İbn Sînâ’nın Batı Düşüncesine Etkisi
On üçüncü yüzyılda Batı düşüncesi üzerindeki İbn Sînâ etkisi hem sürekli hem de yaygın bir nitelik taşımaktaydı. Onun etkisi, belirli bir okul ya da bölgeyle sınırlı değildi; tam tersine, Paris, Köln, Oxford ve Padua gibi felsefi merkezlerde, neredeyse her büyük düşünür üzerinde hissedilmekteydi. Bu etkinin kaynağı, yalnızca İbn Sînâ’nın Aristoteles’in yorumcusu olarak değil, aynı zamanda bağımsız bir metafizikçi ve psikolog olarak sahip olduğu otoritedir.
İbn Sînâ, Aristoteles’in öğretilerini sistematik biçimde yeniden düzenlemiş, onları varlık, öz, zorunluluk ve mümkünlük gibi kavramlarla daha soyut bir düzleme taşımıştır. Bu bakımdan, onun felsefesi yalnızca Aristotelesçiliğin bir devamı değil, aynı zamanda Orta Çağ düşüncesine yeni bir metafizik yön kazandıran yaratıcı bir sentezdir. Bu sentez, hem Hristiyan hem Yahudi skolastikleri için bir düşünsel temel oluşturmuştur.
Latince dünyada İbn Sînâ’nın eserlerinin etkisi, özellikle “Metaphysica” (İlâhiyat) ve “De Anima” (Nefs Üzerine) bölümleri aracılığıyla olmuştur. Bu bölümler, Toledo, Burgos ve Palermo’daki Arapça çeviri merkezlerinden Latinceye aktarılmış ve kısa sürede Avrupa üniversitelerinde okutulmaya başlanmıştır. Albertus Magnus ve Thomas Aquinas gibi düşünürler, bu metinleri yalnızca tanımakla kalmamış, kendi sistemlerinin temeline yerleştirmişlerdir.
Albertus Magnus, İbn Sînâ’yı “Doğulu filozofların en derin düşüneni” olarak adlandırır ve onun özellikle varlık kavramına ilişkin çözümlemelerinden faydalanır. Thomas Aquinas ise İbn Sînâ’nın varlık ile öz ayrımını alır, fakat bunu Hristiyan yaratılış doktrinine uygun biçimde yeniden yorumlar. Böylece “esse” (varlık) kavramını Tanrı’nın yaratıcı edimiyle ilişkilendirerek, İbn Sînâ metafiziğini teolojik bir bağlama yerleştirir.
İbn Sînâ’nın en kalıcı etkilerinden biri, varlık (esse) ile öz (essentia) arasındaki ayrımdır. Ona göre, bir varlığın özü (örneğin insanlık, atlık) ile onun varoluşu birbirinden farklıdır. Hiçbir şey, var olmak zorunda değildir; varlık, özü mümkün olan her şeye Tanrı tarafından “eklenir”. Bu düşünce, Batı skolastiğinde büyük bir devrim yaratmıştır. Thomas Aquinas, bu öğretiden yola çıkarak Tanrı’yı “varlığın kendisi” (ipsum esse subsistens) olarak tanımlar.
Ayrıca İbn Sînâ’nın “zorunlu varlık” (wājib al-wujūd) kavramı, Aquinas’ın Tanrı’nın varlığına ilişkin “beş yol”undan (quinque viae) özellikle dördüncüsünün temelinde yer alır. Thomas, bu fikri yeniden biçimlendirerek, Tanrı’nın zorunlu varlık olduğunu, diğer tüm varlıkların ise yalnızca O’ndan varlık aldığını savunur. Böylece İbn Sînâ’nın ontolojik düşüncesi, Hristiyan teolojisinde yeni bir metafizik iskelet hâline gelir.
