EY FANATİZM SEN NELERE KADİRSİN (!)

0
Screenshot_20230606-145544_Chrome

Felsefi düşünce, din, asabiyet… elhasıl hayatın her yerinde fanatizmden izler ve fanatiklerini görmek mümkün. Çünkü her dünya görüşünün fanatiklerinden söz edilebilir. Futbolda fanatiklik aşkın gözü kördür misali kabul edilebilir. Aynı durum milliyetçilik için de geçerli olsa gerek. Tabi ki fanatiklik kılıfı altında durumdan çıkar elde edenler de vardır. Ancak sporun ve milliyetçiliğin gerçek fanatikleri “Aşkın gözü kördür.) kavlince hiçbir çıkar beklemeyenlerdir.

Dini ve felsefi literatürde fanatizmin karşılığı ve eşanlamlısı olarak “taassup” ve “bağnazlık” kelimelerini kabul etmek mümkündür.

“Fanatizm”in karşılığı olan “taassup” için din ve felsefe, kendi kavramsal dünyalarında meşru hiçbir gerekçe bulamaz. Ancak yaşanan hayatta, pratik alanda olay hiç de böyle değildir. Felsefe için denilemese de dini anlayışlar açısından “taassubun en yaygın alan olduğunu söylemek mümkündür. Olayın bir başka yönü var ki din ve felsefe birbirlerine yükledikleri anlam bakımından taassupkar davranmakta, biri ötekini aratmamıştır. Felsefe, sorunlara çözüm bulmada aklı esas alırken din yanılma ihtimalini dahi kabul etmeyen tanrı bilgisini esas alır. Dinden kastımız “İslam” ise mutaassıplığı hoş gören bir ayet veya peygamber sözünden asla söz edemeyiz. Tam tersine, mutaassıplığı kınayan, yasaklayan çok sayıda ayet ve hadisten söz edilebilir. Öyle ki mutlak irade sahibi olan Allah’tır. İnsanın hiçbir dahlinin olmadığı, Allah’ın mutlak iradesine bağlı olarak oluşmuş şeylerde O’nun iradesi çerçevesinde hareket etmek en doğru seçenektir. İnsanların renginden, dilinden ve ırkından dolayı kınanmasının veya birini diğerinden üstün tutmanın mantıklı bir gerekçesi olamaz. Bu konularda farklı seçenekleri savunmanın tek yolu mutaassıp ve bağnaz olmaktan geçer.

“Bağnazlık” ve “taassup” aynı anlamları kapsamakla beraber “taassup” bir konuda bilgiçlik taslayarak inat etmeyi öncelerken “bağnazlık” daha çok cahil olma halini ifade eder. En azından böyle bir anlam çağrıştığı söylenebilir. Fanatizm, taassup veya bağnazlık gibi başka benzer kavramlar da bulunabilir belki. Şöyle veya böyle, asıl tartışacağımız insanlar neden bu kelimelerin anlamlarına sığınarak kendini ifade etme ihtiyacı duyar. Bütün insanlık için izahta bulunmak zor olabilir, içinde yaşadığımız toplumun ekseriyetinin Müslüman olmasını hesaba katarak Müslümanlar için makul gerekçeler var mıdır, ona bakılabilir. Taassubun temelinde aidiyetini iddia ettiğimiz fikrin genel olan bir veya birkaç prensibini anlam açısından daraltılmış veya yozlaştırılırmış olduğu görülebilir. En azından bu İslam ilim geleneğinin yaşadığı süreç için böyledir. Ancak şunun da gayet iyi bilinmesi lazım ki İslam’ın ilimi disiplinlerinin usul bilgileri bunu asla kabul etmez. Maalesef bu türden yanlışları, zihinsel sapmaları düzeltmek yerine, taassup ve bağnazlık adına çeşitli yorumlarla kaynakların kirletilmesi tercih edilmiştir. Konunun izahı ile ilgili tercih edilen yol, var olan usulü hatırlatmak; isimlendirme yoluyla yapılacak eleştiri dünden bugüne süregelen kısır tartışmanın içine girmek anlamına geldiği için bundan kaçınmamız gerekir. İlkeler bazında olayı değerlendirmek daha sağlıklı bir tercih olur.

