların temel ihtiyaçlarını gidermesi ve kendilerinin özgürce ve serbestçe sonraki, yani ikinci gruptaki dindarlık ihtiyacına ulaşabilmelerini sağlamasıdır. Diğer bir ifadeyle din ruhun kanatlanmasıdır, fakat ruhun özgürce uçabilmesi için ‘bedenin
hissesi’ni vermek zorundayız. İmam Gazali’nin sözlerinde buna benzer noktalar bulunmaktadır. Tabii ki o din devleti konusundan bahsetmemektedir, ama ‘ruhun özgürce uçabilmesi için bedenin hissesini vermek gerektiği’ noktası, imam Gazali ve onun gibi diğer İslam büyüklerinin sözlerinde geçmektedir. Bunu arzetmemin sebebi, bu meseleyi bugün bizim sözkonusu etmediğimizi ve geçmişteki büyük din ulemasının da buna dikkat çektiğini göstermektir. Din devleti ile ilgili diğer bir nokta, insanların ekmeğini, suyunu temin eden ve bu dünyadaki hayatlarını daha müreffeh hale getirmeye çalışan devletlerin gerçekte dini bir iş yapmış olduklarıdır.
Yani böyle bir niyet taşımasalar ve maksatları bu olmasa da dini bir hizmet yapmış olmaktadırlar. Dolayısıyla, söylediğim gibi, devletin halkı dindarlaştırmasına gerek yoktur. Devlet sadece engelleri kaldırmalı ve halk da eğer istiyorsa bizzat kendisi dine yönelmeli, yani bu ihtiyacı bizzat kendisi gidermelidir. Bu bakımdan alimler ve aydınlar, devleti ele geçirmelerini gerektirecek hiçbir ayırtedici özellik taşımamaktadırlar. Çünkü aydınların ve alimlerin rolü temel ihtiyaçlarda değil, ince ve üstün ikinci grup ihtiyaçlarda sözkonusu olmaktadır. Fakat devletlerin rolü, ilke olarak ve herşeyden evvel temel ihtiyaçların giderilmesindedir. Bu nedenle, aslında alimler ve aydınlar bir devletle birlikte olmaktan uzak durmalıdırlar. Devlet de halkın temel ihtiyaçlarını gidermeli; alimler ve aydınların, toplumda asıl işleri olan düşünsel ve sanatsal görevlerini yerine getirebilmelerine zemin hazırlamalıdır. Bununla birlikte bir din devletinin tabii ki diğer bir amacı daha vardır ve bu yönüyle laik devletten ayrılır. Bir din devleti, insanların iman edebilmeleri ve dine davet için toplumsal
atmosferi özgürleştirmelidir. ‘iman etmek’, bilerek, hür iradeyle ve seçilerek yapılan, zorlama kabul etmeyen bir davranıştır. Bu bakımdan dindar toplumun bir din devletinden beklentisi ortamın temiz olması ve bir kimse kendi hür iradesiyle dini kabul etmek istediği ve dini tanımayı arzu ettiğinde bu işi onun için kolaylaştırmasıdır. Arzedeceğim son nokta, din devletinin adil olmasıdır. Din devleti elbette adil bir devlet olmalıdır. Adalet, dini bir değer değil, din ötesi ve dinden daha genel bir değerdir. Tabii ki din de adaleti emretmektedir, ama aklımız adaleti dinin dışında da kavramaktadır. Hatta aklımız, adaleti emretmeyen bir dinle karşılaştığın-. da onu reddeder. Dolayısıyla bir din devleti adil olmalıdır; fakat adil olması hem dinin hükmüne, hem de aklın yargısına göredir. Buraya kadar söylediklerimiz şu şekilde özetlenebilir: Modern dünyada dindar olabilir ve bir din devleti de kurabiliriz. Fakat bunu ancak modern dünyayı doğru tanımak şartıyla yapabiliriz. Temel şart, dünyada hangi önemli değişimin ortaya çıktığını bilmektir. Bu, modernizme teslim olma anlamı taşımamaktadır. Bunun anlamı, modernizmi eleştirel bir tarzda tanımaktır. Her dönemde çağın uleması kendi çağını eleştirel bir tarzda tanımaya muhtaçtır. Günümüz dünyasındaki en önemli değişim bilgi alanında ortaya çıkmıştır ve dindarların en önemli vazifesi de işte bu değişimi tanımaktır. Bazı cevapları kapsayan konuşmamın, değerli dinleyicilerimizin zihninde bu cevapların birkaç katı soru doğurmuş olmasını ümit ediyorum. Aziz muhataplarımın soru ve açıklamalarını dinlemeye hazırım. Çok teşekkür ediyor ve konuşmamı bitiriyorum.
