140217028_10158003310131917_7409856460607130559_o

Değerli düşünce adamı M. Said Şimşekin Günümüz Tefsir Problemleri kitabı çok önemli soruları cevaplayan nadide bir eser..Yazarın Tarihselcilik ile ilgili yaklaşımları son zamanlarda çokca konuşulan Kur’an eksenli tarihselci anlayışa ilişkin önemli tespitler sunuyor..

İttifak edilmiş tarihselci bir anlayış yok. İddialı olanlar tarihselcilik anlayışlarına vurgu yapma ihtiyacı duymaları bu nedenledir. Kimi had cezalarını şedit bulur, cezalar konusunda tarihselcidir. Kimi kişisel ibadetler dışında kalan ahkâm konularının tamamında tarihselcidir. Gerekçeleri de birbirinden farklıdır. Kimi, Kur’an’ın indiği dönemde insanlar kaba idi. Bu nedenle onlara katı cezalar uygulanmalıydı. Kimi, Kur’an’daki ahkâm o dönemin insanına hitap eder, bize hitap etmez. Bize hitap ediyor olsa form yani şekil olarak değil, amaç olarak hitap eder. Onları form olarak uygulamayız onlardan esinlenir ve çağımıza uygun hükümler çıkarırız.

Bunlardan söz ederken bazen aklı kullanmaktan söz eder, bazen muhaliflerini literal olmakla suçlar, bazen tevilden, bazen de neshten söz ederler.
Sonuçta tarihselcilerin her kesimi, farklı sebeplerle de olsa kur’an’ın ahkâm ayetlerinin bir kısmının, indiği döneme ait olduğunu ve form olarak bize hitap etmediğini söylerler. Bu sebeple de Kur’an’ın evrenselliğine karşı çıkarlar.
Tarihselcilerden bazıları, önceki dönem alimleri arasında kendilerine bir tarih bulmaya çalışırken zorlanırlar.
Haddizatında bir görüşün taraftarlarının çok ya da az olması, o görüşün falan mezhep tarafından savunulmuş yahut reddedilmiş olması önemli değildir. Önemli olan o görüşün delillerinin güçlü olmasıdır. Önemli olan delildir. O görüşün delillerini değerlendirme birikimine sahip olanlar delilleri güçlü bulursa o görüşe uymak zorundadır. Ama kişi delilleri değerlendirme gücünde değilse güvendiği alime veya mezhebe uyar. Delilleri değerlendirme gücüne sahip olmayan bu kimseler ne o görüşü başkasına karşı savunma hakkına ne de başka görüş mensuplarını eleştirme hakkına sahiptirler. Her Müslüman, alim olsun sıradan biri olsun ahirette söz ve davranışlarının hesabını bilir/bilmelidir.
Devlet islami bir devlet ise delilleri değerlendirme gücünde olan kişi fiili olarak devletin seçtiği görüşe uyar ama kendi tercih ettiği görüşü söz ve yazılarıyla savunur.
Herhangi bir hükmün tarihselliğini savunabilmek için onun tarihsel olduğuna lafzi bir işaret bulmak gerekir. Hangi hükmün geçerli olması veya olmaması ne alimlerin ne bir başkasının keyfine bırakılmıştır. Kişiler o görüşü savunabilir ama o görüş İslam’a uygun değildir.