İbn Sînâ’nın psikoloji üzerindeki etkisi de aynı derecede önemlidir. Onun insan ruhuna ilişkin öğretisi — ruhun bedene form olarak bağlı olması, fakat aynı zamanda kendi başına var olabilmesi — Batı düşüncesinde uzun süre tartışılmıştır. Thomas Aquinas, İbn Sînâ’nın bu anlayışını benimseyerek “insan ruhu, bedene biçim veren bir tözdür, ama bedenden bağımsız olarak var olabilir” der. Bu, hem ruhun ölümsüzlüğünü hem de insanın Tanrısal kökenini temellendiren bir görüş olarak Batı metafiziğine yerleşmiştir.
Bununla birlikte, Aquinas’ın İbn Sînâ’yı bütünüyle kabul ettiği söylenemez. İbn Sînâ’nın bilgi teorisinde yer alan “tümel akıl” (intellectus universalis) veya “faal akıl”ın bireyler üstü bir güç olarak anlaşılması, Thomas tarafından reddedilmiştir. Aquinas, her insanın kendi aklî yetisine sahip olduğunu ve Tanrı’nın her bireye ayrı bir ruh yarattığını savunur. Buna rağmen, bu eleştiriler bile İbn Sînâ düşüncesinin etkisini kanıtlar niteliktedir.
İbn Sînâ’nın etkisi yalnızca teolojiyle sınırlı kalmamıştır. Onun doğa felsefesi, tıp ve psikolojiye ilişkin görüşleri de Batı üniversitelerinde yüzyıllarca öğretilmiştir. “Canon of Medicine” (el-Kanûn fi’t-Tıbb) adlı eseri, 17. yüzyıla kadar Avrupa’da temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Bu kitap, sadece tıbbî bilgi değil, aynı zamanda İbn Sînâ’nın doğa anlayışını da taşımaktaydı: doğa, Tanrısal aklın düzenine göre işleyen bir sistemdi.
Sonuç olarak, on üçüncü yüzyıl Batı düşüncesi, Aristotelesçi gelenekle İbn Sînâ’nın metafizik mirasının birleştiği bir dönemi temsil eder. Thomas Aquinas, bu birleşimi en yetkin biçimde gerçekleştiren düşünürdür. Onun “felsefesiyle teolojinin uzlaşması” dediği şey, gerçekte İbn Sînâ’nın akıl–iman dengesi anlayışının Latin Hristiyanlık içindeki yankısıdır.
İbn Sînâ, böylece hem Yunan mirasının hem de İslam düşüncesinin Batı’ya aktarımında merkezi bir köprü olmuştur. Onun düşünceleri, yalnızca Orta Çağ’ı değil, Descartes’tan Leibniz’e, hatta modern varlık felsefesine kadar süren bir etkiler zincirinin başlangıcını oluşturmuştur.
İbn Sînâ ve Aquinas
Thomas Aquinas, İbn Sînâ’nın eserlerini yalnızca bir yorumcu olarak değil, sistematik bir düşünür olarak okumuştur. Onu, Aristoteles’in açıklayıcısı olmaktan ziyade, felsefi düşünceyi yeni bir düzene kavuşturan bir kurucu olarak görmüştür. Bu nedenle, Thomas’ın birçok temel kavramı — özellikle varlık (esse), öz (essentia), zorunluluk (necessitas) ve mümkünlük (contingentia) — doğrudan İbn Sînâ’nın metafiziğinden esinlenmiştir.
İbn Sînâ’ya göre, her varlık iki yönden kavranabilir: birincisi, onun ne olduğu (öz), ikincisi ise var olduğu (varlık). Bu iki yön, yalnızca Tanrı’da özdeş olup, yaratılmış her şeyde birbirinden ayrıdır. Thomas, bu ayrımı Hristiyan yaratılış öğretisinin merkezine yerleştirmiştir. Ona göre, yalnızca Tanrı “varlığın kendisidir” (ipsum esse subsistens); diğer tüm varlıklar ise “varlığa katılmış” (participata esse) varlıklardır. Böylece Tanrı’nın mutlak zorunluluğu ile yaratılmış varlıkların olumsallığı arasındaki fark, İbn Sînâ’dan devralınan kavramsal bir temele oturur.