Sorular
Çok sayıda soru ulaşmış bulunuyor. Fakat bu sorulardan bazılarına cevap vermeme müsaade etmenizi rica ediyorum. Çünkü sorular gerçekten çok fazla ve zamanımız az. Bununla birlikte bu soruların tamamından yararlanacağım inşallah.
Soru-,- Demokrasinin temeli milli egemenlik, din devletinin temeli ise ilahi iradedir. Bu durumda bunları nasıl uzlaştırabiliriz?
Cevap- Bu soru aslında insan hakları meselesine bir atıftır. Din devletinin temelinin ilahi ahkam ve irade olduğu doğrudur. Fakat biz dinin dışında da bir dizi haklara sahibiz. Yani insan haklarının tamamının dinden geldiği doğru değildir. Sırf insan olmamız nedeniyle birtakım haklarımız bulunmak zorundadır. Filozofların sözkonusu ettikleri tabii veya fıtri hukuk bahsi bizim açımızdan da kabul edilebir bir şeydir. Devlet insanların tabii haklarına dayanmalıdır. Bu nedenle, insanların tabii haklarına dayanan bir din devletinin ilahi iradeye herhangi bir aykırılığı yoktur. Bunu başka bir dille de açıklayabilirim. Dinde bulunanlar yükümlülüklerdir.
Dinin dili, yükümlülük dilidir. Yani bize hep vazife ve yükümlülüklerimizden bahseder. Burada ilahi iradeden sözeden dostumuzun amacı ilahi yükümlülüklerdir. Müslümanlar veya dindarların yükümlülüğünün bir din devletine sahip olmaları gerektiği doğrudur. Fakat din devletine sahip olmaları gerektiği yalnızca bir yükümlülük değil, aynı zamanda bir hakdır da. Demokratik devletten bahsedildiğinde yükümlülüğü
bir kenara bırakmalı ve hakkı sözkonusu etmeliyiz. Şimdi burada bir noktaya dikkat etmemiz gerekmektedir: ilahi yükümlülüklerin insan haklarına herhangi bir aykırılığı bulunmamaktadır. Eğer bu ikisi arasında bir uzlaşma sağlarsak ilahi irade ile halk iradesi arasında da uzlaşma sağlanmış olacaktır.
Soru- Din dışında bir adalet var mıdır?
Cevap- Acizane görüşüm, evet vardır. Esasında adalet ve adaleti istemek özü itibariyle dinin dışındadır. Din adildir; adalet dini değildir. Bir dini kabul edeceğimiz zaman öne sürülen şart dinin adil olmasıdır. Dolayısıyla adalet dinden bağımsız olarak tanımlanmalıdır. Eğer din adaleti tanımlamaya kalkarsa bütün dinler adil olur. Çünkü bütün dinler adaleti kendi görüşlerine göre yorumlayacaklardır. Bu, bir diktatörün de “ben adilim” demesi gibidir. Fakat adaleti kendisi tarif edecektir. Bu durumda bütün diktatörler adil olacaktır. Şu halde adalet zorunlu olarak bağımsız bir şekilde tanımlanmalı ve sonra dinler bu adalet tanımıyla ölçülmelidir. Ancak bu şekilde bazı dinlerin adil olduğu, bazılarının ise adil olmadığı anlaşılabilir. Sadece adalet değil, başka birçok vasıf da böyledir, yani dinden bağımsız olmalıdır. Mesela din alimleri dinin fıtri olması gerektiğini söylerler. Öyleyse fıtrat dinden bağımsız olarak tanımlanmalıdır. Ancak böylelikle bu ikisi arasında mukayese yapma imkanı bulunabilir. Aksi takdirde dinin fıtri olmasının bir anlamı kalmayacaktır.
Soru- Din ile dini anlayışın farkını daha somut bir şekilde açıklayabilir misiniz?
