KUR’ÂN’DA ADALET: EHLİYET VE LİYAKAT
Kur’ân-ı Kerîm, insanlığın huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için adalet ilkesini temel esaslardan biri olarak belirlemiştir. Adalet, Kur’ân’da sadece hukukî bir kavram değil; inanç, ahlâk, yönetim, ekonomi ve sosyal ilişkilerin tamamını kuşatan ilahî bir prensiptir. Adaletin gerçekleşebilmesi için görevlerin ehil kimselere verilmesi, yani ehliyet ve liyakat esasının gözetilmesi gerekir. Çünkü liyakatin terk edildiği toplumlarda zulüm, haksızlık ve bozulma kaçınılmaz hale gelir. Kur’ân’ın ortaya koyduğu adalet anlayışı, insanların ırkına, soyuna, makamına veya servetine göre değil; hak ve sorumluluklarına göre değerlendirilmesini emreder. Bu sebeple Kur’ân’ın adalet çağrısı ile ehliyet ve liyakat ilkesi birbirini tamamlayan iki temel değerdir.
Adalet, her şeyi yerli yerine koymak, hak sahibine hakkını vermek ve haksızlıktan kaçınmak demektir. “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 16/90). Bu ayet, İslam’ın adalet anlayışını özetleyen en kapsamlı ayetlerden biridir. Başka bir ayette şöyle buyurulmuştur. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” (Mâide 5/8). Kur’ân’a göre adalet, sadece dostlara karşı değil, düşmanlara karşı da uygulanmalıdır. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide 5/8). Bu ilke, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir hukuk ve ahlâk prensibidir.
Kur’ân’a göre peygamberlerin gönderiliş amaçlarından biri adaleti tesis etmektir. “Andolsun ki peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik. İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla beraber kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadîd 57/25). Bu ayet, vahyin temel hedeflerinden birinin toplumsal adaleti gerçekleştirmek olduğunu göstermektedir. Kur’ân adaleti yalnız yabancılar hakkında değil, kişinin kendi aleyhine bile olsa emreder. “Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” (Nisâ 4/135). İslam, adaletin duygulara, akrabalığa ve çıkarlara kurban edilmemesi gerektiğini öğretmektedir. Adaletin gerçekleşebilmesi için görevlerin ehil kimselere verilmesi şarttır. “Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ 4/58). Burada iki temel ilke birlikte zikredilmiştir. 1). Emanetleri ehline vermek. 2). Adaletle hükmetmek. Bu durum, liyakat ile adalet arasındaki güçlü ilişkiyi göstermektedir. Bu ayetteki “emanet” sadece maddî mallar değildir. Buna; Devlet yönetimi, Kamu görevleri, Hâkimlik, Eğitim hizmetleri, Din hizmetleri, Mali sorumluluklar, Toplumsal liderlik görevleri de dahildir. Dolayısıyla görev ve makamlar şahsî çıkar için değil, birer emanet olarak görülmelidir.
Peygamber Efendimiz (sav) ehliyet ve liyakatin terk edilmesini toplumların çöküş sebeplerinden biri olarak göstermiştir. “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle.” Sahabe: “Emanet nasıl zayi edilir?” diye sorunca: “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle.” (Buhârî, İlim, 2). Bu hadis, görevlerin liyakatsiz kimselere verilmesinin toplumsal bozulmaya yol açacağını açıkça ifade etmektedir. Kur’ân’da ehliyet ve liyakatin güzel örneklerinden biri Hz. Yusuf’tur. Hz. Yusuf, Mısır hazinelerinin yönetimi için şöyle demiştir. “Beni ülkenin hazineleri üzerine görevlendir. Çünkü ben onları iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf 12/55). Burada Hz. Yusuf iki özelliğini belirtmiştir: Güvenilir olmak, İşin bilgi ve becerisine sahip olmak. Liyakatın temel unsurları da bunlardır. Hz. Musa hakkında Şuayb’ın kızlarından biri şöyle demiştir. “Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tutacağın en hayırlı kişi güçlü ve güvenilir olandır.” (Kasas 28/26). Bu ayette görevlendirmede iki ölçü ortaya konulmaktadır: 1).Yeterlilik (kuvvet), 2). Güvenilirlik (emanet). Modern anlamda liyakatın özü de budur.
Emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler gibi emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar ve topluluklardır. Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır. Ehliyet, bir kişinin bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenebilecek meslekî niteliklere sahip olma durumunu, bilgi ve becerisiyle o görev ve sorumluluğa özgü uygunluk ve yeterlilik durumunu ifade eder. Ehliyet ile insanın yaptığı veya atandığı işi veya mesleği yapabilecek, uhdesine tevdi edilen görev veya makamın emanet bilinciyle gereğini yapabilecek ustalık, uzmanlık, bilgi ve meslekî yeterlilik donanımında olmasına işaret edilir. İslam’da emanet olarak görülen iş, görev ve makamlara, toplumun, toplumda ilgili ve yetkili insanların, yöneticilerin, ehline, ehliyet sahiplerine verilmesi farzdır. Emanetleri ehline vermek adaletin bir gereği olduğu gibi makamında adaletle oturmak, makamının gereği olarak yönetimini ve işlerini adaletle yürütmek de ehliyet sahiplerinin yapabileceği bir şeydir. Nitekim “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58) ayeti, emaneti, emanetle ehliyet ve adalet arasındaki sıkı ilişkiyi açıkça ifade etmektedir.
