Dünyanın Büyük Çoğunluğu

0
151061

Dünyanın büyük çoğunluğu (yaklaşık yüzde 80’i) bir tür aşkın varlığa inanırken, bilimsel ve felsefi çevrelerde hâkim olan görüş şudur: Tanrı’nın varlığını kabul edenler, bu inançlarını kanıtlama yükümlülüğü altındadır; oysa Tanrı’nın varlığını reddeden ateistler böyle bir ispat yükü taşımaz, çünkü onlarınki “varsayılan” konumdur. Başka bir deyişle, Tanrı’ya inanmak olağanüstü bir iddiadır. Bu düşünce, ateist ve agnostiklerin “normal” insanlar olduğu yönündeki yaygın kanaatle de desteklenir; oysa bu iddia, dünyadaki insanların ezici çoğunluğunun inançlı olması gerçeğiyle çelişir. Bu durum şu soruyu gündeme getirir: Tanrı’nın varlığını reddedenler, aslında ispat yükünü taşımaları gereken taraf değil midir?

Yine de, modern çağda pozitivizm, agnostisizm ve ateizmin yükselişi, Tanrı’nın ya da nihai hakikatin varlığına dair akılcı tartışmaları gerekli kılmıştır. Richard Dawkins, Daniel Dennett, Lawrence Krauss, Leonard Mlodinow gibi Yeni Ateist yazarlar bilimin otoritesine sık sık başvurarak (çoğu zaman bilimi akıl ile özdeşleştirerek) şöyle derler: “Bilimin en iyi teorileri Tanrı’dan hiç söz etmez; öyleyse gerçek yalnızca maddi olandır.” Bu düşünce, yani empirik ve deneysel bilimin tek geçerli bilgi biçimi olduğu varsayımı, aslında kanıtlanmamış bir metafizik ön kabuldür. Bu varsayımdan hareketle, Tanrı’nın varlığına dair geleneksel kanıtlara çeşitli karşı argümanlar getirirler. Örneğin “Eğer Tanrı her şeyin nedeni ise, O’nun da bir nedeni olmalıdır” diyerek sonsuz geriye gidiş sorununu öne sürerler. Kötülük ve acı argümanı da bunlardan biridir: “Dünyada bu kadar acı varken, mutlak iyi bir Tanrı nasıl var olabilir?” Ya da “Tanrı gizliliği” argümanı: “Eğer Tanrı varsa, varlığı neden herkes için açık değildir?”

Bu karşı argümanların sınırlarını, özellikle İslâm geleneğindeki Tanrı anlayışı ışığında ele almadan önce, tartışmaların hangi Tanrı tasavvuruna dayandığını fark etmek gerekir. Çünkü birçok Yeni Ateist yazar yalnızca Hristiyan Tanrı anlayışını hedef alır. Oysa Tanrı veya nihai hakikat fikri, Budizm ya da çeşitli mistik geleneklerde de farklı şekillerde temellendirilir. Ayrıca, bu tartışmalarda çoğu zaman “kanıt” kavramının kendisi de açık biçimde tanımlanmaz. Oysa epistemolojik ölçütleri belirlemeden yapılan bir tartışma, meseleyi aydınlatmak yerine bulanıklaştırır.

II

Tanrı’nın varlığı için mantıksal, ahlaki, ontolojik, kozmolojik, estetik ve amaçsal (teleolojik) pek çok delil ileri sürülmüştür. Bu delilleri birbirinden kopuk değil, bir bütün olarak düşünmek gerekir. Çünkü Tanrı için ileri sürülen her kanıt, insanın Tanrı anlayışıyla yakından ilişkilidir; farklı geleneklerde “mutlak gerçeklik” farklı biçimlerde kavranır

Hristiyan düşüncesinde ontolojik (salt akla dayalı) ve kozmolojik (evrenin varlığına veya düzenine dayalı) argümanlar genellikle en güçlü savunmalar olarak görülür. Buna karşılık İslâm, Budist ve benzeri geleneklerde Tanrı’nın varlığı çoğu kez bilinç (şuur) üzerinden temellendirilir — yani maddenin ötesinde bir bilinç önceliği vardır.

Fakat insanlar Tanrı’ya olan inançlarını nadiren salt mantıksal kanıtlarla değiştirirler. Mantıksal ispatlardan farklı olarak mistik gelenekler, insanın Tanrı’yı bilincinin derinliklerinde gerçekten tecrübe etmesine imkân veren bir yol haritası sunar. “Mistik tecrübe” tartışmaları genellikle yüzeyseldir; ama bu yollar, insanların Tanrı inancını derinden etkiler. Gerçekten de, bir inananın iç tecrübesinde açılan hakikat penceresi, bir felsefi kanıttan çok daha güçlüdür.

