İslam Felsefesi Problemi: Tanımlar ve Kökenler
Özet
İslam felsefesi, Süryanilerin, Arapların, Farsların, Türklerin, Berberilerin ve diğerlerinin aktif rol aldığı karmaşık bir entelektüel sürecin ürünüdür. İslam felsefesinden söz ettiğimizde, gelişimi ve tarzları özsel olarak İslam dinine ve onun manevi gerçeğine bağlı olan bir felsefeyi kastederiz. İslam felsefesi araştırmacıları bazen “Arap Felsefesi” veya “Müslüman Felsefesi” terimlerini de kullanmışlardır; ancak “İslam felsefesi” terimi diğerlerine göre daha tercih edilir bir terimdir.
İslam felsefesi, kökeni ve Yunan felsefesiyle ilişkisi bakımından çözülmemiş birtakım sorular sunmaktadır. Bununla birlikte, “İslam felsefesi” terimi diğer terimlere göre daha uygundur. Örneğin İslam’da, İslam felsefesinin Kur’an düşüncesi tarafından ilk Müslüman topluluk içinde nasıl içselleştirildiği ve yayıldığı açıklanmıştır. Ayrıca Kur’anî “Sünnetullah” ya da “doğal” kavramı da dikkate alınmalıdır; bu, Tanrı’nın yaratmış olduğu varlıklara verdiği özellik veya nitelik anlamına gelir ve doğanın Tanrı tarafından yaratılmış bir şey olduğuna işaret eder. Metafizik ilminin önemini inkâr etmemek gerekir; çünkü metafizik, gerçekliğimize çok yakındır.
Bu çalışma, İslam felsefi düşüncesinin gelişimini ayrıntılandırmayı ve onu İslam’ın kelâmî-felsefî bakış açısından analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma, İslam felsefesi terimlerini incelemekte, Kur’an’da zikredilen terminolojinin işlevini ve yapısını analiz etmektedir; zira Allah’ın emirleri açık ve örtük hikmetler içermektedir. Bu araştırma, konu belirlemede içerik analizi yöntemini kullanan nitel bir çalışmadır. Sonuçlar göstermektedir ki, İslam düşünce tarihindeki çeşitli klasik ekollerde ortaya çıkan terimler, özellikle kökenleriyle bağlantılı temel özellikleri dikkate alınarak tanımlanmalıdır.
Anahtar Kelimeler: İslam, İslam felsefesi, felsefe, köken ve teoloji.
Giriş
İslam felsefesi, İslam’ın yalnızca İslam hukukunun (fıkhın) yeterli ve belirleyici bir ifadesi olduğu yönündeki haksız iddiaya karşı bir kanıttır. İslam felsefesinin gelişimiyle ilgili olarak gözlemlediğimiz üzere, Yakın Doğu’daki felsefe ve bilimin gelişiminin büyük ölçüde borçlu olduğu Arapların entelektüel tarihi fiilen İslam’ın yükselişiyle başlar.
Bununla birlikte, İslam’da felsefe ve kelâmın gelişimi esas olarak VIII. yüzyıl ortalarında Abbasî hanedanının ortaya çıkışıyla bağlantılıdır. Bu dönemde bilim ve felsefenin gelişimine o derece ilgi gösterilmişti ki, bilimsel ve felsefî üretim artık bireysel çaba veya girişim meselesi olmaktan çıkmıştı.
Abbasî hanedanı bu sürecin teşvikinde aktif rol almadan çok önce bile, bu faaliyetlerin entelektüel yansımaları çok daha geniş bir kapsam gerektiriyordu. Felsefî tartışmalardan veya soruşturmalardan doğan teolojik bölünmeler tüm Müslüman toplumu sarsmıştı. Halifeler siyasî gerekçelerle bir teolojik görüşü diğerine karşı desteklemiş ve ona bağlılık talep etmişlerdi; bunun kaçınılmaz sonucu olarak kelâm kısa sürede siyasetin hizmetkârı hâline gelmişti. Bunun sonucunda düşünce ve vicdan özgürlüğü ciddi biçimde tehlikeye girmişti.
Bu gelişmenin temel nedeni, İslam’da ilke ile hukuk, dünyevî alan ile manevî alan arasındaki yakın ilişkidir. Ancak bu gelişim yabancı fikirlerin meydan okumasını gerektirmektedir. Yunan fikirlerinin ve Yunan entelektüel merak ruhunun İslam dünyasına girişi tam olarak bu rolü oynamış ve İslam’ın anlaşılması açısından son derece önemli iki kutuplu bir tepki üretmiştir.