Kur’an’da ahkam ayetlerinin sınırlı oldukları, ahkamı ilgilendiren olay ve problemlerin çok daha fazla oldukları bilinen bir husustur. Anlaşılıyor ki evrensel boyutu olmayan ve her dönemde geçerli olmayan hükümler Kur’an’da yer almamış, yer almış olanların da ayrıntılarının hükümleri müçtehitlerin içtihatlarına bırakılmıştır. Tarihsellik içtihatlarda aranmalıdır.
Mesela eski fıkıh kitaplarında ota zekât/öşür düşmediği söylenir. Pamuk ekilmeye başlandığında pamuğun kendisi ot kabul edilmiş tohumundan öşür alınır denilmiştir. Oysa pamuk buğdaydan daha fazla gelir getirir.
Yine eskiden para altın ve gümüş idi. Kağıt para çıktığında kağıt paranın zekatı yoktur denildi. Bir müddet sonra kâğıt paranın zekatı vardır çünkü karşılığında hazinede altın var denildi. Şu anda bir ülkenin parasının değeri, hazinede karşılığında altın bulunmasıyla ölçülmüyor. Misalleri çoğaltmak mümkündür.
İçtihatlara Kur’an’daki ayetlerden ve rivayet edilen sahih hadislerden daha çok değer veren muhafazakar bir kitlenin olduğu bir gerçektir. Birileri şu içtihadı artık dönemi geçti derse bu kitleyi karşısında bulur. Bu kitle, güç kimdeyse o tarafa kayar. İslam’la bir devlet bile bu işlere karışmasını istemem ama bir vakıayı dile getirmek istedim.
Tarihselcilerin Kur’an’da nesih meselesini kabul etmeleri, onu tarihselciliğe bir basamak olarak görmelerinden dolayıdır. İnsanlar böylece Kur’an’da yer alan bir hükmün yürürlükten kaldırılabileceğine alışabiliyorlar. Kur’an’ın iniş süreci boyunca mesela 10 ayet yürürlükten kaldırılmışsa iniş süreci günümüze kadar devam etseydi Ahkam ayetlerinin tamamı birkaç kez yürürlükten kaldırılırdı.
Neshi kabul eden alimler neshe böyle bir alan tanımazlar. Sanıldığı gibi hükmü yürürlükten kaldırılmış ayet yoktur. Her ayet kendi ortam şartları içerisinde geçerlidir. Mesela Müslümanların sayısı az ve zayıf olduklarında müşriklerin eziyetlerine katlanmaları istenmiş Medine’ye hicret edip güçlendikten sonra kendilerine yapılan saldırılara karşılık vermeleri istenmiştir. Müslümanlar tekrar zayıf düşerlerse eziyetlere katlanma ve karşılık vermeme hükmü yürürlüğe girer.
O halde Kur’an’da hükmü tamamıyla kaldırılmış bir ayet yoktur.
Tarihselci anlayış önce İngilizlerin hakim olduğu Ahmet Han ve öğrencileri tarafından Hindistan’da ardından Mısır’da ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de savunulmuş, belki savaştan bitkin düşmüş toplum, gayri İslami hükümlere yeterince şiddetli bir tepki göstermediğinden laiklik ilan edilip İslam’ın bütün hükümleri fiilen tariselleştirilmiştir. Gariptir günümüzde tarihselcileri dinin dışına çıkaran muhafazakâr İslamcılarla hocalar, İslam’ın bütün hükümlerini fiilen tarihselcileştiren bir sistemi ve yöneticileri amasız ve hayırsız destekliyorlar.

Şahsen Kur’an’da tarihsel hiçbir ayetin bulunmadığına Kur’an’daki tamamının geçerli olduğuna inanıyor ve aksini savunanların yanlış yaptıklarına inanıyorum.Başkaları yoldan çıkmış onları kurtarayım diye bir düşüncem yok, görevimi yaparak kendimi kurtarma peşindeyim. Bu sebeple şu düşünce mensupları çoğalıyor veya azalıyor bu beni çok ilgilendirmiyor.

