Haksızlığın Ahlaki Gerekçelerle Normalleştirilmesi: Eleştirel Açımlama ve İnşa ile Bir Derkenar

0
oyle-kotu-bir-ahlak-ki

Giriş: Ahlaki Gerekçelerle Haksızlığın Meşrulaştırılması(*)

Toplumlarda adaletsiz uygulamaların ve haksızlıkların zamanla normal karşılanabildiği, hatta ahlaki söylemlerle meşrulaştırıldığı gözlemlenmektedir. “Haksızlığın ahlaki gerekçelerle normalleştirilmesi”, başlığından da anlaşılacağı üzere, bireylerin ve grupların etik olmayan davranışları ahlaki gerekçelendirmelerle savunması olgusunu ele almaktadır. Bir haksızlık, fail tarafından “daha büyük bir iyilik” adına yapıldığı iddia edildiğinde veya kolektif bir değer uğruna feda olarak sunulduğunda, başlangıçta tepki çekecek bir eylem bile mazur görülmeye başlanabilir. Söz konusu makalede de vurgulandığı gibi, insanlar haksızlıkları rasyonel ve ahlaki gerekçelere dayandırarak kendi vicdanlarını rahatlatır ve toplumsal onayı kazanmayı umarlar. Bu giriş bölümünde, bu olgunun temel tezleri kısaca özetlenecek; devamında ise psikoloji ve etik felsefeden kavramlar ışığında derinlemesine incelenerek örneklerle somutlaştırılacaktır.

Makalenin temel iddiası, ahlaki gerekçelendirme adı altında yapılan bilişsel süreçlerin haksızlıkları “normal” ve kabul edilebilir hale getirebildiğidir. Örneğin, bir hırsızlık olayını ele alalım: Fail, çaldığı malı “muhtaç olduğu için” veya “çocuklarını doyurmak amacıyla” çaldığını öne sürerek kendi eylemini haklı göstermeye çalışabilir. Benzer şekilde, yolsuzluk yapan bir bürokrat, elde ettiği haksız kazancı “daha hayırlı işlerde kullandığını” iddia ederek vicdani bir kılıf uydurabilir. Nitekim Türkiye’de siyaset bağlamında sıkça duyulan “çalıyor ama çalışıyor” ifadesi, işte bu tür bir ahlaki gerekçelendirme örneğidir – bir siyasetçinin yolsuzluğu, eğer hizmet üretiyorsa hoş görülebilir diye düşünen bir zihniyeti yansıtır. Makalenin ana tezine göre, bu tür argümanlar normallik algımızı değiştirerek adaletsizliklere karşı duyarlılığımızı köreltebilir. Zamanla, sistemli bir şekilde tekrarlandığında, haksız eylemler olağanlaşır ve toplumsal vicdanda kabul görmeye başlar.

Bu olguyu açıklamak için makale, moralite, normallik ve sorumluluk kavramlarını sorgulamaktadır. Bireylerin kendi yanlışlarını ahlaki kavramlarla savunması, bir yandan kişinin sorumluluk duygusunu perdeleyebilir; diğer yandan kolektif bilinç içinde de bir adalet yanılgısına yol açabilir. Örneğin, “amaç için araçların feda edilebileceği” düşüncesi, bireysel ve toplumsal düzeyde haksızlıkların kabullenilmesini kolaylaştıran tehlikeli bir yaklaşımdır. Burada kritik nokta, ahlaki gerekçelerin araçsallaştırılmasıdır: Gerçekte çıkarcı veya zararlı bir davranış, üstüne bir “ahlaki amaç” etiketi yapıştırılarak meşrulaştırılır. Bu giriş bölümünün ardından, önce birey psikolojisi açısından ahlaki gerekçelendirme mekanizmaları ele alınacak, sonra da toplumsal düzeyde normallik ve kolektif bilinç bağlamında incelenecektir. Ardından, Arendt, Bauman, Haidt, Nussbaum gibi düşünürlerin kavramlarıyla zenginleştirilen bir tartışma sunulacak ve son bölümde adalet ve etik sorumluluk açısından bir değerlendirme yapılacaktır.

Bireysel Ahlaki Muhakeme ve Rasyonalizasyon Mekanizmaları

Her insanın zihninde, yaptığı eylemleri kendine karşı bile haklı çıkarmaya yönelik bir mekanizma bulunur. Psikoloji literatüründe bu durum “rasyonalizasyon” veya “ahlaki çözülme” (moral disengagement) olarak adlandırılır. Albert Bandura’nın çalışmalarına göre, bireyler zarar verici davranışlarını bilişsel yeniden çerçeveleme yoluyla ahlaken kabul edilebilir hale getirebilirler. Örneğin Bandura, bir işkence uygulamasının “masum insanları korumak için gerekli bilgiye ulaşma aracı” olarak sunulduğunda, normalde kınanacak bu eylemin insanlar tarafından kabul görebildiğini belirtir.[1] Gerçekten de tarih boyunca dinî veya milliyetçi ideolojiler, şiddet ve baskı eylemlerini meşrulaştırmanın vasıtası olarak kullanılmıştır; “mukaddes amaçlar” uğruna yapılan kötülükler, failin gözünde kendini haklı çıkarmasını kolaylaştırır.[2] Birey genellikle kötü bir eyleme girişmeden önce, onu kendi zihninde bir şekilde haklı kılacak ahlaki bir mazeret üretir; bu sayede, davranışın yanlışlığı ile kendi ahlaki kimliği arasındaki çelişkiyi azaltır. Kısacası, yanlış davranışı “doğru” bir amaç uğruna yapılmış gibi göstermek, kişinin özsaygısını korumasına hizmet eder ve vicdani sorgulamayı bastırır.