Yunan felsefesine ve mantığına bağlılığın farklı dereceleri yalnızca çeşitli teolojik ekollerin doğmasına yol açmamış, aynı zamanda daha belirgin şekilde Helenistik bir düşünce akımını da üretmiştir ki biz bunu “İslam felsefî ekolü” olarak adlandıracağız. Dolayısıyla İslam felsefî ekolünün başlangıcı, Yunan ustalarının eserlerinin Süryanice veya Yunancadan Arapçaya ilk tercümeleriyle örtüşmektedir.
Araplar ve İslam dünyasında bilimsel ve felsefî aydınlanmaya bolca katkıda bulunan Farslar, başlangıçta pratik yönelimli insanlardı. Yunan düşüncesinin daha soyut yönlerine olan ilgileri daha sonraki bir gelişmeydi ve öncelikle Aristotelesçi mantık ve Yunan felsefesi, teolojik metinlerin incelenmesine bir giriş olarak ele alınmıştı.
Benzer şekilde “falsafah” ve “faylasûf” terimleri, İslam’ın ilk yüzyıllarında Peripatetik filozoflara ve Yeni-Platonculara atıfla Yunanca’dan türetilmiştir. Batı’da felsefe ile teoloji arasında var olan açık ayrım Ortaçağ skolastisizmine dayanır ve bu ayrım, İslam’da var olmayan bir sekülerleşme sürecini varsayar; çünkü İslam hiçbir zaman kilise kurumunu deneyimlememiştir. “Hikmet” terimi Yunanca “Sophia”nın karşılığıdır ve “hikmet-i ilâhiyye” terimi de Yunanca “theosophia”nın eşdeğeridir.
Metafizik genellikle “ilâhiyyât”, yani Tanrısal olanla ilgilenme şeklinde tanımlanır. “İlm-i ilâhî” (scientia divina) terimi “teodise” olarak çevrilmemelidir. Şehristânî ve Kutbeddin Şirazi gibi bazı Müslüman tarihçilere göre Yunan bilginlerinin hikmeti dahi peygamberlik nurunun “mağarasından” türemiştir.
Açıkça görülmektedir ki İslam’da felsefe birden fazla zor durumla karşılaşmıştır; ancak bu zorluklar Hristiyan dünyasında karşılaşılanlarla aynı değildir. Başka bir ifadeyle, İslam’da felsefe çoğunlukla peygamberlik ve vahiy gerçeği üzerine tefekkür konusu olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum Hristiyanlıktaki hermenötik problemlerle de ilişkilidir.
Sonuç olarak, “felsefe” terimi İslam’da peygamberî felsefe biçimini üstlenmiştir. Aynı şekilde İslam’da hikmetten söz ederken tasavvuftan söz etmemek mümkün değildir. Örneğin tasavvuf, hem manevi tecrübe hem de nazarî teosofi bakımından felsefe ile iç içedir. Dolayısıyla felsefe tarihi ile maneviyat ya da tasavvuf tarihi birbirinden ayrılmaz.
Kapsam ve Metodoloji
Çalışmanın amaçlarına ulaşmak için bu makale, kitapları, makaleleri ve dergileri kapsayan bir literatür taraması yoluyla nitel bir yaklaşım benimsemektedir. Bu kaynaklardan elde edilen veriler analiz edilmiş, süzülmüş, yorumlanmış ve iki tema altında kategorize edilmiştir: İslam Felsefesinin tanımı ve onun kökeni. Bu çalışma, İslam felsefesindeki meselelerin tanım ve köken boyutlarını ele almaya odaklanmaktadır. Ayrıca elde edilen kaynakları analiz etmek için içerik analizi yöntemi kullanılmaktadır.
İslam Felsefesinin İncelenmesinde Metodolojinin Önemi
Bu çalışmanın, İslam felsefesinin bütün görüşlerini içeren mirasını bütünüyle ele almasına gerek olmadığı umulmaktadır. İslam felsefesinin İslam’a katkısında yeni olan bir şeyin bulunduğunu belirtmek yeterlidir. Bununla birlikte bu, şu sonuca götürür: Her bilgi alanının veya disiplininin kendine özgü bir terminolojisi ya da adlandırma sistemi vardır.
