KARANLIKTAN AYDINLIĞA: NÛR’UN YOLCULUĞU
“Şüphe yok ki size Allah’tan bir ışık (nûr), apaçık bir kitap geldi.”(Mâide 5/15). Kur’ân-ı Kerîm’de nûr âyetlerde yol gösterici ilâhî ışık ve vahyin aydınlatması mânasında kullanılmıştır. (Bkz. Mâide 5/15; Hadîd 57/9; Teğabün 64/8; İbrâhîm 14/1).
“Güneşi aydınlatıcı (ziyâ), ayı ise aydınlık (nûr) yapan, yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye ona menziller belirleyen O’dur…” (Yûnus 10/5). Kur’an’da güneş için ziyâ, ay için de nur kelimesi kullanılmıştır.
“Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”(Nûr 24/35). Allah yerin ve göklerin nuru olarak vasiflandırılmıştır. Bu ayet birçok düşünce akımının ilgisini çekmiş, bu ilgi etrafında birçok düşünce gelişmiştir.
Sözlükte “aydınlık, ışık” anlamına gelen nûr kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde “insanların önünü aydınlatıp doğru ve gerçek olanı görmelerini, hak ile bâtılı, hayır ile şerri ayırt etmelerini sağlayan mânevî ve ilâhî ışık” mânasında kullanılmıştır. Bunun karşıtı zulmet, karanlıktır.(Bakara 2/257; Mâide 5/16). Peygamber gönderilmesinin ve ilâhî kitaplar indirilmesinin esas amacı karanlıkta kalan ve yollarını şaşıran insanlara doğru yolu göstermek olduğundan nur ve zulmet kavramlarına önemle vurgu yapılmıştır. “İnsanları rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, aziz ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için bu kitabı indirdik” âyetinde (İbrâhîm 14/1) hakk’a giden yola nur, ondan sapmaya zulmet denilmiş, vahyin amacının hidayet olduğu açıkça belirtilmiştir. (Süleyman Uludağ, Nur md.). Nur, her türlü aklî, zihnî, maddî-manevî karanlığın tam bir zıddıdır. Nur, bazen sadece fizikî anlamda, bazen de esrarlı bir remz, bir sembol olarak kalp ile algılanan mecâzî anlamda kullanılır. Mecâzî olarak kullanıldığında nitelediği kişiyi, nesneyi yüceltir, ona bir kutsiyet kazandırır. Allah, duyular âlemini görebilmemiz için ışığı, güneşi ve onu gören gözü, göz nûrunu yarattığı gibi, akılla idrâk edilebilen ma’kulât âlemini görebilmek için iman ve irfan nûru, onu kavrayabilmek için de basiret, yani kalp gözünü, kalp nûrunu da bize ihsan edendir. (Kur’an Kavramları, Ahmed Kalkan, Nur-Zulumat md.).
Klasik İslâm literatüründe nûr kelimesi inancın, doğru yolun, varlığın veya bilginin ışığını ifade eden birçok tamlamada kullanılmış; nûrü’l-Kur’ân, nûrü’l-akl ve nûrü’l-Hak gibi terkipler etrafında İslâm düşüncesinin kelâm, felsefe ve tasavvuf alanlarının görüşlerini yansıtan, onları birbiriyle ilişkili kılan bir terminoloji oluşmuştur. (DİA). “Ey insanlar! Şüphesiz size rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nûr indirdik.” Nisa 4/174). Kur’an’a da nûr denilmiştir. Bu tür ilâhî kaynaklı nurlar basiret ve akılla algılanır. Güneş, ay ve yıldızların ışıkları için de nûr kelimesi kullanılmıştır ki, bu tür maddi nurlar gözle görülür ve algılanır. İlâhî vahye istinad eden tüm ilâhî kitaplar da Allah’ın kelâmı oldukları için birer nûr ve hidayet kaynağıdır. “Şüphe yok ki size Allah’tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi.”(Mâide 5/15). Bu ayette ise hem Hz.Muhammed, hem de Kur’an nûr olarak isimlendirilmektedir. Aynı zamanda takvâ sahibi müminlerin de ilâhî nûr sâhibi olduğu belirtilmiştir. “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Allah’ı anma konusunda kalpleri katılaşmış olanlara ise çok yazık! Onlar apaçık bir sapkınlık içindedirler. (Zümer 39/22).
Rasûlullah gece kalkıp namaz kılar ve şöyle dua ederdi: “Allahım! Kalbime, gözüme, kulağıma, sağıma, soluma, üstüme, altıma, önüme, arkama nur ver ve nurumu arttır” (Buhârî, “Daʿavât”, 9). Hadislerde namazın nur olduğu ifade edilmiştir. “Şüphesiz ki benim ümmetim, kıyamet gününde, abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağırılacaktır. Yüzünün nûrunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın”. (Buhârî, Vudû‘ 3). “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.” (Müslim, İmâre 18). “Benim rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin ve şehidlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır” buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd 53). İbadetler ve taatler müslümanları nurlandırdığı, kıyamet günü parlak el, ayak ve yüzle çağırılacakları müjdelenmiştir. Dünyadaki nûr, ilim ve hikmet sahibi olmaları, dolayısıyla sıratı müstakim de sebat etmeleri ve yanlıştan, hatadan uzak durmalarıdır. Bir nevi Allah’ın gözetiminde olmaları şeklinde değerlendirilebilir. Zîra, insan ne ile çok meşgul ise mutlaka onu yansıtır.