Bu ayrım, Thomas’ın “yaratılış” (creatio ex nihilo) anlayışını da temellendirir. Çünkü eğer varlık özü gereği zorunlu değilse, onun var olması, dışsal bir nedenin, yani Tanrı’nın etkinliğiyle mümkündür. Bu düşünce, doğrudan İbn Sînâ’nın Wājib al-Wujūd (Zorunlu Varlık) öğretisinin Latince dünyadaki yankısıdır. İbn Sînâ, zorunlu varlık dışında her şeyin mümkün olduğunu, varlığını zorunlu varlıktan aldığını söyler. Thomas, bu metafizik ilişkiden hareketle, Tanrı’nın yaratıcı eylemini felsefi olarak temellendirmiştir.
Fakat Thomas, İbn Sînâ’nın sistemini olduğu gibi kabul etmez. İbn Sînâ’da Tanrı, bir anlamda “zorunluluk gereği var eden” bir ilkedir; yani Tanrı’nın varlığından âlemin zorunlu olarak taşması (sudûr) sonucu oluşur. Thomas ise, Tanrı’nın yaratma eylemini tamamen özgür bir irade eylemi olarak görür. Bu, ikisi arasındaki en belirgin farktır.
İbn Sînâ’da Tanrı’nın yaratması, Tanrı’nın doğasından taşan zorunlu bir fiildir; Thomas’ta ise bu fiil Tanrı’nın iradesine bağlıdır. Tanrı, dünyayı yaratmak zorunda değildir; fakat yaratmayı dilediği için yaratır. Böylece İbn Sînâ’daki “zorunlu taşma” anlayışı, Thomas’ta “özgür yaratma” (creatio libera) anlayışına dönüşür.
Yine de bu fark, Thomas’ın İbn Sînâ’dan aldığı temel kavramsal çerçeveyi değiştirmez. Onun varlık anlayışı, bütünüyle İbn Sînâ’nın “öz–varlık ayrımı” üzerine kuruludur. Bu ayrım, Thomas’ın Tanrı, insan ve dünya ilişkisini açıklarken kullandığı en önemli metafizik araç hâline gelir.
İbn Sînâ’nın ruh anlayışı da Thomas üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Her iki düşünürde de ruh, bedene biçim veren ama aynı zamanda kendi başına var olabilen bir tözdür. Thomas, bu düşünceyi Summa Theologiae’de şu sözlerle tekrarlar:
“Ruh, bedene form veren bir tözdür; ama aynı zamanda kendi varlığıyla kaimdir. Bu nedenle insan, beden ve ruhun birliğinden doğan tek bir cevherdir.”
Bu, İbn Sînâ’nın Kitāb al-Nefs’teki şu ilkenin Latin skolastiğine taşınmış biçimidir:
“Nefs, bedeni idare eden ilkedir; ama o, bedenden bağımsız bir varlığa sahiptir.”
Bununla birlikte, Thomas ruhun kökeni konusunda İbn Sînâ’dan ayrılır. İbn Sînâ, ruhların türsel olarak Tanrı’dan sürekli bir akışla geldiğini öne sürerken, Thomas her insan ruhunun doğrudan Tanrı tarafından ayrı ayrı yaratıldığını savunur. Bu fark, skolastik Hristiyan antropolojinin bireyselcilik vurgusunu belirler.
Thomas ayrıca, İbn Sînâ’nın bilgi anlayışını da dönüştürür. İbn Sînâ’da bilgi, faal aklın (Tanrısal aklın) insana yansıması yoluyla kazanılır; Thomas’ta ise bilgi, duyumdan başlayarak soyutlamaya ilerleyen doğal bir süreçtir. Yani Thomas, İbn Sînâ’daki “ilahi akıl aracılığıyla bilme” anlayışını, insanın doğal aklî etkinliğiyle sınırlandırır. Buna rağmen, bilgi sürecinin yapısal düzeni — duyumdan kavrama, kavramdan tikele dönme — tamamen İbn Sînâ’dan alınmıştır.
Sonuç olarak, Thomas Aquinas’ın düşüncesi, İbn Sînâ’nın mirası üzerinde yükselen bir Hristiyan sentezidir. Thomas’ın felsefi dili, büyük ölçüde İbn Sînâ’nın terminolojisini Latince’ye uyarlamış biçimidir. Esse, essentia, forma, materia, intellectus, actus gibi kavramların skolastik anlamı, doğrudan İbn Sînâ’nın sisteminden devralınmıştır.