Dolayısıyla bu çalışma için gerçekte neye ihtiyaç duymaktayız? Bu metodolojik soruya cevap vermeden önce, iki yönlü bir boyuta sahip olan şu problemi ortaya koymak daha uygun olacaktır.
Birincisi, her filozofun başlangıçta kendine özgü bir görüşü vardır; bunlardan biri de felsefi meseleler karşısındaki konumu ya da tutumudur; bu durum Aristoteles tarafından da açıkça ifade edilmiştir. Eğer bir kişi felsefi problemlere ilişkin kendine özgü bir bakış açısına sahip değilse, onu felsefe açısından filozof olarak değerlendiremeyiz.
İkincisi, felsefi miras, filozofa kendi gerçek görüşünü geliştirme imkânı sunar. Bununla birlikte bu görüşlerin, başka filozofların etkisi altında olmaksızın özgün olması gerekir. Bu konu ilerleyen bölümlerde ele alınacaktır.
Bu çalışma, bütün felsefe ekollerini gerçek bir bütünlük içerisinde kuşatan uygun bir yöntem sunmaktadır; bu yöntem, bütün ayrıntıları tek bir düzenleme (koordinasyon) içinde toplayan bütüncül bir sistemin keşfine götürür. İlk adım olarak yapılması gereken şey, “başlangıç noktası” ya da “merkezî fikir” olarak adlandırılabilecek olan şeyin sınırlandırılmasıdır; bu, filozofların temel ilgi alanına işaret eder. Bu nedenle, merkezî fikirden hareketle canlılık ve verimlilik kaybı olmaksızın hedefe ulaşılabileceği hususunda şüphe yoktur.
Gerçekten de bir filozof, belirli fikirler karşısındaki enerjisini kaybettiğinde ve kendi özel felsefi sistemini kurmakta zorlandığında, bazı araştırmacıların ifadesiyle “kathrah kathirah min at-tafsilat as-saghirah al-mutanasirah” durumuna düşer; yani küçük ve dağınık ayrıntılardan yeni ve büyük bir kavram çıkarma yetisini kaybeder.
Dolayısıyla felsefi temeli inşa etmek için iki temel nitelik gereklidir: Birincisi, mezheplerin ve ilişkilerin düzenlenmesi ya da birbirine bağlanması; bu, sonuçların geçerli bir üretim olarak öncüllerinden çıkarılmasını sağlayan bütünlüklü bir birliktir. İkincisi ise kapsamlılıktır; yani mezhebin çeşitli felsefi alanlarda ve problemler üzerinde tam bir sunumunu gerçekleştirmektir. Bir araştırmacı, bu olguları kontrol eden merkezi fikri tam olarak kavramalıdır; böylece bu fikir tam bir temel ya da “üyelik birliği” hâline gelir.
İkinci adım ise filozofa ait felsefi mirasın içeriğine dayalı bir inceleme yürütmektir; bu inceleme, filozofun özel öznelciliğini ortadan kaldıracak şekilde bütün unsurları önceki unsurlara indirgeme ya da bu unsurlar arasındaki ilişkileri reddetme gibi aşırılıklara düşmemelidir. Bu adımlar, İslam felsefesi mirasını araştıranlara, felsefi mezhebin kendine özgü bir araştırma konusu olduğunu görme imkânı sunar.
Yukarıdaki tartışmaya dayanarak, çalışmanın konuları şu şekilde özetlenebilir:
-
Başlangıç ve bitiş noktalarının ya da diğer noktaların etrafında döndüğü merkezî noktanın belirlenmesi.
-
İslam felsefesinin tarihine ilişkin genel ve bütüncül bir çerçevenin çizilmesi; bu çerçeve, sonraki gelişmeleri önceki gelişmelerle ilişkilendirir ve her noktayı diğer noktalarla bağlantı içinde ele alır; temel ilkelere zarar verilmemelidir.
-
Bu felsefe tarihini takip eden ayrıntılı taslak; bu taslak, sonraki nesiller boyunca sürekliliği sağlar.