Konuyu izah etmek, soruna sağlıklı bir yaklaşım gerçekleştirmek İslam’ın temel bilgi kaynağı olan “vahiy” bilgisinde öylesine açık, net ve anlaşılır teklif, yasak ve emirleri var ki normal düzeyde akli melekeye sahip olmak, konuyu anlamak için yeterlidir. Mevcut ve geçmiş gözden geçirildiği zaman yanlışlar, doğrular hatta niyetler bile gün gibi aşikardır. Bu durumun devam etmesinin sebebi yanlışın yanında durmaktan çok doğruyu dillendirenlerin ve karşı duruş gösterenlerin ötekileştirilmesidir. Duruş sahibi olmak, doğruyu dillendirmek kavga sebebi olmaması gerekirken taassup için bu, suyu bulandırmak, fitne çıkarmak anlamına gelir. Oysa doğru ve adil olmanın gereği budur. Çünkü zulüm başkalarına fiili tecavüzde bulunmak, fiziki anlamda zarar vermekten ibaret değildir. Hakkı olmadığı halde bir yerlerde bulunmak, bulunduğu yerden dolayı inisiyatif kullanana sessiz kalmak da zülümdür. 

Tarihte yapılan hataları tekrar etmek  “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözünü haklı çıkarmaktır. Özellikle günümüzde bilgide ulaşılan düzey ve bilgiye ulaşabilme kolaylığı açısından düşünüldüğünde “taassup” ve “bağnazlık” için hiçbir haklı gerekçe bulunamaz.

“Taassup; bir ilkeyi bir geçeği yozlaştırmak, doğruyu yanlışa karıştırarak doğrunun kırıntılarının karıştığı yanlışlara hayat vermektir. Taassubun insanlar tarafından kabul görmesinin sebeplerinden biri, bireyin iradesini devrederek bunun rahatlığını ve taraf olmanın verdiği güvene sahip olduğunu kabul etmesidir. Yani inanan biri iseniz dünyanızı ve ahiretinizi bir merkeze ihale ederek yaşamak, kişisel başarısızlıklarınıza anlam vermeyi bile bu merkezlere bırakmaktan daha rahat ne olabilir ki? İradesini devrettiği merkez, bu bir şahıs olduğu gibi kurumsal bir yapı, kolektif bir güç de olabilir. İradesini devreden bireyin bir görevi vardır, o da bağlısı olduğu merkezin doğrusuna sahip çıktığı gibi yanlışını da sahiplenmektir. Bu durumun yadırganacak bir tarafı yok çünkü bu iradesiz olmanın tabii bir sonucudur. Kişi eğer bunu bağnazlıktan yapıyorsa ki en yaygın olan kitle bağnazlardır, ümit vadeden de bu kitledir. Ola ki bilgilenme yoluyla doğruyu bulabilirler. Ancak mutaassıp için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü bunlar doğruyu bildiği halde yanlışın sözcülüğünü yapar, bu durumda tek bir anlam akla gelir, o da mutaassıbın bir çıkarının olmasıdır.

Bireyin iradesini devralan merkezler, bugün gücü devşirmenin bütün imkanlarını kullanmaktadır. Algoritmasını oluşturmuş bu vesile ile bütün taraftarlarını hayatın her alanında yaşam tarzları farklı dahi olsa davranış birliğini sağladığını görmekteyiz. Çünkü bu kitlelerin hepsi gerçek hayattan kopuk, sanal bir ortamı paylaşıyorlar. Önemli olan ister bireyin ister toplumun makul ve meşru ihtiyaçları, irade merkezlerinin hayatiyetinin devamı yanında hiçbir anlam ifade etmez.

İslam, kabul veya reddi, inanıp inanmamayı bireye yükler, toplu yapılacak birer eylem değildir. Toplu davranış olarak göstermek isteyenleri vahiy bilgisi şöyle nitelendirir: “İman ettik demeyin, Müslüman olduk deyin”. Anlıyoruz ki inanmak, bireysel iradenin sonunda ortaya çıkan bir durumdur. Taassup sorgulama yeteneğini yok ettiği için mutaassıp birey iradesini kullanmaz. İradeyi kullanmak ancak aklın marifetiyle olur. İslam, akıllı olmayanları sorumlu tutmaz. Şu bir gerçek ki iradesini kullanmamak ile aklı olmamak aynı şey değildir.

Bir yanıt yazın