Bu nedenle Thomas’ı anlamak, İbn Sînâ’yı anlamadan mümkün değildir. Batı skolastik düşüncesi, Aristotelesçi biçim altında İbn Sînâ’nın metafiziğini taşımaktadır. Hristiyan Orta Çağı’nda “felsefe ile teolojinin uzlaşması” olarak bilinen düşünsel proje, aslında İbn Sînâ’nın akıl ile inancı uzlaştırma girişiminin Latin dünyasındaki yankısıdır.
İbn Sînâ’nın Mirası
İbn Sînâ’nın etkisi, on üçüncü yüzyılla sınırlı kalmamış, skolastik düşüncenin bütün gelişiminde kalıcı bir iz bırakmıştır. Thomas Aquinas’ın çağdaşları ve ondan sonraki kuşaklar, onun kavramlarını tartışmış, kimi zaman eleştirerek ama çoğu kez de benimseyerek sürdürmüşlerdir. Bu etki, yalnızca felsefi dilin biçiminde değil, metafizik düşüncenin yapısında kendini gösterir.
Duns Scotus, Thomas’tan farklı bir metafizik kurmasına rağmen, öz ile varlık arasındaki ayrımı tartışırken sürekli İbn Sînâ’ya başvurur. Onun “formalite” (formalitas) kavramı, İbn Sînâ’nın mahiyet (māhiyya) anlayışının farklı bir yorumudur. Scotus, her varlıkta özü belirleyen bir “bu-olmalık” (haecceitas) olduğunu söyler; bu, İbn Sînâ’nın mümkün varlıklara kazandırdığı bireysellik ilkesinin başka bir ifadesidir. Böylece Scotus’un özgün kavramı bile, İbn Sînâ’nın bıraktığı metafizik soruların bir devamıdır.
Francisco Suárez de İbn Sînâ geleneğini sürdürmüştür. Onun Disputationes Metaphysicae adlı yapıtı, İbn Sînâ’nın Metafizik’inde görülen düzenin Latin dünyasındaki en gelişmiş biçimidir. Suárez, varlık ile özün ayrılığını yeniden işler; “varlık”ı hem Tanrı’da hem yaratılmışlarda ortak bir kavram olarak ele alır. Bu yönüyle, on yedinci yüzyıl felsefesine geçişi sağlayan metafizik köprü İbn Sînâ’nın çizgisinde kurulmuştur.
İbn Sînâ’nın düşüncesi, Rönesans’ta doğrudan adı anılmasa da, skolastik gelenek aracılığıyla yaşamaya devam etmiştir. Descartes’ın “düşünen özne” fikri, ruhun maddeden bağımsızlığına ilişkin İbn Sînâcı argümanların yeniden yorumlanmış bir biçimidir. “Cogito ergo sum” önermesi, bir anlamda, İbn Sînâ’nın “nefsin kendini bilmesi” öğretisinin modern bireycilik içindeki yankısıdır.
Leibniz’in monad kavramı da aynı geleneğe bağlıdır. Her monad, kendi içinde basit, bölünemez ve kendine özgü bir varlık taşır. Bu, İbn Sînâ’nın “basit töz olarak ruh” anlayışının metafizik bir soyutlamasıdır. Leibniz, doğrudan İbn Sînâ’dan söz etmese de, kullandığı varlık kavramının kökeni açıkça bu çizgide bulunur.
İbn Sînâ’nın mirası, yalnızca metafizik alanla sınırlı değildir. Onun tıp, psikoloji, mantık ve doğa felsefesi üzerindeki etkisi, Batı’da yedi yüzyıl boyunca sürmüştür. Canon of Medicine (el-Kānûn fi’t-Tıbb) Avrupa üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulmuş, tıbbî düşünceyle birlikte doğa kavrayışına da yön vermiştir. Bu kitap, Tanrı’nın akılla düzenlediği bir doğa fikrini, ampirik bilginin içine taşımıştır.