Moral psikolog Jonathan Haidt, insanların ahlaki yargılarının çoğunlukla sezgisel olduğunu ve mantıksal akıl yürütmenin çoğu zaman bu sezgilerin peşinden gelen bir “sonradan uydurma” (post-hoc) olduğunu öne sürer.[3] Haidt’in deyimiyle, insanlar ahlaki kararlarını hakim gibi tarafsız delillerle oluşturmaz; aksine avukat misali, önceden vardıkları sonuçları savunacak argümanlar bulurlar.[4] Bu durumda, bir birey çıkarına veya önyargılarına uygun bir şekilde davranıp ardından bunu ahlaki prensiplerle açıklıyor olabilir. Örneğin bir çalışan, işyerinde yaptığı kayırmacılığı “aileme sahip çıkmak benim görevim” diyerek erdemli bir davranış gibi sunabilir. Ya da bir öğrenci kopya çekmesini “haksız bir sınav sistemine karşı duruş” olarak gerekçelendirebilir. Bu örneklerde görüldüğü üzere, akıl yürütme çoğu zaman gerçek ahlaki gelişim için değil, kişinin kendini veya ait olduğu grubu erdemli göstermek için kullanılır.

Bireysel düzeyde haksızlıkları normalleştirmenin çeşitli psikolojik stratejileri bulunmaktadır. Sutherland ve Cressey gibi kriminologların tanımladığı “tarafsızlaştırma teknikleri” (techniques of neutralization) bu stratejilere ışık tutar: Sorumluluğun inkarı (kişinin “emir kuluydum, yapmak zorundaydım” diyerek kendi sorumluluğunu reddetmesi), zararın inkarı (“kimseye ciddi bir zarar vermedim, bu sadece küçük bir hileydi” diyerek eylemin sonuçlarını önemsizleştirme), mağdurun inkarı (“hak etmişti, başına geleni o da provoke etti” diyerek kurbanı suçlama), cezalandıranları kınama (“beni eleştirenler önce kendilerine baksın, onlar da temiz değil” diyerek otoriteyi veya eleştireni itibarsızlaştırma) ve daha yüksek sadakatlere başvurma (“ailem/ülkem için yapmak zorundaydım” diyerek daha üstün bir değere sadakati öne çıkarma) gibi tekniklerle insanlar kendi yanlış davranışlarına dair duydukları rahatsızlığı azaltırlar. Bu tekniklerin hepsi, özünde, ahlaki gerekçelendirme biçimleridir. Kişi, normalde vicdan azabı duyması gereken bir durumda, bu teknikler sayesinde vicdanını susturur ve eylemini normalmiş gibi algılar.

Sosyal psikolojide “haklı dünya inancı” (just-world belief) denilen bir başka kavram da haksızlıkların algılanma biçimini etkiler. Bu inanca sahip kişiler, dünyada her şeyin nihayetinde adil olduğuna inanma ihtiyacı duyarlar. Bunun sonucu olarak da, birinin başına kötü bir şey gelmişse “mutlaka bir sebebi vardır, demek ki hak etmiştir” şeklinde düşünebilirler. Mağduru suçlama eğilimi olarak da bilinen bu durum, adaletsizlik karşısında tepki göstermeyi engeller. Örneğin, tecavüz gibi korkunç bir suçun kurbanı bile bazen giyimi, davranışı veya bulunduğu yer nedeniyle suçlanabilir – sanki maruz kaldığı şiddeti kendisi davet etmiş gibi değerlendirilir. Florida’da görülen ünlü bir davada, bir kadının giyimi bahane edilerek tecavüz sanığı jüri tarafından beraat ettirilmiştir; jüri başkanının “giyimiyle bunu kendisi istedi” sözleri, mağduru suçlayan ve dünyayı adil görme ihtiyacından kaynaklanan bakışı örnekler niteliktedir.[5] Bu bakış açısı, haksızlığı normalleştirmenin bir yoludur: Eğer kurban “hak etmiş” ise, ortada adaletsizlik yok demektir. Böylece, gerçekte bir haksızlık olan durum, zihinlerde normalleştirilir ve vicdani bir tepki doğmaz.

