“KOMUNİSTLER MOSKOVAYA”DAN “DİNCİLER SUUDİ ARABİSTANA”YA
Popüler söylemde sıklıkla yapılan en büyük yanılgı, bir coğrafyanın veya rejimin üzerine yapıştırılan nominal (isimsel) etiketler ile o sistemin ürettiği ahlaki, hukuki ve insani pratikleri bir tutmaktır. Bülent SÖNMEZ’in Emin Belde kitabında altını çizdiği gibi, İslam’ın temel tasavvuru ve hedefi bir “emin belde” (güvenli, barış dolu, can, mal, akıl, nesil ve namus emniyetinin tescil edildiği mekân) inşa etmektir.İslam kelimesinin kökenindeki silm ve selâm kavramı da kelime anlamı olarak barışı, esenliği ve güvenliği imler.Dolayısıyla, tabelasında “İslam” yazan ancak hukukun üstünlüğünün olmadığı, bireyin hak ve hürriyetlerinin gasp edildiği, nepotizmin (aile/akraba şirketleri gibi devlet yönetimi) ve mezhepçi/ırkçı ayrıştırmaların meşrulaştırıldığı bir yapı, esasta İslam’ın ontolojik ve teolojik sabiteleriyle taban tabana zıt bir manzara arz eder.
Ayrıca İslam dünyasının son birkaç yüzyıldır içerisine girdiği medeniyet krizi, dini hakiki manasında bir hayat ve ahlak pınarı olarak yaşamak yerine, onu ya şekilsel ritüellere (abdest-gusül fıkhına) sıkıştırmaya ya da siyasi iktidarların ve otoritelerin halk üzerinde kurduğu tahakkümün bir aracına dönüştürmeye yol açmıştır.Afganistan’dan Suudi Arabistan’a kadar uzanan coğrafyalarda görülen tablo, İslam’ın evrensel adalet ve barış vizyonunun değil; geleneksel ataerkil yapılarla harmanlanmış, aklın ve eleştirinin dışlandığı dogmatik rejimlerin tablosudur.
Bu ülkelerde dinin araçsallaştırılması, bireyi özgürleştiren değil, ötekileştiren, hizaya sokan ve acziyeti baskıyla örtmeye çalışan bir mekanizma üretir.
“Avrupa’ya Göç” veya “Avrupa’da Yaşama İsteği”nin Felsefi Anlamı”
Madem Müslümansınız, neden Şeriat’la yönetilen ülkelere değil de laik/demokratik Avrupa’ya gidiyorsunuz?” argümanı, sığ bir kışkırtmanın ötesine geçemez. Çünkü:Bir insanın can güvenliğinin olduğu, kimliğinden, mezhebinden, etnik kökeninden (Türk olmasından, Kürt olmasından, Alevi veya Sünni olmasından) ötürü ötekileştirilmediği, hukukun herkes için eşit işlediği bir düzeni talep etmesi, özünde İslami ahlakın ve adalet idealinin somutlaşmış haliyle buluşma arzusudur.Viyana’da, Letonya’da ya da Litvanya’da yaşanan deneyimlerimin de gösterdiği gibi; bireyin insani değerler üzerinden muhatap alındığı, adalet mekanizmalarının işletildiği modern hukuk devletleri, şeklen “İslam ülkesi” demeyen ama İslam’ın adalet, dürüstlük, emanet ve hakkaniyet gibi temel ahlaki hedeflerine pratikte daha yakın duran alanlar üretebilmektedir.
Bu bağlamda, adaleti ve emniyeti aramak, imanî ve insanî fıtratın doğal bir gereğidir.
Kimi silik figürlerin bu tür indirgemeci ve sığ ezberler üzerinden yaptığı çıkışlar, tam da bu parçalı dünya görüşünün bir ürünüdür. Olayları ve coğrafyaları hakikat ekseninden koparıp tamamen hamasi, kimlikçi ve reaksiyoner bir zemine hapsettiğinizde; kendi akademinizde yaşanan fırıldakları, liyakatsizlikleri ve ötekileştirme çabalarını göremez, sorunu doğru tahlil edemezsiniz.Özetle; bir yerin “İslam ülkesi” olup olmadığını belirleyen şey tabelası değil; orada insanın değer görüp görmediği, adaletin tecelli edip etmediği, canın ve aklın emniyette olup olmadığıdır. Bu hakikati ıskalayanlar, ne dini doğru anlayabilirler ne de medeniyet krizimizin gerçek sebeplerini teşhis edebilirler.
Avrupa ülkelerinin çoğu İslam ülkesi denilenden çok daha İslamidir….vessela
