İSRÂF
Ölçüyü, Haddi Aşma, Gereksiz Harcama
“Haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen seref kökünden türetilmiş olan isrâf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşrû olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder (Lisânü’l-ʿArab, “srf” md.). Gazzâlî’nin açıklamalarına göre dinin, âdetlerin ve insanlığın gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü ölçüde harcamak cömertlik, bu ölçülerin altına düşmek cimrilik, bunların üstünde harcamada bulunmak ise israftır (DİA). Kur’an’da isrâf kavramı farklı anlamlarda kullanılmıştır. 1. Tevhid inancından saparak, kibirli, alaycı, kaba, saldırgan olmayı ve yıkıcı davranışlar sergilemeyi ifade eder. (Zümer 39/43). 2. Bazı âyetlerde israf, bir kimsenin isyankârlığa saparak günahlara boğulmak suretiyle kendisine kötülük etmesi anlamında (En‘âm 6/141). 3. Helâl kılınmış nimetlerin haram sayılması anlamında, masum bir kimsenin haksız bir şekilde öldürülmesi anlamında, dinî hükme muhalefet veya dini hükme tecavüz anlamında (Nisa 4/6). 4. Kişinin kendine ait veya sorumluluğu altındaki malı ve imkânları gereksiz yere harcaması anlamında (Furkan 25/67) kullanılmıştır. Zaman içerisinde israf kavramı, çok farklı mânalarda kullanılmasına rağmen, anlam daralmasına uğrayarak sâdece ferdî harcamalardaki aşırılığı ifade eden bir kavram haline dönüşmüştür. Ülkemizde de genel olarak bu anlamda kullanılmaktadır.
İsraf; herhangi bir konuda aşırı gitme, doğru ve gerçek olandan sapma, meşru sı-nırların ötesine geçme; imkanları ve sahip olunan değerleri, gerekli görülen yerler dışında veya gereğinden fazla harcama anlamına gelmektedir.(Elmalı’lı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, V, 361 3). “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(A’râf, 7/31).
“Gereksiz yere saçıp savurma. Zira böyle saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür.” (İsrâ, 17/26-27).
“Kibirsiz ve israf etmeden yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” (Buhârî, Libas, 1; Nesâî, Zekât, 66).
İslâmda bir taraftan insanın yemesi içmesi emredilirken, diğer taraftan bu yeme ve içmede, israfa kaçılmaması emrediliyor. İnsan, karnını tıka basa, ölçüsüzce doldurmayacak, ama güç ve takatten düşecek derecede de aç durmayacaktır. Yani her şeyde olduğu gibi yeme ve içmede de dengeli davranılması gerekmektedir.
“Ademoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Ademoğluna kendisini ayakta tutacak kadar yemesi içmesi yeterlidir. Şayet bu miktardan fazla yiyecek ise midesini üç kısma ayırsın; bir kısmı yemek bir kısmı içecek bir kısmı da nefes için ayrılmalıdır.” (Tirmizî, Zühd, 47).
İnsanın gereğinden fazla yemesinin, ekonomik ve dinî açıdan sakıncaları bir tarafa, aşırı yemenin sağlık açısından da zararlı olduğu tıp otoritelerince ifade edilmektedir. Günümüz toplumlarına şöyle bir göz attığımızda, yapılan yiyecek ve içecek israflarının haddi hesabının olmadığını görmek hiç de zor olmasa gerekir. Çöplere atılan ekmeklerin, dökülen yemeklerin, boşa akan suların, milyonları bulan şehirlere yetecek miktara ulaştığı bilinmektedir. Oysa gerek ülkemizde gerekse dünyada, hoyratça atılan bir parça ekmeğe, dökülen bir tabak çorbaya hatta gereksiz yere musluklardan sızan bir damla suya muhtaç olan ne kadar da insan vardır.
Hz. Peygamber; varlıklı kimsenin, gurur ve gösterişten uzak kalmak koşuluyla, kendisine verilen nimetlerin belirtisini üzerinde hissettirmesinin, Allah’ın hoşuna gideceğini belirtmiştir. (Tirmizî, Edeb, 54). Ayrıca huzuruna pejmürde kıyafetle gelen varlıklı birini, “Allah sana mal verdiyse, O’nun nimet ve ikramı üzerinde görülmelidir.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 17, Tirmizi, Edeb, 54) buyurarak ikaz etmiştir. Şu kadar var ki kişi, güzel giyineceğim derken lüks ve gösteriş yönünden israfa kaçmamalı, henüz giyilebilecek elbiseleri, modası geçti düşüncesiyle zayi etmemelidir. Sun’î bir olgu olan moda anlayışı, günümüz insanlarının israfa yönelmesinde baş etkenlerden birisini teşkil etmektedir. Aslında ihtiyaç olmayan eşyayı almak veya yemeği yemek te doğru değildir. İhtiyaca göre hareket etmek gerekir.