Yukarıdaki örnekler, bireysel psikolojide ahlaki gerekçelendirmenin nasıl işlediğini somutlaştırmaktadır. İnsan zihni, kendi çıkarı veya ait olduğu grubun menfaati söz konusu olduğunda son derece yaratıcı bahaneler üretebilmektedir. Bu noktada sorumluluk duygusunun önemi ortaya çıkar. Ahlaki sorumluluk, insanın eylemlerinin sonucunu üstlenebilmesi ve öz-eleştiri yapabilmesini gerektirir. Ancak ahlaki gerekçelendirme mekanizmaları, tam da bu öz-eleştiriyi by-pass ederek kişinin kendini aklamasına imkân tanır. Bireyler kendi içlerinde yaptıkları yanlış ile ilgili bir bilişsel uyumsuzluk yaşadıklarında (yani davranışları ile etik değerleri çeliştiğinde), genellikle davranışı değiştirmek yerine değerleri çarpıtmaya yönelirler. Bu da haksızlığın içselleştirilmesine ve “olağan” görülmesine neden olur. Özdenetim mekanizmaları devre dışı kaldığında, kişinin içindeki ahlaki pusula şaşar; böylece haksızlık, sanki ahlaki bir gereklilikmiş gibi algılanabilir.

Toplumsal Normallik, Kolektif Bilinç ve Otorite Etkisi

Bir topluluğun parçası olarak hareket eden bireyler, bazen sürü psikolojisi etkisiyle çevrelerindeki haksızlıkları sorgulamadan kabullenebilirler. Eğer çoğunluk bir davranışı onaylıyor veya görmezden geliyorsa, o davranış yanlış bile olsa “normale” dönüşebilir. Birey, etrafındaki herkesle birlikte hareket ettiği duygusuyla, sorumluluğun ağırlığını hissetmez ve kendi etik değerlendirmesini arka plana atar.

Toplumsal düzeyde, haksızlıkların normalleşmesi çok sayıda insanın paylaştığı inançlar ve değerler, yani kolektif bilinç aracılığıyla gerçekleşir. Fransız sosyolog Émile Durkheim, kolektif bilinç kavramını, toplumun ortak bilinç ve vicdanı olarak tanımlar; bu, toplumdaki paylaşılan inanç ve ahlaki tutumların bir bütünüdür. Kolektif bilinç, bir birleştirici güç olarak bireylerin davranışlarını etkiler, neyin normal neyin sapkın olduğuna dair ortak bir çerçeve sunar.[6] Eğer bir toplumda belirli bir haksız uygulama (örneğin rüşvet, nepotizm veya ayrımcılık) genel kabul görmüşse, yeni nesiller bunu adeta toplumsal normun bir parçası olarak algılarlar. Böylece, tek tek bireyler belki içten içe yanlış olduğunu bilseler bile, çevrelerindeki herkes aynı şeyi yaptığı için onu normal karşılamaya başlarlar. Grup düşüncesi (groupthink) ve sürü davranışı denen olgular da, kolektif bilinç aracılığıyla yanlışların sorgusuz benimsenebileceğini gösterir. Çoğunluğun fikrine uyma baskısı, ahlaki muhakemeyi gölgede bırakarak eleştirel düşünceyi zayıflatır.

Totaliter rejimler ve otoriter toplumsal yapılar, haksızlıkların normalleştirilmesi konusunda çarpıcı örnekler sunarlar. Siyasi veya askerî otoriteler, kendi yaptıkları yanlışları halka kabul ettirmek için yoğun bir ideolojik propaganda ve dilsel manipülasyon kullanır. Nazi Almanyası’nda yaşananlar bunun uç örneklerindendir: Hannah Arendt, Nazi rejiminin aşama aşama işlediği insanlık suçlarının, her adımda “daha kötüsü olmasın diye buna katlanmak gerekir” argümanıyla hem bürokrasiye hem de halka benimsetildiğini belirtir. Arendt’in tespitine göre, “daha az kötüyü seçme” düşüncesi, baştan kötü olan bir rejimin uygulamalarına kademeli onay vererek sonunda en büyük kötülüklerin bile kanıksanmasına yol açmıştır.[7] Yahudilerin soykırıma uğratılması, öncesinde yıllar boyunca adım adım artan ayrımcı politikalarla mümkün hale geldi; her bir aşamada “şimdi tepki göstermezsek daha fenası olur” mantığı dayatıldı ve insanlar bu küçük görünen adaletsizliklere boyun eğdikçe, sistem nihai vahşete zemin hazırladı.[8] Burada ahlaki gerekçelendirme, korku ve teslimiyet şeklinde işledi: Her küçük haksızlık, “buna razı olmazsak kaos çıkar, daha büyük zarar gelir” diye savunuldu. Sonuçta, en büyük suçlar bile, resmî ideoloji tarafından normal ve hatta gerekli bir devlet eylemi olarak sunuldu.