Dini dert edinen Müslümanlar sıkıntı ve baskı dönemlerinde fire verdiler, şimdi de rahatlık döneminde fire veriyorlar. Yoldaki virajlar savrulmaya neden olur. Savrulanlar çoğaldı diye görevimizden vaz geçmeyiz.
Tarihselcileri geçmişte de İslam dışı görmedim, şimdi de görmüyorum. Ahmet Han ve Fazlurrahman dâhil Türkiye’de tanıdığım tarihselciler bir arayış içerisindeler; Müslümanlar için nasıl bir yol buluruz diye gayret ediyorlar. Belki gayretleri beyhudedir ama samimi olduklarına inanıyorum.
Halk deyimiyle gıcık kaptığım muhafazakarlardır. Çoğu rahatını bozmaz, Allah için bir gayreti yok arayış ve çaba içerisinde olanlara dil uzatırlar. Kısacası başkasının ayağına çelme atmakla geçinirler. Kendilerinin önerdikleri bir şey yok, önerileri, bir şey yapmamak. Bir şeyler yapmaya çalışanları da, bedenini yorar kafasını yormaz.
Bu mukaddimeden sonra asıl konumuza geçelim: Her soru ve isteğe cevap veremeyeceğim gibi cevaplarımdan ikna olmayabilirsiniz.
Değerli bir dostumuz “Bir hükmün uygulamasını şartlara bağlamak o hükmün tarihselliğine hükmetmek için yeter sebeptir” diyor. Buna gerekçe olarak, şartları belirleyenlerin insanlar olduğunu söylüyor.
Bazı meselelerde insanlar belirliyor, bunları hariçte tutarsınız. Ama Kur’an metninin kendisinde zikrediliyorsa. Mesela bire on savaşın deniliyor, sora gelen bir ayette ise Müslümanlarda zafiyetten söz ederek bire iki savaşın deniliyor. Yine Kocası ölen kadının dört ay beklemesinden söz ediliyor. Başka bir ayette kocası ölen kadın isterse bir yıl kocasının evinde beklemesine izin verin, deniliyor. Burada şartları insanlar mı belirliyor, Allah mı?Yine Mekke’de indirilen ayetlerde Müşriklerin eziyetlerine katlanılması söylenirken Medine’de savaşla ilgili indirilen ilk ayette “sizi haksız yere yurdunuzdan çıkaranlarla savaşmanıza izin verildi…” denilirken şartları insanlar mı belirliyor, hayır.
Diyelim ki bir meselede şartları belirleyen Allah mı, insanlar mı tereddüt ettik. Kafayı çalıştırır, gerekçelerimizi sıralarız. Genel kabul görürse onu uygularız.
“Allah kendisi zaten bizim tartıştığımız anlamdaki uygulamalarla ilgili hükümleri sık sık değiştirip durmuştur,” diyorsunuz.
Risaletler arası değiştirme olmuştur ama hem bunların sayısı azdır hem de ya gerekçesi bizzat Allah tarafından belirtilmiş yahut bir akıl değerlendirmesiyle rahatlıkla gerekçeler bulunabilir.
Kur’an’ın kendisinde değiştirme olmamıştır. Diyebilirsiniz ki alimlerin bir kısmı olmuştur, siz olmamıştır diyorsunuz ne Yapacağız.?
Ben içtihatların tarihsel olduğunu yazımda söylemiştim. Kafayı çalıştırır görüşlerden birini seçeriz.
Dünya hayatı cennet değildir, elbette birtakım problemler olacak. Yeter ki uygulamaya ve geçinmeye niyetimiz olsun.
“Bunun dışında muamelatla ilgili hususların lafzi olarak belirlenmiş, arap dilinin kuralları ve imkânlarıyla sınırlandırılmış bir metin üzerinden yaşamı sonsuz mutlak hükümlerle kayıt altına almanın da bizatihi dinin ruhuna aykırı bir tutum olduğunu düşünüyorum,” diyorsunuz.
Modernizmin ve ilerlemeci tarih anlayışının iddia ettiği gibi sosyal hayat o denli değişime uğramamıştır. Değişenler, değişmeyenlerden çok azdır. Bazen de değişenler bir müddet sonra önceki hale dönüşmektedir.
Arap dilinin imkânlarına gelince, o dönemde de geri bir dil olmadığını, Araların da Müslüman tarihçilerinin anlattığı kadar geri olmadıklarını söylemek gerekir. Hac mevsiminde üç ay boyunca panayırlarda şiir ve hitabeler irad ediliyor. Söz sanatına o kadar önem veriliyor ki birinci seçilen şiirler Kâbe duvarına asılıyor.
Mesela bizim tarihçilere bakarsanız Mekke’de okuma yazma bilenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Peki, bu şiirleri 4-5 kişi için mi asıyorlardı.
Dil imkânlarının elvermemesi sebebiyle olsun kapalı geçilmiş veya değinilmemiş hususlar içtihat alanıdır ve içtihatlar tarihseldir.

Arap gelenek ve kültürünün Kur’an’a etkili olduğunu ileri süren var. örnek olarak da çok evlilik, kadınlarla ilgili bazı meseleler ve köleliği gösterirler.Kur’an’ın iniş sürecinde Müslüman olan bu Araplar dinlerinden vaz geçip İslam’a girmişler. Muhacirler Allah için vatanlarını, mallarını terk etmiş, akrabalarını terk etmişler. Çok kadınla evlenmeyi mi terk etmeyeceklerdi.