Cevap- Konuşmam sırasında farklılıkları açıklamaya gayret ettim. Yine de özet olarak tekrar edeyim. Dini anlayış, biz insanların elde ettiği şeydir. Şairlerden biri “Allah köyleri inşa etti, insanlar da şehirleri” demişti. Biz de diyebiliriz ki, Allah dini inşa etti, insanlar da dini anlayışı .. Mesele açıktır. Çünkü, söylediğim gibi, dini anlayışta hata vardır, ama dinin kendisinde hata yoktur. Bu birinci farktır. Kur’an’da, “ona ne önden, ne de arkadan herhangi bir batıl, hata yol bulamaz” denmiştir. Yani hiçbir yoldan ona hata ulaşamaz. Fakat hepimiz biliyoruz ki, dini anlayışta hata sözkonusudur. Ulema arasındaki bunca görüş ayrılığı dinde değil, dini anlayıştadır. Din alimi olmak, bir din anlayışına ulaşmak demektir. Dinin çeşitli kısımları arasında çelişki yoktur, ama ulemanın çeşitli görüşleri arasında çelişki mevcuttur. Nitekim Kur’an’da da “Allah katının dışında bir yerden gelmiş olsaydı onda pekçok çelişki bulurdunuz” denmektedir. Bu nedenle dinin kendisinde
ihtilaf yoktur, ama ulemanın görüşleri arasında ihtilaf vardır. Dinin kendisi belli bir çağa özgü ve çağdaş değildir, yani zaman ve mekandan bağımsızdır; fakat dini anlayış belli bir çağa özgüdür ve çağdaştır. Alimin din anlayışı ilmi, sıradan bir insanın din anlayışı ise avamidir. Fakat dinin kendisi ne ilmi, ne de avami değil, ilahidir. Bunlar genel olarak din ile dini anlayış arasındaki farklılıklardır. Dini anlayış derleme bir bilgidir, yani ulema kesiminin ortak çabasına bağlıdır. Fakat din tabii ki hiçkimsenin çabasına bağlı değildir, sadece Allah’ın vahyidir.
Soru- Birkaç dini anlayışa sahip bir toplum dini bir devletle nasıl yönetilebilir?
Cevap- Bence herhangi bir sorun gözükmüyor. Din devleti bu birkaç dini anlayışı resmen tanıdığında sorun çözümlenir. Asıl sorunun başladığı yer, belli birkaç dini anlayışları dikkate almamaktır. Ülkemizde, Ehl-i Sünnet’ in oluşturduğu geniş bir kesim ile ülkenin asli unsurlarından olan büyük bir Şia toplumu vardır. İslam Cumhuriyeti devletinin temel şiarlarından biri de Şia ve Ehl-i Sünnet’in vahdetidir. Bu vahdetin anlamı, birinin yanlış, diğerinin ise doğru olduğu, ama mecburen yanlış olana göz yummak gerektiği değildir. Zaten
bir tarafın, kendinin mutlak hak ve doğru, diğer tarafın ise mutlak batıl ve yanlış olduğunu, ama mecburen birbiriyle uğraşmamak gerektiğini söylemesi asla geçerli olamaz. Vahdet meselesine benim bakışım ise her iki tarafın anlayışını da resmen tanımaktır. Bu, anlayışlardan birinin asli ve birinci dereceden, diğerinin ise fer’i ve ikinci dereceden olduğu anlamına gelmez. Hayır! Din varlık alanına çıkar çıkmaz çeşitli anlayışlar meşru hale gelir. Bu hiçkimsenin komplosu da, kusuru da değildir. Bu, tüm dinlerde yaşanmış tabii bir şeydir.
Mü’minler dinlerini ihlaslı bir şekilde anlamak istediklerinde çeşitli anlayışlara ulaştılar. Vahdete _ulaştıracak olan işte bu görüştür. Yani karşı tarafı tam olarak kendisi gibi, kendi ayarında görmek gerekir. Bunun anlamı, insanın kendisini başka bir gözle görebilmesidir. Ancak bu durumda pluralizm doğru anlamına kavuşabilir ve din devleti de onunla birlikte yaşayabilir ve onunla uzlaşabilir.
Soru- Bazı rivayetlerde de geçtiği üzere her yüzyılın başında gelecek olan mücedditler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap- Evet bazı rivayetlerde bu konu geçmektedir. Fakat bu rivayetler zayıftır ve onlara pek güvenmemek gerekir. Bu rivayetleri kabul edenler, her yüzyılın başında gelenlerden hangisinin müceddit olduğunu tesbit edebilmek için değişik şeyler söylemişlerdir. Bu görüş, feleklerin dönüşünün tekrarlandığını söyleyen kadim astronomiye dayanmaktadır. Derler ki, “Feleklerin hareketinin devrevi olmasına bağlı olarak dünyadaki olaylar da devrevidir.” Bu iddia çürüktür. Dolayısıyla sonuçlan da çürüktür. Bu iddianın bir an doğru olduğunu varsaysak bile müceddidlerin görüşlerinin mutlak olup olmadığını sormak isterim. Cevap olumsuzdur. Çünkü hiçbir insanın görüşü mutlak değildir. Sadece Allah ve Peygamberin görüşü mutlaktır.
Soru- İslam Allah tarafından nazil olmuş bir hakikattir. Bu hakikat nasıl değişebilir?
Cevap- Dikkat buyurun. Biz hakikatin değişebileceğini söylemedik. Hakikatten anladığımızın değişebileceğini söyledik. Dolayısıyla yine ilk konu olan din ile dini anlayış arasındaki fark meselesine dönmüş olmaktayız. Bu mesele anlaşılmadıkça bu kabil sorular gelmeye devam edecektir.