“Allah göklerin ve yerin nurudur…”(Nûr 24/35) Elmalılı, ayetin ilk cümlesi için; “Bütün âlemi meydana koyan, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren O’dur. O olmasa idi hiç bir şey bulunmaz hiç bir hakikat sezilmez, hiç bir neşe duyulmazdı.” diye açıklamaktadır. Devamında da nurun, ışık anlamındaki “ziyâ”- dan farklı olduğunu ve daima övgü ifade ettiğini belirtir. Ayrıca Yüce Rabbimize hiçbir zaman ziya kavramı izafe edilmediği hâlde nurun O’na isim olduğunu vurgular. Ziya genellikle maddi anlamda ve güçlü ışığı ifade ederken nur, her şeyi görünür kılan tarif edilemez, latif bir aydınlanmadır. Bu açıdan günümüzde “Nurlar içinde yatsın!” ifadesi yerine kullanılan “Işıklar içinde uyusun!” deyişi aynı olumlu manaya gelmez. Zira nurun aksine, ışık bazen eziyet de verebilir, insanı rahatsız edebilir. Hâlbuki nûr hep fayda verir, eşyayı görünür kılar. Güneş hayat için cok önemli ve gerekli olmasına rağmen ışığı bazen zarar verebilir. “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nûr’u var eden Allah’a mahsustur. Ama yine de kâfir olanlar (putları) rablerine eş tutuyorlar.”(En’am 6/1). Bu ayette ise nûr Rabbimizin ismi olarak değil, O’nun var ettiği bir varlık olarak zikredilmiştir. Bu durumda nûr bir taraftan Allah’ın ismi iken diğer taraftan O’nun var ettiği bir eseridir. Bu konuda Elmalılı âyetin tefsirinde, “Binaenaleyh Allah’a nur ıtlak edilirken bu noktadan gaflet edilmemek ve müteşabih (birbirine benzeyen, anlamı net olmayan, bir kaç anlama gelen, zor anlaşılan) bir mana murat olunduğunu bilmek lazım gelir.” diyerek dikkatimizi çeker. Esasen Nûr 35 te de bütün âlimler tarafından zat-ı ilahiyyenin nur olduğu şeklinde anlaşılmamış, “göklerin ve yerin nurunu yaratan, oralardaki varlıklara yol gösteren” gibi anlamlara geldiği kabul edilmiştir.
Hz. Ömer Rasûlüllah; “Mutlaka Allah’ın kullarından nebilerin ve şehitlerin kendilerine gıbta edecekleri kullar vardır (gelecekler). Sahabeler tarafından denildi ki: Onlar kimlerdir ey Allah’ın Rasulü (bize haber ver). Belki biz onları severiz. Rasulüllah (onların bu isteği üzerine) şöyle buyurdu: Onlar öyle bir topluluk (cemaat) ki, aralarında mal (ticari ilişki) ve akrabalık olmaksızın birbirlerini severler. Onların yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Halk korktuğu zaman korkmamayı sürdürürler. İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar üzülmezler” dedi ve sonra “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.”(Yûnus 10/65) ayetini okudu. (Hak Dini IV, 2731; Riyâzu’s-Sâlihîn s. 874).
“Müminin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Hadis No 3125) Olayları doğru değerlendirebilme, hükümlerde isabet etme, basiret ve firaset sahibi olmaya bağlıdır. Hadisteki Allah’ın nuruyla bakar ifadesi Allah’ın nuruyla aydınlanmış kalp gözüyle bakar demektir. İnsan manevi yönden geliştikçe firaseti de gelişir. Gaflet ve şehvetin esiri olanların olayları ve şahısları doğru görüp doğru değerlendirmeleri mümkün değildir. Kim gözünü haramlara kapatır, nefsini şehvetlerden uzak tutar, kalbini murakabe ve tefekkürle imar eder, helalden ayrılmazsa firaset, nûr sahibi olur. Görüşlerinde hataya düşmez. Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi kul, ibadetiyle Allah’a o derece yakın olur ki, adeta O’nun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Firaset ve Nur’a basiret denilebilir. Basiret her insanda potansiyel olarak vardır. Fakat bu gözün açılması için gayret gerekir. Ama bu açılma bazı kimselerde çabuk, bazılarında ise geç olur. Kafadaki gözlerin görme derecesi farklı olduğu gibi, kalp gözünün görme derecesi de farklıdır. Bu hal kalbin günahlarla, kararma veya iman ve sâlih amellerle parlama derecesine göre değişir. Lekesiz bir aynanın ışığı yansıtmasıyla, lekeli bir aynanın yansıtması elbette aynı değildir.