Hem sandığımız gibi cahiliye döneminde de birden fazla kadınla evli olanların sayısı çok azdı. İstatistiklere bakın, dünyanın her tarafında kadın erkek oranları bir birine çok yakındır. Ayrıca kadın rıza göstermedikçe kimse ona ikinci evlilik için baskı yapamaz. Nikâhta kadının da rızası şarttır. Şimdiki modern devletler genelde rızaya dayalı birkaç kadınla zinaya müsaade ediyorlar. İstanbul Sözleşmesi ne ki?

Kadın ister tek iken ister kuması varken haksızlığa uğradığında mahkemeye müracaat edip kendisini boşatabilir.

Kadının dövülmesi meselesine gelince sadece kadının nuşuzu söz konusu olduğunda kocası onu boşamak istemiyorsa önce o şekilde davranmaması konusunda öğüt verir, bu fayda vermezse yatakları ayırır, bunun da bir yararı olmazsa incitici olmayacak şekilde dövülür, bununda bir yararı olmazsa kadın tarafından bir hakem erkek tarafından bir hakem seçilir ve onlar karar verirler.

“Nuşûz” nedir? Kelimenin lügat manası yüksek yer yani tepedir. Bunun anlamı şudur: Kadın kocasına tepeden bakar ve onu erkek yerine koymuyor, koca da hanımını boşamak istemiyorsa koca bu yolu izler. Kısacası kocasının onurunu kırdığı ve onu erkek yerine koymadığı için bu yolla kadının onuru kırılıyor. Onuru kırıldıktan sonra daha kötü olacağına inanıyorsa ta başta onu boşar veya tahammül eder evliliği devam ettirir.

Müfessirlerin hemen hepsi ayeti nüzul sebebi olarak şunu zikrederler: Birinin hanımı, kocasının yokluğunda bir erkeği eve alıyor. Koca eşine bunu eve alma diyor ama kadın ev almaya devam ediyor. İşte bu olay üzerine ayet indiriliyor. Yani ortada zina şüphesi varsa ve koca da karısını boşamak istemiyorsa anlattığım aşamaları izler.

Zihar konusuna gelince, Araplarda bir boşama çeşidi idi. Erkek karısına “Sen bana anamın sırtı gibisin” derse, kadın hem boşanmış olurdu hem de başkasıyla evlenemez muallakta kalırdı. Deniliyor ki, Müslüman bir erkek hanımına zihar yapmış, bunun üzerine de Mücadele/Mücadile suresi indirilmiştir.

Rivayetlerde deniliyor ki kadın: Peygamberimize gelerek kocası için ben adama karılık yaptım, çocuk verdim. Nihayet yaşlandım işe yaramaz oldum. Şimdi ben boşanmış mı oldum? Vs gibi şeyler söylemiş, bunun üzerine sure indirilmiştir.

Siz de sureyi mealinden okuyabilirsiniz. Rivayette anlatılanlara işaretler var.

Bu anlatılanlardan anladığım şudur: Yaşlanmış veya başka bir sebeple başka evlilik yapamayacak duruma düşmüş olan kadınları kocaları boşayamaz. Böyle bir hüküm rahatlıkla sureden çıkarılabilir. Şahsen bu zihar olayını Kur’an’ın evrensel olduğuna bir delil olarak getiriyorum. Kur’an neden eşraftan birinin boşama olayından değil de yaşlanmış zavallı bir kadının hakları yenerek zalimce boşamasından söz ediyor ve bu kadının boşanmış olmadığını söylüyor. Çünkü dünyanın her yerinde ve her zaman artık işe yarayamayan karısını boşayabilen insanlar var. En azından vaizler, yazarlar bu vesileyle bunun ne büyük bir haysiyetsizlik olduğunu anlatırlar. Bu çağda ülkemizde eşini boşayıp başkasıyla evlenmesine karşı çıkan niceleri var.

Peygamberimize özel meseleleri, hanımlarının müminlerin anaları sayılmaları ve bu vesileyle Peygamberin vefatından sonra evlenememeleri tarihsel değil midir, diye soruluyor. Buna cevabım şudur: Tekrar edilmemeleri açısından bu meseleler tarihseldirler. Tıpkı diğer peygamber kıssaları gibi. Ama Peygambere iman ve bu kıssalardan ibret almak evrenseldir.