Dolayısıyla İbn Sînâ, yalnızca bir “Arap Aristoteles’i” değildir; o, doğayı ilahi aklın bir yansıması olarak gören yeni bir metafizik bilincin kurucusudur. Bu bilinç, Batı’nın hem skolastik hem modern düşüncesinin alt katmanında yaşamıştır.
Foster, bu noktada şu sonuca varır:
“İbn Sînâ’nın Batı üzerindeki etkisi, yalnızca düşüncelerinin alınmasında değil, sorularının yön değiştirmesinde görülür. O, felsefeyi Tanrı’nın varlığını kanıtlamanın ötesine taşıyarak, varlığın kendisini anlamaya yöneltmiştir. Bu yöneliş, skolastiğin özünü belirlemiş ve modern felsefenin metafizik geleneğini hazırlamıştır.”
Böylece, İbn Sînâ’nın mirası iki düzlemde sürer: birincisi, kavram düzeyinde — öz, varlık, zorunluluk, mümkünlük, basitlik, tözsellik gibi temel kavramlar hâlâ onun sisteminin izlerini taşır; ikincisi, yönelim düzeyinde — felsefenin Tanrı ile varlık arasındaki ilişkiyi merkezine alması. Bu iki yön, Batı felsefesinin metafizik omurgasını oluşturur.
Sonuç olarak, İbn Sînâ’nın mirası, yalnızca tarihsel bir etki değil, düşünmenin biçimini belirleyen bir sürekliliktir. Batı felsefesi, farkında olsun ya da olmasın, onun sorduğu soruların içinde düşünmeye devam eder. Tanrı, akıl ve varlık arasındaki bağın çözülmemişliği, İbn Sînâ’nın Batı düşüncesine bıraktığı en derin mirastır.
_________________________________________________________________________________________________
Père De Vaux, Notes et Textes sur l’Avicennisme Latin aux confins des XIIe–XIIIe siècles, Paris: Vrin, 1934.
Étienne Gilson, Avicenne et le point de départ de Duns Scot, Archives d’histoire doctrinale et littéraire du Moyen Âge, 1927.
Étienne Gilson, L’Être et l’Essence, Paris: Vrin, 1948, s. 62-67.
M.-D. Roland-Gosselin (ed.), De Ente et Essentia, Le Saulchoir, Kain, 1926.
Thomas Aquinas, Contra Gentiles, II, 74 passim.
Thomas Aquinas, Quaestiones Disputatae de Veritate, X, 2 c.
Thomas Aquinas, Quaestiones de Anima, a 5 ad 2.
Thomas Aquinas, Summa Theologiae, I, 79 .4.
Kenelm Foster
Peder Francis Stephen Kenelm Foster OP, tanınmış bir âlim, seçkin bir vaizdi. 26 Aralık 1910’da, Katolikliğe dönen babasının Yüksek Mahkeme yargıcı olarak görev yaptığı sömürge Hindistan’da doğdu.6 Şubat 1986’da 75 yaşında vefat etti. 1934’te 24 yaşındayken Woodchester’daki Novitiate’e girdi; 28 Eylül 1935’te mesleğini yaptı ve 14 Temmuz 1940’ta rahip olarak atandı. Leicester’daki Holy Cross’ta papaz olarak görev yaptıktan sonra Cambridge Üniversitesi İtalyan Çalışmaları Bölümü’nde öğretim üyeliğine seçildi ve daha sonra İtalyanca Doçentliğine atandı. Birçok ilgi alanı arasında ikisi öne çıktı: Aziz Thomas Aquinas ve Alighieri Dante’nin yaşamları ve eserleri; Aziz Thomas Aquinas’ın Yaşamı , Tanrı’nın Ağacı ve İki Dante dahil olmak üzere her ikisiyle ilgili önemli eserler yayınladı . 1979’da emekli olmadan önce, aldığı birçok övgü arasında, Peder Kenelm, Düzenin Üstadı tarafından Kutsal Teoloji Üstadı olarak atandı; bu, herhangi bir Dominiken için en büyük onurlardan biridir.