İslam Felsefesi Problemlerine Haritalı Yaklaşım
Felsefi akımın, dünya felsefesi mirası içerisindeki çok sayıdaki akımdan biri olmasını beklemiyoruz; zira bu miras, bir yandan kanıtlar ve tartışmalar içerirken, diğer yandan tarihçiler arasında, felsefenin özünün ve varlığının mutlak reddi ile mutlak kabulü arasında gidip gelen çelişkiler barındırmaktadır. Bu tartışma yalnızca İslam felsefesine özgü değildir; aynı zamanda bu felsefenin alanları, sürekliliğinin gerekçelendirilmesi ve temsilcileri hakkında da sürmektedir.
Bizim bakış açımıza göre bu tartışmanın cevabı üç temel probleme indirgenebilir:
-
İslam felsefesi ile diğer felsefeler arasındaki ilişki problemi.
-
İslam felsefesi ile İslam dininin kendisi arasındaki bağlantı problemi.
-
İslam felsefesinin yükselişi, gelişimi ve günümüzde sürekliliğinin gerekçeleri bağlamındaki rolü.
Birinci problemle ilgili olarak, ister Yunan, ister Hint, ister Fars kökenli olsun, birçok felsefi fikrin tercüme döneminden itibaren Müslüman filozoflara ulaştığı inkâr edilemez; bu fikirler onlar için bir miras hâline gelmiştir. Bu nedenle İslam felsefesinin kökeni hakkında tarihçiler arasında tartışmalar başlamıştır: Bu felsefe özgün müdür, icat ve yenilik içerir mi? Yoksa yalnızca Yunan düşüncesinin ayrıntılı bir aktarımı mıdır? Ya da Renan’ın iddia ettiği gibi, yalnızca Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilmiş bir tekrar mıdır?
Buna bağlı olarak başka bir tartışma daha ortaya çıkmıştır: İslam felsefesinin alanı yalnızca Peripatetik ekol ve İşrâkî ekol gibi belirli terminolojik okullarla mı sınırlıdır? Eğer böyle kabul edilirse, İslam felsefesi Helenik ve Helenistik düşünce ile bağlantı kuran bir ara halka hâline gelir. Yoksa İslam felsefi düşüncesinin alanı daha geniş midir ve kelâm ilmini, tasavvufu ve fıkıh usulünü de kapsar mı? Eğer böyleyse, bu alan İslam düşüncesinin özgün bir yaratımı olarak kabul edilmelidir.
Bu, yüzyılın başlarında bazı Müslüman araştırmacılar tarafından açıkça ileri sürülen bir iddiadır.
İkinci problemle ilgili olarak şu soru gündeme gelmektedir: Bu felsefe, Kur’an ve kutsal gelenek tarafından ortaya konulan İslam dünya görüşünün meşru bir ürünü olarak görülebilir mi? Gerçekten de Kur’an ve sünnet, metafizik meselelerde kesin bir çerçeve ortaya koymuştur; bu çerçevede değişiklik ya da eksiltme yapılamaz. Peki o zaman felsefenin durumu nedir? Zira metafizik alan inanç alanıdır; burada kişi ya inanır ya inanmaz. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, felsefenin her şeyi —hatta önkabulleri bile— sorgulama iddiasında olduğunu; dinin ise hakikatin vahiyden alınmış kavrayışına dayandığını belirtmişlerdir. Bu nedenle felsefe, ilahî vahiyden alınan kavramlarla uyumlu olmalıdır.
Üçüncü problem ise felsefenin tercümesi meselesiyle ilgilidir: Bu tercüme bireysel amaçlarla mı yapılmıştır, yoksa çağın ihtiyaçlarına cevap vermek için mi? Cevap ne olursa olsun, felsefenin günümüzde varlığını sürdürmesini mümkün kılan gerekçeler vardır. Bu çalışmadan sonra felsefeden hangi rolü bekleyebiliriz?
Sonuç ve Tartışma
Arapların Diğer Milletlerin Felsefeleriyle İlişkisi
[1] İslam’dan Önce
Bilindiği üzere sadelik, İslam’dan önce Arap halkının hayatındaki temel özelliklerden biridir. Doğadaki her olgu ve onların etrafındaki işaretler kolay, sade ve akıcıydı; aynı şekilde geçim ve sosyal şartları da basit ve doğrudandı. Bu durum onları, günlük pratik hayatlarını kolaylaştıracak bilim ve bilgi arayışına yöneltmiştir. Bu şartlar altında, karmaşık, bileşik ve sistematik felsefî düşünceler üretmelerini beklemek mümkün değildir.