Peygambere iman; onun adı Muhammed’dir, demekle bitmiyor. Peygamberle ilgili meseleler, nasıl bir peygambere iman ediyoruz önemli bir meseledir. Bugün genelin peygamber algısıyla uyuşmayan fakat Kur’an’da zikredilen iki misal vereyim: Peygamber gaybı bilmiyor. Hanımları bir sırrı saklamışlar, peygamber sakladıklarını bilmiyor.

Evliyanın gaybı bildiklerine, kalb okuduklarına dair ne uydurma kerametler/keşifler dinledik!!!

Elbette bu konuda soruların sonu gelmez. Köle ve cariyelik konusunun ardından genel bir değerlendirme ile konuyu kapatacağım.

Savaşta alınan esirlere İslam’da alternatifli çözümler getirilmiştir. Devlet başkanı, işin uzmanı olan kişilerle meşveret ederek İslam’ın ve Müslümanların yararına olan alternatifi seçer:

  1. Karşılıksız olarak esirleri serbest bırakmak.
  2. Karşılıkla serbest bırakmak. Müslüman esirlerle değiş-tokuş, belirli bir hizmet veya para karşılığında onları salıvermek gibi.
  3. Köle ve cariye yapmak.

Mevcut devletler hukukunda köleliğin karşılığı esir zindanlarında onları tutmaktır.

İslam’da köle ve cariyeliğin tek bir Kaynağı vardır ki o da savaştır. İslam yurduna saldırıp esir alınanlar konusunda köle ve cariye olmaları kararı alınırsa uygulanır. Oysa Amerika ve Batı, köle olarak çalıştırılmak için Afrika kabilelerine saldırır ve ele geçirdiklerini götürüp köle pazarında satarlardı. Tarihte zaman zaman hatalar işlenmişse de İslam’da savaş, saldırı değil savunma savaşı vardır.

Ganimet yahut köle yapmak için savaş yapılmaz. İslam yurduna yapılmış saldırı sonucunda savaş çıkmış ve esir alınmış ve meşveret sonucunda köle yapılmaları kararı alınmışsa ki genelde Müslümanlar zayıf ve esirler salıverildiklerinde tekrar İslam’a katılmaları muhtemel ise köle yapılmalarına karar verilir ve savaşa katılan askerler arasında paylaştırılırlar.

Kur’an ve Hadislere dayanarak köle ve cariyelerle ilgili bir hukuk geliştirilmiştir. Mesela güçlerini aşan ağır işlerde çalıştırılamazlar. Efendileri, yediklerinden onlara yedirir. Oturdukları evlere benzer evlerde onları oturturlar. Onları evlendirirler…..

Fıkıh kitaplarında hapis cezasından söz edilir ama bildiğim kadarıyla Kur’an’da ve hadislerde sürgün cezası var ama hapis cezası yoktur. Esirler için hapis cezası uygun görülmeyip bir ailenin yanına köle olarak verilmesi belki bundan dolayıdır. Suçlular, soruşturmaları ve mahkeme safhaları bitinceye kadar tutuklu tutulabilirler.

Modern hukuk onları hapse atıyor da ne oluyor? Amerika-Vietnam, Türkiye-Kıbrıs Rum Kesimi, Iran-Irak ve diğer ülkeler arasında yakın zamanda savaşlar oldu ve esirler alındı. Esir değiş-tokuşu çok nadirdir. Hapse atılanlar normal hayatlarını devam ettirirler mi yoksa doktorların raporlarıyla bir şekilde öldürülüyorlar mı? Hastalıktan, beyin kanamasından, yemek zehirlenmesinden vs.den öldü raporları tutulduğunu herkes biliyor. Hani Kenan Paşa bunun askerce sini söylemişti: “Öldürmeyelim de besleyelim mi?” demişti. Hem de kendi vatandaşı için.