Soru- Acaba devletin temel ihtiyaç/an gidermekle uğraşması gerektiği, ikinci grup ihtiyaçlarla bir işi olmadığı görüşünüz bir tür laisizm değil midir?
Cevap- Hayır, bu laisizm değildir. Maalesef Marksist düşünceden kötü bir şekilde etkilenmiş bulunuyoruz. Marksistler, bir devletin temel ihtiyaçlara yönelmekle sonraki düşüncelere yol açmış olacağını öğrettiler. Yani bir devlet yol yapıyorsa bunu mesela kapitalistler ve kapitalizm için yapmış olacağını söylüyorlardı. Ama bu yolun başka bir tür düşünce için de hazırlanmış olabileceğini düşünemiyorlardı.
Genel olarak laik devletler tarihsel açıdan iki gruptur. Ya dini batıl kabul ettikleri ve bu nedenle dinin devlete yaklaşmaması gerektiğini düşündüklerinden dolayı laik idiler; ya da dini hak gördükleri ve hak dinin siyasetle kirlenmemesi gerektiğine inandıkları için laiktiler. Avrupa tarihinde her iki tarz da varolmuştur. Dini, kimisi batıl saydığından, kimisi de hak gördüğünden bir kenara koymuştur. Bizim burada söylediğimiz
ise bunlardan hiçbiri değildir. Bizim söylediğimiz, devletin, dindar olmanın önündeki engelleri kaldırması gerektiğidir. Ayrıca din devletinin dini topluma dayandığını, devleti dini yapacak olanın toplum olduğunu da eklemiştik. Aslında dini bir toplum, devletinden dindarlığın önündeki engelleri kaldırmasını talep eder. Bu aynı zamanda devletin din konusundaki taahhüdüdür. Bu durumda devlet laik olmamakla kalmamakta, hatta dinin hizmetine girmektedir.
Soru- Dini bilginin değişmesiyle bütün ayetler müteşabih hale gelmeyecek midir?
Cevap– Biliyoruz ki, Al-i İmran suresinde, “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Kitabın anası olan bir kısım ayetler muhkem, diğer bir kısmı da müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlar yapmak için onun müteşabih olanına tabi olurlar. Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. ilimde derinleşenler ise ‘Biz ona inandık tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası
öğüt alıp düşünmez.” denmektedir. Sorunun temeline işaret etmek için bu ayeti zikrettim. Bu ayet bize, Kur’an ayetlerinin bir kısmının müteşabih, diğer bir kısmının da muhkem olduğunu söylemektedir. Fakat başından beri ulema ve müfessirler arasında hangi ayetlerin müteşabih ve hangilerinin muhkem olduğu üzerinde derin bir görüş ayrılığı vardır. Hiçbir müfessir bu konuda hiçbir müşahhas ölçü göstermemiştir. Aslında meselenin hakikati, muhkem ve müteşabihlerin yer değiştirebildiğidir. Yani bazı zamanlar bazı ayetler müteşabih ve diğerleri muhkemdir, başka zamanlarda ise bu durum değişebilir. Bu çok önemli ve karmaşık bir meseledir.
Bazı müfessirlerin de belirttiği bu sözümüz doğruysa bu, konuşmamda değindiğim konularla tamamen uyum içinde demektir. Yani tarih boyunca bütün ayetler muhkem ve bütün ayetler müteşabih olurlar. Bu durumda insanın diğer bilgilerinin Kur’an tefsirindeki rolü ortaya çıkmış olmaktadır. Bazı ayetlerin muhkem, bazılarının da müteşabih olmasının nedeni, dinin dışında diğer ilimlerin değişiyor olmasıdır, ve hep müteşabihleri muhkemlerin yardımıyla tefsir ederiz. Bu, Kur’an’ın “mübin” olmasını ortadan kaldırmaz. Bu, bütün dini metinler için geçerli bir durumdur. Hiçbir müfessir önceden hangi ayetin muhkem, hangi ayetin de müteşabih olduğunu söyleyemez. Bazı ayetlerin muhkem, bazılarının da müteşabih olması tefsir süreci içinde ortaya çıkar. Muhkem ve müteşabih olma meselesi sadece Kur’an’a özgü bir durum da değildir. Bütün dini kitaplar bu vasfı taşırlar. Bütün bunlar, bir dini kitabı tefsir etmekten ne anladığımızla ilgilidir. Dini metinlerin tefsiri konusuna aşina olan dostlarımız burada hangi meseleye işaret ettiğimi gayet iyi anlamış olmalıdırlar. Sözlerime burada son verirken bütün dostlara teşekkür ediyorum.

