FRANKENSTEİN YA DA İNSAN-TANRININ TRAJEDİSİ
İnsanın varlık düzeni içindeki yeri ve Onu diğer varlıklardan ayıran yönünün ne olduğu çok kadim bir tartışmanın konusudur. İnsanı insan yapan temel özelliğin ne olduğuna ilişkin tartışmalar bütün bir düşünce birikiminin ana temasıdır..
Tarih boyunca bilimi tekniği, sanatı, felsefeyi ortaya koyan insan olmuştur. İnsan etkinlik gösterdiği bütün alanlarda elde ettiği bilgi ve tecrübe ile tarih içerisinde gelişimini sürdürmüştür. İnsan bütün varlık alanları dışında kendisini de bir bilgi objesi haline getirmiş ve bizzat insan, bir çok bilim ’in uğraştığı bir varlık haline gelmiştir.
Ancak günümüzde tartışılan haliyle insan konusunda iki ayrı yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan birisi yaradılışçı yaklaşım, diğeri ise evrimci yaklaşımdır. Evrimci yaklaşım da kendi içinde yaratılışçı ve maddeci anlayış olarak iki boyutta ortaya çıkmaktadır. Maddeci evrim fikri insanın maddenin gelişmiş bir formu olduğunu iddia eder. İnsan maddeden tek hücreliye tek hücreliden çok hücreliye, denizden karaya ve maymundan insana doğru ilerleyen (progress) bir süreç içerisinde gelişen bir varlık olduğunu söyler. Bu varlık basitten mükemmele doğru bir seyir ile insan olmuştur. Bu anlayış insanı tabiatın bir ürünü olarak görmektedir.
İlahi Dine dayalı anlayışların ortaya koyduğu ise insanın başka bir âlemden bu dünyaya geldiğini vurgulayan; onun yüce bir varlık tarafından yaratıldığını kabul eden anlayıştır.
19.yy’da Darwin kuramının antropoloji ve insan felsefesinin sağlam dayanağı görülerek bu teorinin “insanı insan yapan ana unsur nedir?” sorusuna bir karşılık olabileceği sanılmıştır. Oysa evrim teorisi ona yüklenen ideolojik anlamlar nedeniyle yeterince anlaşılma şansını bile büyük ölçüde yitirmiştir. Dinin insana yüklediği anlamı yok etmek ya da dinin getirdiklerini boşa çıkarmak amacıyla teoriye sarılanlar aslında teorinin yeterince anlaşılmasının önüne de set çekmiş oldular.
Evrim anlayışının maddeci yorumu çerçevesinden bakıldığında insan denilen varlığın aslında hayvan türlerinden bir tür olduğu ortaya çıkmaktadır. Daha çok materyalist anlayışın yaslandığı bu yaklaşım insanı sadece biyolojik gelişme ile izah etmektedir. İnsan maddenin gelişmiş halidir bu anlayışa göre.
Bu çerçevede insan yeni bir anlam kazanmaktadır. Dinin ve geleneğin ortaya koyduğu insan olmaktan çıkmıştır bu insan. Dolayısıyla maddeci evrim insana yüklenen yüce ve manevi olan boyutu yok sayan bir anlayışı benimsemiştir. Biz burada evrimci anlayışın ortaya çıkış sürecinden bahsetmekteyiz, elbette evrime ilişkin çok daha farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Hatta yaradılış ile evrim teorisini uzlaştırmaya çalışan
lar da olmuştur.
Din’in ve geleneğin ortaya koyduğu anlayışta İnsan derken sadece canlı türlerinden bir tür kastedilmemektedir. İnsan kavramı daha çok ahlaki ve manevi bir varlık olarak anlaşılmaktadır. İnsana yakıştıramadığımız niteliklerden bahsederken bile bu ahlaki temele yaslanırız. Kötü bilinen şeyleri yapanlara “insan değil!” türünden ifadelerle tepki koyarız. Bu bizim insan derken bir türden çok, ahlaki bir varlıktan bahsediyor oluşumuzun ifadesidir.
Özellikle dünyada yaygın olan büyük dinler insanın bir yönüyle hayvanî bir boyut taşıdığını vurgulamış; insanı insan kılanın ise bu yönü değil, özellikle manevi yönü olduğunun altını çizmişlerdir.
Yeniçağda bilimsel gelişmelere paralel olarak dinlerin ortaya koyduğu evren ve insan anlayışı büyük ölçüde değişime uğramıştır. Coğrafi keşifler yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Arkeolojinin bulguları; jeolojinin doğuşu hep dinlerin ortaya koyduğu anlayışın çürüdüğü şeklindeki bir anlayışı beslemiştir. İnsana artık yaratılmış bir varlık olarak değil, evrendeki hayvan türleri içinde bir tür gözüyle bakılmaya başlanmıştır.