Tanrı’nın varlığını ispatlamak veya reddetmek isteyen biri, öncelikle “Tanrı” derken ne kastettiğini tanımlamalıdır. Geleneksel tanım — “her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, mutlak iyi yaratıcı”— herkesin metafizik görüşüyle örtüşmeyebilir. Ben Tanrı’yı sadece bu sıfatların sahibi bir varlık olarak değil, aynı zamanda hem mutlak hem de sonsuz ilke olarak anlıyorum.

“Mutlak” terimi, tüm sınırların ötesinde, tamamen bağımsız, kendi kendine yeterli, koşulsuz bir varlığı ifade eder; yani zaman, mekân, biçim veya sınırdan bağımsız nihai kaynaktır. Bu anlamda Mutlak, “varlığın da ötesinde”dir — burada “Varlıkötesi” (Beyond-Being) olarak adlandırılır — ve hiçbir isim, biçim ya da kavramsallaştırmayla sınırlanamaz. Bu gerçeklik, tüm nitelendirmelerin ötesinde, saf ve sonsuz bir bütünlüktür.

Bu durumda, “bilgelik”, “iyilik” ya da “kudret” gibi sıfatlar Varlık’a aittir; Varlıkötesi’ne değil. Yani kişisel Tanrı (Being) ile aşkın, şahsiyet-ötesi ilke (Beyond-Being) arasında bir ayrım vardır: İlki yaratılmışlarla ilişkiye girer, ikincisi tüm ilişkilerin ötesindedir.

Bu ayrımı ışık metaforuyla anlatabiliriz: Varlıkötesi, ışığın kaynağıdır — saf, sonsuz, biçimsiz bir nur. Varlık ise bu kaynağın belirli bir biçimde tezahür etmesidir; yani belirli bir ışık huzmesi. Huzme, parlaklığı ve rengiyle dünyayı aydınlatır, nesnelere temas eder, gölgeler oluşturur. Fakat ışık huzmesi, ışık kaynağını tüketmez; onu sınırlamaz.

İşte Tanrı (Varlık) ile aşkın ilke (Varlıkötesi) arasındaki fark da böyledir: Işık huzmesi dünyayı aydınlatır ama kaynağını tanımlayamaz.

> “Görelilik ya da kuantum mekaniği gibi bilimsel teoriler ne kadar etkileyici olursa olsun, varlığın ve bilincin doğasına dair bir şey söylemez.”

III

Tanrı’yı bu şekilde tanımladığımızda, Yeni Ateistlerin çoğu karşı argüman oldukça zayıf kalır. Örneğin “Eğer Tanrı her şeyin nedeni ise O’nun da bir nedeni olmalı” sözü, Tanrı’yı zorunlu değil, bağımlı bir varlık gibi ele alır — bu da kendi içinde çelişkili bir varsayımdır.

Bugün birçok insan yalnızca matematiksel modellere ve fiziksel kanıtlara dayanan ispatları kabul eder. Modern bilimin başarıları bu güveni beslemiştir. Einstein’ın 1915’te ortaya koyduğu genel görelilik kuramı, dev kütlelerin uzay-zamanı bükmesi fikrini matematiksel olarak açıklamıştı. 2015’te LIGO deneyinde yerçekimsel dalgaların tespit edilmesiyle bu öngörü doğrulandı. Bu gibi örnekler, bilimin ampirik başarısına duyulan güveni pekiştirdi.

Ne var ki, bilimin başarısı “gerçekliğin yalnızca bilimsel yöntemle kavranabileceği” anlamına gelmez. Zira bilimin tanımı da, başarının neye göre ölçüleceği de hâlâ tartışmalıdır — özellikle çevre krizleri ve nükleer tehditler çağında.

Empirik bilimin en büyük sınırı, şu temel soruya yanıt verememesidir:

“Neden hiçbir şey yok yerine bir şey var?”

Bilim evrenin başlangıcını Büyük Patlama’ya kadar geri götürebilir, ama “varoluşun neden mümkün olduğu” sorusuna cevap veremez. Bu soru metafizik alanına aittir.

Benzer biçimde bilinç meselesi de bilimin sınırlarını gösterir. Nörobilim beynin faaliyetlerini ölçebilir, ama beynin bu faaliyetlerinin “benlik” ve “tecrübe”yi nasıl ürettiğini açıklayamaz. Avustralyalı filozof David Chalmers’ın ifadesiyle bu, “bilincin zor problemi”dir. Bilim üçüncü şahıs gözlemine dayanır; oysa bilinç birinci şahıs tecrübesidir.