Toplumsal normalliğin inşasında otorite ve bürokrasi kavramlarının da rolü büyüktür. Modern toplumlarda bireyler, karmaşık bürokratik yapılar içinde, kendi eylemlerinin nihai sonuçlarından kopuk bir şekilde görevlerini yerine getirirler. Sosyolog Zygmunt Bauman, modern bürokratik düzenin, ahlaki sorumluluğun bireyler arasında seyrelmesine yol açtığını vurgular. Bauman’ın aktardığı üzere sosyal psikolog Herbert Kelman, bir toplu kıyım veya vahşet söz konusu olduğunda insanların normalde hissettiği ahlaki çekincelerin üç koşul sağlandığında aşındığını belirtir: (1)Şiddet eylemi meşru otorite tarafından yetkilendirilmişse, (2)eylemler rutin prosedürlerin parçası haline getirilmişse ve (3)kurbanlar insanlıktan çıkarılarak değersizleştirilmişse vicdani engeller kolayca yok olur.[9] Nitekim Bauman, modern bürokraside “emir almış olmak” kavramının bireyi sorumluluktan kurtardığı, işbölümü ve rutinin ise yapılan işleri sıradan bir göreve dönüştürdüğü için adaletsizlik kavramının zihinlerden adeta silindiğini belirtir.[10] Bürokratik düzen içinde herkes küçük bir dişliye indirgendiğinde, hiç kimse yaptıklarından tam sorumlu hissetmez; herkes “ben sadece işimi yapıyorum” diyerek vicdanını rahatlatır. Üstelik bu yapı içinde dil de haksızlıkları örtbas edecek şekilde kullanılır: Örneğin resmi kayıtlarda öldürmek yerine “etkisiz hale getirmek”, işkence yerine “sorgu tekniği” gibi örtük ifadeler kullanmak, yapılanları masum göstermeyi amaçlar. Bu tür öforik (euphemistic) dil, şiddeti ve zulmü teknik bir meseleye indirger, ahlaki boyutunu görünmez kılar.[11] Sonuç olarak, modern toplumun rasyonel ve hiyerarşik örgütlenmesi, haksızlıkların topluca gerçekleştirilmesini kolaylaştırırken, bireylerin vicdanen rahatsızlık duymamalarını sağlar. Eichmann olgusu, yani Hannah Arendt’in deyimiyle kötülüğün banalliği, işte bu bağlamda anlam kazanır: Arendt’e göre en büyük kötülüklerin çoğu, kendini şeytani olarak görmeyen, hatta pek de düşünmeyen “ortalama” insanlar tarafından, görevlerini yaparken işlenir. “Asıl üzücü gerçek, dünyanın en büyük kötülüklerinin, kararlarını asla gerçekten iyi ya da kötü olmaktan yana vermemiş sıradan insanlar tarafından işleniyor olmasıdır” diye yazar Arendt.[12] Nazi subayı Adolf Eichmann’ın soykırım sırasında yaptığı gibi, insanlar düşünmeyi terk edip itaati yücelttiklerinde, akıl almaz adaletsizlikler bile sıradan iş rutininin parçası haline gelebilir.

Toplumsal boyutta haksızlıkların normalleşmesinin bir diğer yönü de ideolojik haklılaştırmalar ve kolektif söylemlerdir. Bir toplumda egemen olan ideoloji, ahlaki kavramları kendi amaçları doğrultusunda yeniden tanımlar. Örneğin, otoriter bir rejimde “ihanet”, “düzene karşı çıkma” gibi kavramlar genişletilerek, en ufak muhalefet bile ahlaken yanlış ve cezayı hak eden davranışlar olarak etiketlenebilir. Bu sayede, muhaliflere yapılan haksızlıklar (hapsedilmeleri, haklarının ellerinden alınması vs.) toplum nezdinde “ahlaki düzenin korunması” olarak sunulur. Yine tarihsel örnekten gidersek, Nazi propagandası Yahudileri şeytanîleştirip Alman kolektif bilincinde bir “halk düşmanı” imajı yaratarak, onlara yapılan zulmü ahlaki bir görev gibi göstermiştir. Bugünün dünyasında da benzer mekanizmalar işletilmektedir: Terörle mücadele adına masum sivillerin haklarının çiğnenmesi, “toplumun güvenliği için gerekli fedakârlık” şeklinde anlatılabilir; yolsuzluk yapan güçlü kişiler, yargılanmak yerine “dava adamı” ilan edilerek korunabilir; belirli gruplara yönelik nefret söylemi, çoğunluğun ahlaki değerlerini savunma kisvesi altında meşrulaştırılabilir. Martha Nussbaum, tarihte “iğrenme siyaseti” olarak adlandırdığı bir olguya dikkat çeker: İnsanlar, kendi kusurlarını ve faniliklerini inkar etmek adına başkalarını iğrenç ve aşağılık ilan etmeye yatkındır; bu projeksiyon sonucunda kadınlara, azınlıklara veya farklı cinsel yönelimlere sahip kişilere karşı güçlü bir tiksinti duygusu inşa edilerek, bu gruplara yapılan haksızlıklar haklı gösterilir. Nussbaum özellikle kadınların, Yahudilerin ve eşcinsellerin tarih boyunca “ahlaki saflığı bozuyorlar” gibi inançlarla ikinci sınıf muamele görmesini buna örnek verir.[13] Toplumun kolektif bilincine yerleştirilen bu tür hiyerarşik duygular, kolektif ahlak anlayışını çarpıtarak zulmü erdem, merhameti ise zayıflık olarak resmedebilir. Böylece, geniş kitleler belli haksız uygulamaları bırakın kınamayı, bunlara coşkuyla katılabilir hale gelir.