Bilimsel gelişmeler genelde din ’in bu konudaki argümanlarını çürütmeye dönük bir amaca hizmet için aracı kılınmaya çalışılmıştır.
Ancak yine de evrim teorisinin maddeci yorumu insanı açıklamada yetersiz kalmıştır. O halde insan nedir?
İnsan sadece maddi süreçlerin ürünü bir varlık mıdır; yoksa manevi ve ruhsal yönü ile gelişen bir varlık mıdır?
**
Batıda madde mi, ruh mu tartışmasının kadim bir geçmişi vardır. Descartes’in madde ile ruhu iki ayrı alan olarak gören anlayışı Batı düşüncesinde soluk aldırma işlevi gördü, fakat buradan yola çıkan kimi düşünürler maddenin ruhsuz tözünü esas aldılar. Bu bağlamda Batıda maddi alan ile manevi alan arasına bir duvar örüldü. İnsanı sadece bir maddi töz olarak kabul eden yaklaşımlar ve buna tepki olarak insanın maddi bir yönü olmadığı (sadece maddeden ibaret olmadığını) iddia eden yaklaşımlar arasındaki çekişme asırlarboyu sürdü.
Son zamanlarda Batı dünyasında insan anlayışının boyutlarının sinema sanatında sergilenmesine şahit oluyoruz. Maddeci insan tasavvurunun nasıl bir insan modeli ortaya koyacağına ve insanın geleceğine ilişkin önemli filmler ortaya konuyor. Bu filmlerin içeriği; konusu bir yana, meselenin filmlerde ele alınışı Batı dünyasında bu konuda derin bir felsefi altyapının varlığını gösteriyor.
Bu filmlerde özellikle insanın maddi ve manevi yönü tartışılıyor. “Ben Robot” gibi “Terminatör”, “Matrix” gibi filmlerde ortaya konan üç olumsuz tip vardır. Birinciler tamamen robot olan maddeden ibaret(Ben Robot) İkinciler maddi olan ama insansal yönü de gelişebilen robotlar(Terminatör) Üçüncüsü ise insan olduğu halde haz ve fayda ekseninde hayata bakan, haz ve fayda için egemen mekanizmanın hizmetinde kötülüklere aracı olan insanlar(Matrix)
Ancak sonuçta üç tip de kendilerine verilen görevi sorgulamadan yerine getiren ürünlerdir.
Bu filmler insan ile madde ve ruh ilişkisini tartışan ve manevi olandan uzak insanın neye benzeyeceğini ortaya koymaya çalışan filmlerdir.
Burada maddi olanın insanı kendine yabancılaştırdığını ve kötülük ürettiği anlayışına vurgu bulunmaktadır. Bu yaklaşım maddenin de aslında bir yanılsama olduğunun altını çizecek boyutlara bile varmaktadır. Maddeyi inkâr eden aslında hayatın kendisinin sadece bir algı olduğunu ortaya koyan Berkeley idealizminin izlerine rastladığımız filmler de söz konusudur. Vanilla Sky gibi filmler. Herneyse…
Aslında Batıdaki bütün felsefi tartışmaların özü : madde ve mana gerilimi, madde ve mana çelişkisi, madde ve mana ilişkisi…
Bu filmlerde tartışılan şey insanın sadece bir canlı olmadığı sadece maddi bir töze sahip olmadığı; insanı insan yapan şeyin maddenin ötesinde bir değer olduğudur. Örneğin Ben Robot filminde insanlar tarafından insanlara yardım için yapılan robotun nehre düşen bir arabada mahsur kalmış bir aileyi kurtarırken çocukları değil, öncelikle ebeveyni kurtarmalarının gerekçesi ilginçtir. Robotlara sorulduğunda matematiksel olarak çocukların kurtulma şansının daha az olduğu için önce ebeveyni kurtardıklarını söylerler. Aynı yaklaşım Terminatör için de geçerlidir. Terminatör birini öldürmeye programlanır. Öldürülecek şahsın yalvarması vesaire hiçbir anlam taşımaz. Çünkü suret olarak insan olan makinanın inancı ve değeri yok; sadece bir amaç için programlanmış beyni vardır.
Terminatör geleceğin insanının tasviridir. Değerden sıyrılmış sadece maddi töz olarak varolan insanın hayat içindeki olumsuz yerinin betimlenmesidir.