Bilim, bilincin doğasını çözmekte zorlandıkça şu paradoks belirir:

Bilim, bilinci açıklamaya çalışır — fakat bilimin kendisi bilince dayanır.

Bir başka deyişle, bilinci olmayan bir varlık “bilim” yapamaz.

İslâm filozofları bilinci, yalnızca temsillerin toplamı değil, huzur (ḥuḍūr) olarak tanımlar: Kendi varlığının doğrudan farkında olan, aydınlatıcı bir mevcudiyet. Bu anlayış, modern bilinç teorilerinin ötesindedir ve yapay zekâ tartışmaları için de derin sonuçlar taşır. Çünkü hakiki bilinç, algoritmalarla taklit edilemez; sadece simüle edilebilir. ChatGPT gibi sistemler bilinçli davranışları taklit edebilir, ama gerçek “nedensel güçten” yoksundur.

Aynı şekilde, benlik, özgür irade, ahlak ve varoluşun anlamı gibi meseleler de ampirik sınamanın ötesindedir. Husserl, Heidegger ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi düşünürler modern bilimin varsayımlarını bu yönüyle eleştirmiştir.

> “İster Tanrı’nın varlığını savunmak ister reddetmek istesin, entelektüel dürüstlüğe sahip bir yaklaşım, varsayımlardan başladığını kabul etmelidir.”

IV

Doğalcılığın ve empirik bilimin varlığı anlamakta karşılaştığı sınırlamalar, aslında 18. yüzyıl filozofu Immanuel Kant’a kadar uzanır. Ateist düşünürler genellikle Kant’ın Tanrı kanıtlarına yönelttiği eleştirinin o kadar yıkıcı olduğunu söyler ki, artık Tanrı sorusunun felsefede anlamı kalmamıştır.

Kant, Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde “varlık”ın bir yüklem olmadığını savunur. Bir yüklem, özneye yeni bir nitelik ekler. “Üçgenin üç kenarı vardır” dediğimizde yüklem, üçgenin doğasını açıklar. Oysa varlık, nesnenin doğasına yeni bir özellik eklemez; sadece o kavramın gerçekleşmiş halini belirtir. Bu yüzden Kant’a göre, “Tanrı vardır” önermesi Tanrı kavramına yeni bir nitelik katmaz; sadece o kavramın gerçeklikte karşılığı olduğunu söyler.

Birçok filozof Kant’ın bu itirazının Tanrı tartışmalarını bitirdiğini düşünür, ama tartışma hâlâ sürüyor. Örneğin ateist filozof Graham Oppy ile Hristiyan filozof Edward Feser’in çevrim içi tartışmaları, bu meselenin hâlâ ne kadar canlı olduğunu gösterir. Alvin Plantinga, William Lane Craig ve gayri-Batılı geleneklerden pek çok düşünür de aynı soruyla ilgilenmeye devam ediyor.

Burada göze çarpan şey, modern felsefede çifte standarttır. Tanrı’nın varlığına dair her kanıt, neredeyse matematiksel kesinlikte ispat talebiyle karşılaşır. Oysa nedensellik, kimlik, olasılık, zihin-beden ilişkisi gibi konularda filozoflar arasında büyük görüş ayrılıkları olmasına rağmen, bu durum felsefenin ciddiyetini azaltmaz. Ama konu Tanrı olunca, aynı belirsizlikler “kanıt yetersizliği” olarak görülür.

Bu çifte standardın tipik örneği, 20. yüzyılın büyük mantıkçısı Kurt Gödel’in Tanrı’nın varlığına dair ontolojik kanıtıdır. Gödel bu kanıtı modal mantık temelinde, matematiksel bir kesinlikle formüle etmiştir. Ne var ki, birçok filozof bu kanıtı ciddiye almak yerine Kant’a atıfla tartışmayı kapatır. Oysa aynı felsefi tevazu başka konularda gösterilirken, Tanrı meselesinde çoğu zaman gösterilmez. Bu da felsefede kökleşmiş bir önyargıyı açığa çıkarır: Tanrı sorusunun meşru bir metafizik soru olabileceğini ciddiyetle ele almaktan kaçınmak.

Gerçek bir entelektüel dürüstlük, ister Tanrı’nın varlığını savunsun ister reddetsin, öncül kabullerden kaçamayacağını bilmekle başlar. Bu nedenle en verimli yaklaşım, bu temel kabulleri açıkça ortaya koymak ve onları derinlemesine incelemektir.

Bir yanıt yazın