Son olarak, toplumsal düzeyde haksızlıkların kabullenilmesinde sistem savunma güdüsü de rol oynar. Sistem gerekçelendirme kuramı (system justification theory), insanların içinde yaşadıkları düzeni adil ve meşru görme yönünde bir motivasyona sahip olduklarını belirtir. Bu kurama göre, mevcut sosyal, ekonomik ve politik düzenin aslında yanlış veya haksız olduğunu kabullenmek bireyler için tehditkâr olduğundan, insanlar statükoyu açıklamak ve mazur göstermek için çaba harcarlar. İronik bir şekilde, bu durumdan en çok zararlı çıkan kesimler bile – örneğin ezilen veya yoksul gruplar – zaman zaman sistemi savunabilirler. Bir araştırmaya göre, Amerika’da en alt sosyoekonomik gruptaki kişiler bile çoğunlukla mevcut sistemin adil ve meşru olduğuna inanma eğilimindedir. Bu olgu, Türkiye gibi toplumlarda da gözlemlenebilir: Fakir bir birey, zengin ile kendi arasındaki uçurumu sistemsel bir haksızlık olarak görmek yerine, “kader, çalışsaydım ben de yapardım” diyerek meşrulaştırabilir; ya da uzun süre baskı görmüş bir toplum, “başımızdakiler bilir, vardır bir bildikleri” diyerek otoritenin yaptıklarını sorgulamaktan kaçınabilir. Belirsizliği ve güvensizliği azaltma ihtiyacı, insanları böyle davranmaya iter; mevcut durumu sorgulamamak, düzen ne kadar haksız olursa olsun, kısa vadede rahatlatıcı gelir.[14] Ancak bu psikoloji, adaletsizliklerle mücadeleyi zorlaştırır çünkü insanlar rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek yerine, haksızlığı kanıksayıp kendi zihinlerinde haklı sebepler yaratmayı tercih ederler.

 

Etik Perspektifler: Sorumluluk, Adalet ve İnsanlık Değerleri

Bireysel ve toplumsal düzeyde haksızlıkların ahlaki gerekçelerle normalleştirilebildiğini gördük. Peki etik felsefe bu duruma nasıl yaklaşır? Ahlaki gerekçelendirmelerin ardındaki bu psikolojik mekanizmalar ortaya konduğunda, insanın ahlaki sorumluluğu ve adalet duygusu üzerine önemli sorular ortaya çıkar. Bir yanlış, ne kadar ustaca gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin, yanlış olmaktan çıkar mı? İyinin ve doğrunun ölçütü, çoğunluğun onayına veya bireysel rasyonalizasyonlara indirgenebilir mi? Bu noktada, etik felsefeden geliştireceğimiz perspektifler hem söz konusu makalenin tezlerine derinlik katacak hem de yeni çıkarımlar yapmamızı sağlayacaktır.

Öncelikle, ahlaki görecelik ile evrensel etik ilkeler arasındaki gerilimi ele alalım. Haksızlıklar çoğu zaman, “koşullara göre değişebilecek”, izafi ahlaki argümanlarla savunulur. Örneğin “olağanüstü zamanlardan geçiyoruz, bu nedenle bazı sert tedbirler mazur görülmeli” gibi yaklaşımlar, ahlaki ilkelerin duruma göre esnetilebileceğini ima eder. Ancak Immanuel Kant gibi filozoflar, ahlakın koşula bağlı olamayacağını, koşulsuz buyruklar (kategorik imperatif) şeklinde evrensel ilkeler olduğunu savunurlar. Kantçı perspektiften bakıldığında, bir eylem sırf bir amaca hizmet ediyor diye ahlaken haklı sayılamaz; haksızlık, “daha büyük bir iyilik” uğruna yapılsa bile haksızlıktır. Nitekim Arendt de Kant’ın bu katı ahlaki tutumundan övgüyle bahseder – “daha az kötüye razı olma” mantığını etik bir tuzak olarak görür ve hiçbir otoritenin bizi ahlaki ilkelere aykırı bir eyleme zorlayamayacağını vurgular.[15][16] Etik açıdan bakıldığında, pragmatik gerekçelerle ahlaki ödünler vermek tehlikelidir; zira bugün küçük bir haksızlığı “meşru” gören, yarın daha büyüğüne de kapı aralar. Bu nedenle, adalet ilkeleri kişiler ve durumlar arasında tutarlı uygulanmalıdır. Adalet, bir grubun çıkarına hizmet ettiği sürece geçerli olan bir kavram değil; aksine tam da güç sahiplerinin veya çoğunluğun keyfî uygulamalarına karşı bir dürüstlük terazisi olmalıdır. Bu terazi şaştığında, ahlaki gerekçeler bahaneye dönüşür ve gerçek adalet duygusu zedelenir.

Etik sorumluluk kavramı da bu bağlamda yeniden değerlendirilmeli. Hannah Arendt, özellikle totaliter koşullar altında bireysel sorumluluk meselesine dikkat çekmiştir. Ona göre, herkes “kötü bir sistemde ben ne yapabilirim ki?” diyerek sorumluluktan kaçınırsa, kötülük sıradanlaşır ve kimse hesap vermez hale gelir.[17][18] Arendt, Eichmann örneğinde aslında “düşünmemeyi” seçen ortalama insanların suça ortak olduğunu, dolayısıyla düşünme ve yargılama cesareti gösteren bireylere ihtiyaç olduğunu söyler. Kişisel vicdan ve yargı yetisi, hiçbir zaman tamamen devredilemez; birey, otorite ne derse desin, sonunda kendi yaptığı eylemle yüzleşmek zorundadır. Bu yüzden, insanlar “emir aldım, çoğunluk yapıyordu” gibi gerekçelerin ardına sığınmamalı, daima kendi ahlaki muhakemesini işletmelidir. Arendt’in altını çizdiği “kendiyle düşünme” pratiği, insanın yaptığı her şeyi kendi iç sesine, kendi değerlerine danışarak yapması anlamına gelir. Bu da ancak eleştirel düşünme ve empati ile mümkündür.