Frankenstein
Aslında Frankenstein adlı romanda ortaya konan şey de insana ilişkin kadim tartışmaların uzantısıdır. Frankenstein ölümü ve dirilmeyi merak eden bir doktor adayıdır. O, ölen insanla yaşayan insan arasındaki fark nedir, diye düşerek insana can veren şeyin bir elektriklenme olduğunu varsaymaktadır. Bu anlayışla çalışmalarını kadavralar üzerinde yapmaya başlar. Okulu bırakarak kendine ait bir evde kurduğu laboratuvarda çeşitli zamanlarda ölen insanların organlarını birleştirerek bir beden oluşturur. Bedenin bir çok organı farklı kişilerden alınmış olduğu için evrende bu varlıktan bir tane olduğunu düşünür ve kendi kendine gururlanır. Bunun bir elektrik akımı ile canlanacağını düşünür. Birkaç sonuçsuz denemeden sonra bir gün kadavra canlanarak laboratuvarı terk eder. Dışarı çıkan bu yaratık hem Frankenstein’in nişanlısını öldürür hem de geçtiği her yerde insanlara zarar verir. Çocukları boğar ve insanları korkutur. Bu yüzden ahali silahlanıp bu yaratığı yoketmek için peşine düşerler.
Sonunda yaratık halk tarafından bir mekânda kıstırılır. Frankenstein, yarattığı varlığın bir anda yokolmasını istemez ve halktan onunla konuşmak ve yüzyüze gelmek için izin ister. Sonunda Frankenstein ile yarattığı varlık karşı karşıya gelir.
Frankenstein yaratığa: “neden böyle yaptın; nişanlımı öldürdün, çocukları öldürdün seni ben bunun için yaratmadım, ellerini ve bütün organlarını sana ben verdim, bu kalbi sana ben verdim” diye yaratığı sorgulamaya başlar. Yaratık aniden Frankenstein’in yakasına yapışır ve “bu kalbi bana sen verdin öyle mi?.. içine biraz merhamet koysaydın ya?… “Evet bu elleri bana sen verdin, ama nasıl kullanacağımı öğretmedin..?”
Evet burada vurgulanan şey kalbin bir maddi organdan çok öte anlamı olduğunun ortaya konulmasıdır.
Frankenstein bu suçlamalarla sarsılır; temel yanılgısını; eksikliğini, acizliğini anlar. İnsan olmak ile canlı olmak arasındaki farkı kavrar. İnsan olmanın canlı olmak olmadığını, yaratıcı olmaya kalkışmanın bedelinin ağır olduğunu bilir.
Değerden ve manevi olandan yoksun insan biçimlendirip üretmeye kalkmak çok trajik bir sona zemin hazırlamaktır.
Bu metinde aslında insan ve Tanrı arasındaki ilahi adalet sorununun tartışıldığı da söylenebilir..
Ama bize göre burada Tanrı olmaya çalışan ama Tanrı olmayı başaramayan insanın trajedisinin ortaya konulmaktadır.
Frankenstein’in şahsında modern çağda insanın elde ettiği bilimsel başarılarla Tanrının yerine oturmaya kalkma çabasındaki en derin başarısızlığın gösterilmesidir.
Bu çabalar insanın zamanı ve koşulları aşan, madde ötesi bir töze sahip olduğunun altını çizmektedir.
Merhametin ve adalet gibi ahlaki değerlerin koşullara ve zamana göre oluştuğunu söyleyen evrimci yaklaşımların bile aslında kavga verirken ahlaki değerlere yaslanıyor olmaları da bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Özellikle koşulların ahlaki değerleri belirlediğini söylerken bile Marksizm’in işçi sınıfının emeğinin sömürülmesine karşı çıkıp artı değerin hırsızlık olduğunu vurgulaması önemlidir. Hırsızlık ve emek sömürüsü ekonomik değil, ahlaki ve madde ötesi bir durumdur çünkü. Emek ve sömürü kavramları maddi olanın ötesinde bir değere işaret etmektedir
Eğer hayat bir çatışma ise, büyük balık küçük balığı yutuyor ise, herkesin herkesle savaşı var ise o zaman siz ne hırsızlıktan ne emek sömürüsünden söz edemezsiniz. Bütün bu sonuçlar gözönüne alındığında değerin koşullara göre değiştiğini vurgulayan Stalin’in çok ciddi bir çelişki içerisinde olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
İnsanı insan yapan değer varlığı olmasıdır. Kant’ın hayvanlık, insanlık ve kişilik diyerek insanı üçe ayırdığını hatırlarsak varlık hiyerarşisinde arzu ve isteklerinin yönlendirmesi ile hareket eden insanın insani olandan uzaklaştığı oysa aklını “en yüksek iyi” doğrultusunda kullanarak kişilik kazandığı üst bir aşamaya yükseldiğini söyleyebiliriz.