Belirteyim ki günümüzde kutsalların başında devlet gelir. Devlete karşı suç işleyenlerin önemli bir kısmı müebbet alırken devlete saldıran düşman askerleri ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldıkları kesindir. Belki Türkiye çokça af çıkaran ülkeler arasında yer alır. Bu afların hiçbirinde devlete karşı suç işleyenler af kapsamına alınmamıştır. Oysa İslam’da devlet sadece kendisine karşı işlenmiş suçları af yetkisine sahiptir.

Kölelerin çocukları köle veya cariye değildir. Çünkü Kölelik ve cariyelik işlenen bir suça karşı verilmiş bir cezadır. Kimse işlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılamaz.

Bir daha kölelik devri gelebilir mi?

Devletlerin tutumuna bağlı, gelecekte ne olur bilemem. Gerçi şu anda İslam’ın kölelere tanıdığı haklardan da mahrum edilmiş nice insan vardır ama ismi köle değildir.

SONUÇ

Zorunlu olarak kendimden de söz etmek durumundayım. Modernist olmadığım gibi muhafazakar gelenekçilerden de değilim. Mezhep taassubundan, grup ve kliklerden de uzağım. Muhafazakar yaygın birçok görüşe karşı çıktım. Bazı konulara muhalefetim gençliğimden beridir vardır. Bu sebeple yeni bir görüşle karşılaştığımda tarafsız dinleyip değerlendirmeye çalışırım. Bazılarının yaptığı gibi meseleyi kendimce iyi kavramadan balıklama atlamam.

Bazı modernistlerin beni muhafazakar, yine bazı muhafazakârların da modernist olarak görmeleri bundandır.

Kur’an-ı Kerim Allah Kelamıdır; lafzı da manası da Allah’tandır. Kur’an Değişik vesilelerle nasıl bir kitap olduğunu anlatmaktadır. çelişkisiz olduğunu, eğer Allah kelamı olmasaydı kendisinde bir çok çelişki bulacaklarını ifade etmektedir.

Yüce Allah, Kur’an’ın anlaşılması ve onunla amel edilmesi gerektiğini, anlaşılsın diye tafsil edilip kolaylaştırıldığını beyan etmektedir. Söylediklerinin tartışılmasını kendisi istemektedir. Âlemlere rahmet olarak gönderildiğini söylemektedir. Dolayısıyla o, indiği dönemin insanına ve nüzul coğrafyasına hitap ettiği gibi sonradan gelecek nesillere de hitap etmektedir.

Kur’an’da amaç konular vardır, bir de araç konular vardır. Dil araçtır, anlattığı konunun anlaşılması için verilen misaller araçtır. Araç konulardan tarihsel olanlar olabilir. Mesela dili o dönemin dilidir.

Burada şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz. O dönemin dili bugünün insanının ihtiyaçlarını karşılar mı? Mesela teknoloji, modern bilimlerle ilgili bilimsel konular olursa elbette karşılamazdı. Eğer mesele din ise karşıladığı kanaatindeyim. Arapça yeterli bir dildir. O dönemde de diğer dillere göre gelişmişti. Araplar tarafından uğraşılan başka bir sanat veya zanaat olmadığından dil ön planda idi. Gündüz sıcak ve gece serin olduğundan “semer” diye isimlendirilen geç vakitlere kadar devam eden gece sohbetleri vardı. Güzel şiir ve hitabe yarışmaları olur ve dereceye girenler Kâbe duvarına asılırdı.

Kuşkusuz yüce Allah son mesajını hangi dilde göndereceğini hesaba katmıştır.

Din alanına giren meselelerin zaman içerisinde çok dilin problem teşkil edeceği ölçüde değiştiği kanaatinde değilim. Bunun yanında Kur’an eğer ortak bir yön varsa başka alanda kullanılan kelimeleri din alanına aktarmıştır. Mesela Kâfir kelimesi çiftçi, dibi görülmeyecek kadar derin göl ve her şeyin üstünü örten gece için kullanılıyordu. Münafık kelimesi, köstebeğin kazdığı yuvalarından birinin adıdır. Fasık kelimesi, tomurcuğun kabuğunu çatlaması için kullanılırdı. Fasık kişi, dinin kabuğunu çatlattığı için ona da fasık denildi. İslam, iman ve daha pek çok kelime başka alandan taşınmıştır.

Tarihsellik iddiasında bulunanlar kimselerden dilin yetmediğine dair verilmiş tek bir misal yoktur.