Gerçekten de İslam’dan önce bazı “hukemâ” vardı; tıp ve onun dallarına dair görüşlere sahiptiler; fakat bütün bunlar, Şehristânî’nin “el-Milel ve’n-Nihal” adlı eserinde belirttiği üzere, oldukça sınırlıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, bazı araştırmacılara göre İslam öncesi Araplar, aşırı soyutluk ve kapalılık içeren felsefî tefekkürle meşgul değillerdi.
[2] Başlangıç Noktası
İslam’ın Arap topraklarında yayılması, özellikle entelektüel boyut başta olmak üzere insan hayatının bütün alanlarında köklü bir dönüşüm noktası olmuştur. İslam, Arap entelektüalizmini bütünüyle metafizik âleme yönlendirmiştir. Arap halkı görünmeyen âleme (el-gayb) inanmaya başlamıştır.
Bu mesele, Kur’an’ın başlangıç ayetlerinde ele alınan ilk problem değildir; ancak şunu söylemek abartı olmayacaktır: el-gayb’a iman, fiziksel ve metafizik alanın kavranışında adeta tehlikeli bir devrim niteliğindedir. Çünkü gayba iman, duyularla algılanamayan bir şeye iman etmek ve çift yönlü bir yaratılışa sahip bir varlık anlayışını kabul etmek anlamına gelir. Bu ikilik (dualizm), varlığın teşekkülünde kaçınılmazdır.
Dolayısıyla maddî tasavvurlar, evreni ve insanı bütünüyle açıklamada tek başına yeterli değildir. İslam’ın gelişiyle birlikte duyumcu yöntemin sınırları aşılmıştır. Doğal dünyanın anlaşılması için İslam, insanı Allah’ın ayetlerine, azametine, güzelliğine ve büyüklüğüne bakmaya teşvik etmiştir.
Bu bağlamda zikredilen Kur’an ayetlerinden biri şudur:
“Onlar deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmıştır?” (Gâşiye, 17)
Bu ayete dayanarak, Arap halkının entelektüel bir boyuta sahip olmadığı ya da felsefî düşünceleri bulunmadığı söylenemez. Arap düşüncesinin durağan, özgün olmayan ya da üretken olmadığı iddiası doğru değildir. İslam’ın gelişi, duyusal bilginin bağlarını çözmüş ve “başlangıç noktası” olarak adlandırılan yeni bir entelektüel boyut açmıştır.
Bu entelektüel hayat, diğer entelektüalizmler gibi verimli ve gelişmeye elverişlidir. Hatta belki de Arap entelektüel hayatı, İslam’ın metafizik kavramlarını kabul etme bakımından diğer milletlere göre daha verimli bir zemine sahipti. Bu başlangıç noktasını kabul ederken, tercüme döneminde Yunan etkisini inkâr etmiyoruz; ancak bu uyanışın özgün temeli Kur’anî dünya görüşüdür.
Dolayısıyla İslamî Arap entelektüel hayatı, yenilikçi bir düşünce faaliyetidir; fakat bir şartla: “İslamî” olmak, yani İslam metafiziğine ve onun kozmoloji anlayışına temel bağlılık göstermek şartıyla.
Bu iki önemli noktaya dayanarak şu sonuçlara varıyoruz:
Birincisi, İslam felsefesinin Yunan felsefesinin aktarılmış bir ürünü olduğu görüşü (örneğin Horten’in ileri sürdüğü gibi) reddedilmelidir. Çünkü Arap entelektüalizminin ruhu, İslam’ın etkisiyle doğmuştur. Tercüme hareketi yardımcı bir faktördür; temel kaynak değildir.
İkincisi, Arap entelektüalizminin ruhu ile Yunan entelektüalizminin ruhu arasında başlangıç noktası bakımından zorunlu bir ayrım vardır. İslamî icat faaliyeti metafizik kavramlardan hareket ederken, Yunan icat faaliyeti “hiçlik” veya “boşluk” kavramından hareket etmiştir.
[3] İslam Felsefesinin Kökeni
Bu mesele, İslam felsefesinin varlığı ve özüyle doğrudan ilişkili olduğu için en kritik meseledir. Daha önce belirttiğimiz gibi, birçok Avrupalı araştırmacı İslam felsefesinin özgün bir kökene sahip olmadığını, Yunan eserlerinin tercümesinden ibaret olduğunu iddia etmiştir. Onlara göre İslam filozofları filozofça düşünememiştir.