Günümüzde servetlerin bazı tören ve merasimlerde ölçüsüzce israf edildiğini, yapılan davranışların meşruluk kapsamında olup olmadığının hiç dikkate alınmadığını görmekteyiz. Bu naklettiklerimizi en belirgin şekilde düğün törenlerinde müşahede etmekteyiz. Anlamsızca kırılan tabaklar, ortaya saçılan peçeteler, aşırı düzeyde takılan takılar, tüketilen alkollü içkiler ve dahası… Cenaze törenleri ve mezarlıklara yapılan israf ise bu işin başka bir boyutu. İnsan hayatında önemli bir yere sahip olan ilim, servet ve diğer birçok değer, zaman içinde elde edilebilmektedir. Herşeyi, gerektiği şekilde değerlendiren, zamanın kıymetini bilen kimseler hem dünyada hem de âhirette huzuru, mutluluğu yakalayanlardır. “Asra yemin ederim ki; insan ziyan içindedir...”(Asr, 103/1-2). Peygamberimiz de; “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların değerinden habersizdirler. Bunlar sağlık ve boş zamandır.”(Buhâri, Rikâk, 1) buyurmak suretiyle, zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir.
Çağımızda gerek dünya gerekse ülkeler bazında kaynak israfının göz ardı edilemeyecek boyuta ulaştığı bir gerçektir. “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın” (Rahman 55/7-8). Ekolojik dengenin altüst edilmesi sadece bitkiler ve hayvanlar âlemi için değil, insanlık için de büyük tehlikeler arz etmektedir. Dünyamızda yılda yüzbinlerce hektar ormanlık alanın kül olduğu, verimli arazilere fabrikaların yapıldığı, şehirlerin kurulduğu, zehirli atıkların denizleri, okyanusları kirlettiği, binlerce hayvanın katledildiği dikkate alınırsa, kâinattaki bu dengenin bozulmaması düşünülemez. Bozulan denge sonucunda da insanlık âlemi, başta sağlık olmak üzere çeşitli problemlerle karşılaşmaktadır. Kâinattaki dengenin bozulmasında, insanların eylemleri önemli yer tutmaktadır.”İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki, Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de, (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”(Rum 30/31). İnsanlık, sahip olduğu tabii kaynakları, ilk önce eliyle tahrip etmekte sonra da bu tahribatı düzeltmek için çareler aramakta ve bunu düzeltmek için çok büyük masraflar yapmaktadır.
Kişinin iyi bir hayat sürmesi için yapacağı zorunlu harcamalara hiçbir şekilde sınırlama getirilemez. Öte yandan “kıt kaynaklar” iddiasına rağmen sınırsız ihtiyaçlara göre üreten Batı iktisat sistemi tabii kaynakları çokça israf etmektedir. İslâm toplumunda ihtiyaçları öncelikle zaruretler tayin eder. İslâm, kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki ilişkileri esasta israfın bertaraf edilmesi gereği açısından düzenler. İsraf yasağı temeli üzerinde oluşan İslâmî üretim tarzı, İslâm devletine tabi olanların beslenme, barınma, giyinme, ulaşım ihtiyaçlarını yeterli olarak karşılamak hedefine yöneliktir. Bu üretim tarzında ihtiyaç dolayısıyle tüketim ilk sevkedici güçtür. Çağdaş kapitalist sistemde ise tüketimin sevkedicisi üretimdir. Üretim yapıldığı için insanlar tüketmek durumundadırlar. Böylece ihtiyaçlar üretimin peşinde koşar. İslâm’da gerçekleştirilen üretimin hedefi insandaki maddi tatmini manevî sahaya aktarmakla bu ihtiyacı giderir. Bir müslümanın tüketim sahasında göz önünde tutacağı başlıca esaslar, haramdan kaçınma, helâlinden tüketme, temizlik, aşırılıktan kaçınma, sağlığını tehlikeye düşürmeme ve çevredekileri de hesaba katma şeklinde ortaya çıkar. İslâm, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınır getirmiş ve onda toplumun hakkı bulunduğu belirterek bu hakkın yok edilmesine engel olmak istemiştir. İslâm mülkiyet hakkına engel olmamıştır. Ancak sermayenin sürekli belli bir grup elinde güce dönmesine de engel olmuştur. Zengin müslümanlara farklı sorumluluklar yüklemiştir. Hiç kimseye sahip olduğu imkânları gereksiz yere harcama hakkı vermemiştir.
İsraf yasağı temeli üzerinde oluşan İslâmî üretim tarzı vatandaşların gıda, barınak, giyecek, eğitim, sağlık, güvenlik, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçlarını karşılamayı hedefler. Üretimi yönlendiren şey fert ve kamu yararıyla kayıtlı olan tüketimdir. İslâm’da hedef insanın kemâlidir; buna ise tüketmekle değil daha erdemli olmakla ulaşılır; erdemle tasarruf arasında olumlu bir ilişki bulunduğu muhakkaktır. “Rahmanın iyi kulları harcadıklarında ne israf ne cimrilik ederler. Harcamalarında, bu ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar” (Furkan 25/67) buyurulmakta, israf ve cimriliğin bir müminde bulunacak özellik olmadığı vurgulanmaktadır.
“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Arâf 7/31) buyurarak yeme-içmeyi helal ve mübah kılmakla birlikte, israfı yasaklamıştır. Bunun da ötesinde; “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (İsra 17/26, 27) buyurularak israfa sapanlar şeytanın kardeşleri olarak vasıflandırılmıştır. Çünkü sermaye tasarrufla artar, israf ve kötü kullanımla da azalır ve yok olur.