Ayrıca Kur’an-ı Kerim toplum ve hukukla ilgili ayrıntılara girmeyip az şeyler söylemiş, gerisini Müslümanlara bırakmıştır. Müslümanlar, Kur’an’da kendisinden söz edilmeyen yeni bir problemle karşılaştıklarında ya Kur’an’dan esinlenerek ya da akıllarını kullanıp Kur’an ve sahih hadislere ters düşmeyen ve amaçları doğrultusunda olan içtihatlarla problemlerini çözecekler. Önceleri fukaha, karşılaşılan meselelerde ictihad ettiler. Bilahare sonraki asırlarda vuku bulması muhtemel problemlere dair içtihatlar verdiler. İlk dönemde bu tür içtihatlar doğru bulunmuyordu. Mezhepleşme ve ardından mezhep taassubu İslam fıkhının donuklaşması ve çağın problemlerini çözmede kısırlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yetmedi, içtihat kapısının kapandığı anlayışı ortaya çıktı.

Diyoruz ki: Nasslar evrenseldir içtihatlar tarihseldir

Tarihselcilerin ileri gelenlerinin önemli bir kısmının iyi niyetli bir arayış içinde olduklarına inanıyorum. Ne var ki çabalarının kendilerine de, İslam’a da, Müslümanlara da yararı yoktur. İyi niyetlerinden ve gayretlerinden dolayı mükâfat mı, yoksa yeterince düşünmedikleri için ceza mı görecekler onu bilmem. Bildiğim Allah’ın adil olduğudur.

Diğer tarihselcilerin bir kısmı ırkçı duygularla meseleye bakmaktadır. Bunlar neredeyse her cümlede problemlerin, Emevi Arap İslam’ından kaynaklandığını söylerler. Kendilerince Arapların izi olarak gördükleri her şeyi silmek isterler.

Bir kısmı aşağılık kompleksi içerisindedir, ruhen iflas etmişlerdir. Her güzelliği Batı medeniyetinde ararlar. Kendilerince böylece modernler arasında yer alacaklar.

Bir kısmı da İslam düşmanıdır, zaten meseleleri ciddiye almaz, İslam’ı ve onun mirasını yok edeceklerini sanırlar.

Dil kurallarına ve lafzi delaletlere bakmadan akli sandıkları bir takım yorumlarla şu hüküm tarihseldir, derseniz bir başkası itikadi konulara, diğeri ibadet meselelerine tarihseldir der, İslam diye bir şey ortada kalmaz.

Gariptir modernistlik iddiasında bulunan ve çoğu zaman akıldan söz edenlerin bir kısmının akıldan nasipleri yoktur. İslam, İslam deyip İslam’dan nasibi olmayanlar gibi.

İtirazlara gelince, insanların farklı düşünmeleri doğaldır ve buna tahammül etmek gerekir. Sıkıcı olanlar, ne deseniz deyiniz sabit fikirli kafasına koyduğunu tekrar edip duranlardır.

Bizim yörede bir fıkra anlatılır. Köylü eşeğine odun yüklemiş satmak üzere şehre gidiyor. Yolda şehirli biriyle karşılaşıyor. Şehirli soruyor:

-Nereye?

-Şehre, odunu satacağım.

– Kaça satacaksın?

-On liraya.

Şehirli bitkin düşmüş yorgunluktan. Köylüye:

-Sana on lira vereyim. Yükünü indir eşeğe ben bineyim şehre gidelim.

Köylü olur demiş. Yük indirilmiş. Şehirli eşeğe binip hadi gidelim demiş. Köylü:

-Olur ama odunlarım ne olacak?

Şehirli, şehirde on liraya satacaktın. Ben sana on lira vermedim mi?

Köylü: Tamam haklısın, demiş. Şehirli: O zaman haydi gidelim deyince, köylü: Gidelim de, odunlarım ne olacak, demiş. Şehirli her hadi gidelim dediğinde köylü: Olur ama odunlarım ne olacak? Demiş.

İşte sıkıcı olanlar böyle tiplerdir.

Bazıları da sırf moralinizi bozmak için aynı şeyleri tekrar eder durur. Aldırmayıp yolunuza devam edeceksiniz.

 


Bir yanıt yazın