Empati demişken, Martha Nussbaum’un fikirleri bu noktada devreye girer. Nussbaum, adil bir toplum için yalnız aklın değil, duygu ve empati yeteneğinin de gerekli olduğunu savunur. Ona göre, başkalarının acısını gerçekten hissedebilmek, onların yerine kendini koyabilmek, ahlaki kararlarımızı insanileştirir. Nussbaum, “iğrenme” duygusunun insanları kategorize edip dışlamada nasıl kullanıldığını göstererek, bunun panzehirinin insani duygudaşlık olduğunu söyler.[19] Örneğin bir toplum, belli bir azınlık grubundan “iğrenmek” yerine onların hikâyelerini dinlemeyi, onları anlamayı denediğinde, artık o gruba haksızlık yapmayı bu kadar kolay içselleştiremez. Nussbaum edebiyatın ve hikâyelerin bu yüzden önemli olduğunu belirtir: Romanlar, filmler, öyküler bize başka hayatların perspektifini kazandırarak ahlaki imgelemimizi (moral imagination) genişletir. Empati pratiği yapmamızı sağlar.[20][21] Böylece, bir başkasına yapılacak haksızlık, bizden uzakta birine yapılan önemsiz bir şey değil; kendi yakınımıza, hatta kendimize yapılmış gibi hissedeceğimiz bir şey haline gelir. Toplumda empati ve merhamet değerleri ne kadar güçlenirse, haksızlıkları ahlaki gerekçelerle paketlemek de o denli zorlaşır. Çünkü empati, dehumanizasyonun (insanlıktan çıkararak değersizleştirmenin) düşmanıdır – birini insan olarak görmeye devam ettiğiniz sürece, ona haksızlık etmeyi vicdanınız kaldırmaz.

Etik açıdan yapılması gereken, psikolojik bahanelerle yüzleşmek ve öz-sorgulamayı elden bırakmamaktır. İnsanlar hem bireysel hem de kolektif düzeyde, kendi önyargılarını ve çıkar çatışmalarını dürüstçe analiz etmelidir. Örneğin, bir lidere koşulsuz bağlılık gösteren bir birey, bunun gerçekten lidere atfettiği ahlaki mükemmeliyetten mi yoksa kendi ait olma ihtiyacından mı kaynaklandığını düşünmelidir. Kendi tarafımız haksızlık yaptığında hemen savunmaya geçmek yerine, ilkesel tutarlılık göstermemiz gerekir. Adalet duygusu, “ama bizden yana, biz haklıyız” dediğimiz an zedelenir. Bu yüzden, erdem etiği (virtue ethics) bize, karakterimizde adalet, dürüstlük, cesaret gibi erdemleri geliştirmemizi öğütler. Cesaret, burada özellikle önemlidir çünkü bir grup içinde haksızlığa yanlış demek, çoğunluğa aykırı düşmek cesaret ister. Ama tarih boyunca ilerleme, hep bu cesur azınlıklar sayesinde olmuştur. Sivil itaatsizlik geleneği, ahlaki gerekçelerle yapılan haksızlıklara karşı vicdanın itirazıdır. Örneğin Martin Luther King, çoğunluğun onayladığı ırkçı yasalara karşı çıkarken, “yasa nedir ki, eğer adalet değilse” diyordu – yani kanunların veya çoğunluğun değil, evrensel adalet ilkesinin esas alınmasını savunuyordu.

Sonuçta etik perspektif, insana bahanelerin arkasına sığınmayı bırakıp özgür irade ve ahlaki özerklik sahibi olduğunu hatırlatır. Bir haksızlık karşısında “yapabileceğim bir şey yok” demek kolaydır; asıl zor olan “bu yanlıştır ve ben bunun parçası olmayacağım” diyebilmektir. Bireylerin kendi küçük eylemleri, bazen büyük haksızlıkların sürmesini engelleyebilir. Örneğin, kurumsal bir yolsuzluk şemasında yer almayı reddeden ve bunu ifşa eden bir çalışan, sistemin değişmesine neden olabilir. Ya da toplumda linç edilen haksız bir yargıya karşı ses çıkaran bir kanaat önderi, kolektif bilinci dönüştürebilir. Etik sorumluluk, hepimize düşen bir ödevdir ve ahlaki gerekçelendirmelerle sis perdesi arkasına gizlenmiş adaletsizlikleri fark etmeyi, onlara karşı durmayı gerektirir.