Bu oryantalistlerden bazıları T.J. De Boer, Renan, Russell ve Judith’tir.
Buna karşılık, İslam felsefesinin birlik ve çokluk problemi, Tanrı ile yaratılmışlar arasındaki ilişki problemi, vahiy ile aklın, iman ile hikmetin, din ile felsefenin uzlaştırılması gibi meselelerde özgün temalar, problemler ve çözümler geliştirdiği görüşü de vardır.
İbrahim Madkûr’a göre İslam felsefesi, ruhî-dinî bir çevre ve kültür içerisinde doğmuştur. Felsefe bir medeniyetten diğerine aktarıldığında aynı kalmaz; yeni bağlamda yeniden doğar.
Bazı gözlemler yapılmalıdır:
-
Yunan mirası Müslümanlara aktarıldığında yeni fikirlerle çatışmıştır; Avrupa’da ise yeni fikirlerle değil yeni insanlarla çatışmıştır.
-
Felsefe her zaman kendi kültürel ortamında doğar; bir medeniyetten diğerine geçtiğinde aynı kalmaz.
-
İslam entelektüel medeniyeti, Kur’anî metafizik dünya görüşüyle başlamıştır.
-
İslam’da felsefe alanı geniştir; kelâm, tasavvuf ve fıkıh usûlü de bu alanın içindedir.
-
Felsefî problemlerin çözüm yöntemi filozoflara göre değişir.
Son olarak “te’vil-i felsefî” yöntemi vardır. Bu yöntem, filozofun eski bir kaynağı yeni bir bakış açısıyla ele alıp onun özünden yeni bir form oluşturmasıdır. Dolayısıyla te’vil, icat ve yaratımın kaynağıdır.
Buna örnek olarak Şehristânî’nin “el-Milel ve’n-Nihal”i, İbn Sina’nın “eş-Şifa”sı, Kutbeddin Şirazî’nin çalışmaları ve özellikle Farabî’nin Platon ile Aristoteles’i uzlaştırma çabası gösterilebilir. Bu uzlaştırma girişimi, farklı görüşler arasında birlik arayan üstün bir entelektüalizmin göstergesidir.
Sonuç
Yazar, Şeyh Mustafa Abdürrazık’ın “Temhîd li-Târîh el-Felsefe el-İslâmiyye” adlı eserindeki şu görüşünü aktarmaktadır:
“İslam felsefesi kelâmcıların ve fakihlerin kitaplarında bulunabilir. İmam Şâfiî’nin Müslümanlar arasındaki konumu, Aristoteles’in Yunanlar arasındaki konumuna benzer.”
İslam felsefi düşüncesinin gelişimini ayrıntılı biçimde incelemek isteyenler, Ali Sami Neşşâr’ın “Neş’etü’l-Fikr el-Felsefî fi’l-İslâm” adlı eserine başvurabilirler. O, İslam entelektüel hareketinin ilk başlangıçlarını çeşitli bölümlere ayırmıştır:
Fıkıh âlimleri ve onların teolojik inançları (Ebû Hanife, Malik b. Enes, İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel)
İlk Ehl-i Sünnet
Haşeviyye, Mücessime ve Müşebbihe
Kaderiyye ve Cebriyye
Mu‘tezile
Sonuç olarak, İslam’da kelâm, fıkıh, hadis, siyer, tarih, tefsir gibi alanlarda felsefe vardır. Bu, İslam medeniyetinde felsefenin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bizim felsefemiz, daha önce anlaşıldığı biçimde Yunan felsefesi değildir.
İslam’ın kendine özgü bir felsefesi, özel karakteristikleri, temaları, çalışma alanları ve kapsamı vardır. Bunun en açık kanıtı kelâm ilmidir. Mustafa Abdürrazık, el-Hudayrî, Ebu Reyde, Ali Sami Neşşâr ve Prof. Alparslan gibi isimlerin görüşleri karşılaştırıldığında, yazar Prof. Alparslan’ın görüşüne katıldığını ifade eder: İslam’da felsefe, kelâm ilminin kendisidir; aynı zamanda tasavvuf ve fıkıh usûlü de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Khalid Ismail
Wan Mohd Amjad Wan Halim
Soliha Yahya Zikri