Sonuç: Eleştirel Bilinç ve Adaletin İhyası

“Haksızlığın ahlaki gerekçelerle normalleştirilmesi” başlıklı makalenin ışığında yaptığımız bu psikofelsefi ve etik inceleme, bizleri çarpıcı ama bir o kadar da önemli bir gerçekle yüzleştiriyor: Kötülük, çoğu zaman kendini iyilik kisvesi altında gösterir. İnsanın bilişsel ve duygusal yapısı, bir yandan muazzam iyilikler yapmaya muktedirken öte yandan kendi yanlışlarını haklı gösterecek bahaneler üretmeye de fazlasıyla yatkındır. Bireyler, ait oldukları grubun veya inandıkları ideolojinin etkisiyle, normalde kabul etmeyecekleri haksızlıkları savunur hale gelebilirler. Bu süreçte ahlaki kavramlar araçsallaşır: Adalet, sadakat, vatanseverlik, din gibi değerler, asıl amacı perdeleyip eylemi makyajlamak için kullanılabilir. Eleştirel bilinç işte tam da bu noktada devreye girmelidir. Hem kendi içimizde hem de toplumsal alanda, sunulan gerekçeleri sorgulama cesaretini göstermeliyiz. “Neden böyle düşünüyorum?”, “Bu eylemi gerçekten doğru buluyor muyum, yoksa bana öyle mi öğretildi?”, “Çıkarım için mi, yoksa gerçekten ahlaken haklı olduğu için mi savunuyorum?” gibi sorular sormak, bizi sürü psikolojisinden çıkarıp özgür bireyler haline getirir. Unutulmamalıdır ki adalet duygusu, ancak bu tür bir bilinçle diri tutulabilir.

Hannah Arendt’in belirttiği gibi, kötülüğün sıradanlaşmasına karşı en büyük panzehir, düşünme ve yargılama becerimizi kullanmaktır. Zygmunt Bauman’ın uyardığı üzere, modern dünyanın anonimleştirici mekanizmalarına rağmen, her birimiz yaptığımız işin etik boyutunu görmekle yükümlüyüz. Jonathan Haidt’in dile getirdiği sezgisel dürtülere kapılmadan önce, aklımızı devreye sokmalı; Martha Nussbaum’un işaret ettiği empatiyi elden bırakmamalıyız. Ahlaki gerekçelerle normalleştirilen her haksızlık, küçük gibi görünse de, toplumun adalet duygusunda bir çatlak oluşturur. Bu çatlaklar biriktiğinde, adaletin temeli sarsılır ve en sonunda büyük yıkımlar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, adaletin ihyası (yeniden canlandırılması) için uyanık bir zihin ve duyarlı bir yürek gerekir.

Sonuç olarak, haksızlığın ahlaki gerekçelerle normalleşmesi olgusunu anlamak, onunla mücadele etmenin ilk adımıdır. Bu yazıda, söz konusu makalenin temel tezlerini destekleyip açımlarken, sosyal psikolojiden ve etik felsefeden kavramlarla bu olguyu derinlemesine ele aldık. Görüldü ki insanlar, kendi kusurlarına kılıf uydurmakta mahir; ama bir o kadar da, adaleti yüceltip haksızlığı reddetme kapasitesine sahip varlıklardır. Bu kapasiteyi hayata geçirmek, kolektif bir bilinç dönüşümünü gerektirir: Toplum olarak haksızlığa karşı sıfır tolerans ve bahanelere karşı yüksek farkındalık geliştirmeliyiz. Her bir bireyin, en küçük günlük etkileşimden en büyük toplumsal kararlara kadar, adalet ilkesini rehber edinmesi ideali belki zor, ama imkânsız değil. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, ahlaki gerekçelerin arkasına sığınan haksızlıklar değil; sahici ahlaki değerlerin egemen olduğu bir düzen kurabiliriz. Adil bir gelecek, insanın kendi kendini aldatma zincirlerini kırması ve hem kendi nefsinde hem de toplum nezdinde haksızlığa dur diyebilmesiyle mümkün olacaktır. Bu da, bu yazıda değindiğimiz eleştirel inşa ve açımlama çabasının, yani kendimizi ve dünyamızı sürekli sorgulayarak geliştirme idealinin ta kendisidir.

Dipnotlarda Gösterilmeyen Yararlanılan Kaynaklar

  1. Bauman, Zygmunt. Modernite ve Holokaust – ALFA Yayınları
  2. Bauman, Zygmunt. Akışkan Kötülük – Ayrıntı Yayınları
  3. Bauman, Zygmunt. Ahlaki Körlük – Ayrıntı Yayınları
  4. Haidt, Jonathan. Doğru Akıl: Neden İyi İnsanlar Siyaset ve Din Yüzünden Bölünür? – Felix Kitap
  5. Nussbaum, Martha C. Yeni Dinsel Tahammülsüzlük Kaygılı Bir Çağda Korku Siyasetinin Üstesinden Gelmek – Phoenix Yayınevi
  6. Nussbaum, Martha C. Yapabilirlikler Yaratmak İnsani Gelişmişlik Yaklaşımı – İletişim Yayınları
  7. Arendt, Hannah, Sorumluluk ve Yargı – Sel Yayınları
  8. Arendt, Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı Eichmann Kudüs’te – Sel Yayınları
  9. Durkheim, Emile. Ahlak ve Toplum – Pinhan Yayıncılık
  10. Durkheim, Emile. Ahlak Eğitimi – Cem Yayınevi
  11. Neiman, Susan. Ahlaki Açıklık Yetişkin İdealistler İçin Bir Kılavuz – İletişim Yayınları
  12. Neiman, Susan. Modern Düşüncede Kötülük – Ayrıntı Yayınları
  13. Tilly, Charles. Neden? Düşünce ve Davranışlarımızın Altında Yatan Nedenler – Vakıfbank Kültür Yayınları
  14. Taylor, Charles. Benliğin Kaynakları – Küre Yayınları
  15. MacIntyre, Alasdair. Kimin Adaleti Hangi Rasyonellik – Livera Yayınevi
  16. Alighieri, Dante. İlahi komedya – ALFA Yayınları
  17. Ferry, Luc. Gençler İçin Yunan Mitolojisi – İş Bankası Kültür Yayınları
  18. Ferry, Luc. Mitoloji ve Felsefe Büyük Yunan Mitlerinin Anlamı – ALFA Yayınları
  19. Nikomakhos’a Etik – Bilgesu Yayıncılık
  20. Foucault, Michel. Kabahat İşlemek – Doğruyu Söylemek – Ketebe Yayınevi
  21. Nietzsche, Friedrich. Ahlakın Soykütüğü Üstüne – Say Yayınları

 

(*)https://www.posttruthdergi.com/haksizligin-ahlaki-gerekcelerle-normallestirilmesi-uzerine/ 25.03.2025

______________________________________________________________________________

[1]https://en.wikipedia.org/wiki/Moral_disengagement#:~:text=One%20method%20of%20disengagement%20is,behaviours%20can%20be%20perceived%20as

[2] https://en.wikipedia.org/wiki/Moral_disengagement#:~:text=Religious%20%20principles%2C%20%2081,9

[3] https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-moral-mind/202205/when-moral-reasoning-isnt-just rationalization#:~:text=Consider%20psychologist%20Jonathan%20Haidt%2C%20who,opinion%20they%20happen%20to%20hold

[4] https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-moral-mind/202205/when-moral-reasoning-isnt-just-rationalization#:~:text=Consider%20psychologist%20Jonathan%20Haidt%2C%20who,opinion%20they%20happen%20to%20hold

[5] https://www.scu.edu/ethics/ethics-resources/ethical-decision-making/the-just-world-theory/#:~:text=She%20was%20wearing%20a%20white,said%20the%20jury%20foreman

[6]https://en.wikipedia.org/wiki/Collective_consciousness#:~:text=Collective%20consciousness%2C%20collective%20conscience%2C%20or,2

[7]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=case,things%20worse%E2%80%94until%20a%20stage%20was

[8]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=obvious%20that%20the%20argument%20of,things%20worse%E2%80%94until%20a%20stage%20was

[9] https://arabcenterdc.org/resource/modernity-and-the-mechanisms-of-moral-neutralisation/#:~:text=Bauman%20cites%20Herbert%20Kelman%E2%80%99s%20comment,idea%20is%20taken%20from%20Kelman

[10] https://arabcenterdc.org/resource/modernity-and-the-mechanisms-of-moral-neutralisation/#:~:text=,comes%20to%20be%20like%20the

[11]https://en.wikipedia.org/wiki/Moral_disengagement#:~:text=There%20exists%20different%20varieties%20of,in%20less%20abominable%20daily%20activities

[12] https://philosophybreak.com/articles/hannah-arendt-on-standing-up-to-the-banality-of-evil/#:~:text=she%20seems%20to%20offer%20a,conclusion%2C%20writing

[13]https://en.wikipedia.org/wiki/Martha_Nussbaum#:~:text=match%20at%20L509%20projective%20disgust,a%20reliable%20basis%20of%20judgment

[14] https://salud-america.org/mechanism-of-discrimination-the-problem-of-system-justification/#:~:text=System%20justification%20is%20a%20%E2%80%9Cpotentially,59

[15]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=In%20their%20moral%20justification%2C%20the,most%20unequivocally%20has%20rejected%20all

[16]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=obvious%20that%20the%20argument%20of,things%20worse%E2%80%94until%20a%20stage%20was

[17]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=exists%20in%20our%20society%20a,and%20those%20who%20try%2C%20or

[18]https://www.themontrealreview.com/Articles/Personal_Responsibility_Under_Dictatorship.php#:~:text=anyone%20fixes%20specific%20blame%20on,phenomenon%20of%20the%20Third%20Reich

[19] https://www.opendemocracy.net/en/5050/martha-nussbaum-empathy-and-moral-imagination/#:~:text=Nussbaum%20builds%20upon%20the%20capability,Those%20we%20dehumanise%20and

[20] https://www.opendemocracy.net/en/5050/martha-nussbaum-empathy-and-moral-imagination/#:~:text=Other,of%20the%20state%20or%20society

[21] https://www.opendemocracy.net/en/5050/martha-nussbaum-empathy-and-moral-imagination/#:~:text=These%20threads%20in%20Nussbaum%E2%80%99s%20work,is%20something%20we%20practice%2C%20and

Bir yanıt yazın