Liyakat, bir kişinin insan olarak bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenmeye layık, yaraşır veya uygun olma durumunu, insanî ve ahlâkî anlamda yeterlilik niteliğini ifade eder. Liyakat ile kişinin insanî, ahlâkî ve erdemsel nitelikler itibariyle yaptığı veya atandığı işi yapabilecek, tayin edildiği makamı bir emanet bilinciyle doldurabilecek donanımda olmasına işaret edilir. Liyakat sahibi kimse, kendisine tevdi edilen görev ve makamı, sadakatle ve emin olarak korurken, liyakatli olmayan kişi ehliyet sahibi olsa dahi makama, emanete ihanet edebilir. “Ey iman edenler! Allah ve rasulüne karşı hainlik etmeyin, size bırakılan emanetlere de bile bile hıyanet etmeyin.” (Enfal 8/27). Toplum için, insanlık için yapılacak görevlere ihanet etmeyecek kişiler, emanet bilinci olan, sadakat sahibi olan, emin ve sadık kimselerdir. Makam ve görevler böyle kişilere verilir. Kendisine verilen emanetleri, onları koruma sözü verip koruyacak, gözetecek, onların gereğini yerine getirecek olanlar, yalnızca liyakat sahiplerdir. “Emanetlerine ve ahidlerine riayet edenler.” (Meâric 70/32; ayrıca bkz. Mu’minûn 23/8). Liyakat sahibi insanlar; inanç sahibi, ahitlerine bağlı, iffetini koruyan, maddi ve manevi imkânlarını insanlarla paylaşan, boş iş ve boş sözlerden yüz çeviren, hakkın safını tutan kişilerdir (Mü’minûn 23/1-11 vd.). Bu anlamda liyakat sahibi kişi, üstlendiği emanete sahip çıkar, onu korur, onun gereğini yerine getirir, ona ihanet etmez.
Emanet bilincinin olmadığı bir yerde ehliyetten ve liyakattan bahsetmek çok zordur. Üzerine aldığı görevi Allah’ın ve insanların emaneti olarak görmeyen bir kişinin ehliyetinden ve liyakatinden bahsedilemez. Ehliyet ve liyakat, toplumda üstlenilen görev ve sorumlulukla, görev ve sorumluluk da emanetle doğrudan bağlantılıdır. İnsanlar, öncelikle birbirlerine emanettirler. Üstlenilen görev ve sorumluluk, emanetin üstlenilmesi demektir. Bu çerçevede liyakat, emaneti üstlenebilme, taşıyabilme bilincine ve diğer insanî niteliklere sahip olmaya işaret etmektedir. Ehliyet ise emaneti taşıma konusunda emanetin kendisiyle ilgili donanıma, bilgi ve beceriye sahip olmaya işaret etmektedir. İslâm yönetici konumundaki kişilere özel sorumluluk yükler. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâre, 20). Yöneticilik İslam’da bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluktur. Görevlerin akrabalık, siyasal yakınlık veya şahsî menfaat sebebiyle dağıtılması İslam’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’ân’ın adalet ve liyakat ilkeleri uygulandığında: Güven ortamı oluşur. İnsan hakları korunur. Kamu kaynakları israf edilmez. Toplumsal huzur artar. Yolsuzluk azalır. Devlet ve kurumlar güçlenir. Liyakatın terk edildiği toplumlarda ise: Kayırmacılık, Rüşvet, Yolsuzluk, Haksızlık, Toplumsal güvensizlik yaygınlaşır.
Kur’ân’ın adalet çağrısı, yalnızca mahkemelerde adil karar vermeyi değil, hayatın bütün alanlarında hakkaniyeti gözetmeyi ifade eder. Adaletin gerçekleşmesinin en önemli şartlarından biri ise görev ve sorumlulukların ehil ve liyakat sahibi kişilere verilmesidir. Kur’ân, “emanetleri ehline vermeyi” ve “adaletle hükmetmeyi” aynı ayette emrederek bu iki değerin ayrılmaz olduğunu göstermiştir. Peygamberlerin örnekliği ve hadisler de liyakatın korunmasının toplumların ayakta kalmasının temel şartlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Müslüman birey ve toplumlar için adalet, sadece bir hukuk ilkesi değil; Allah’ın emri, peygamberlerin mirası ve dünya ile ahiret saadetinin temel anahtarıdır. Bu sebeple Kur’ân’ın çağrısı açıktır: Hak sahibine hakkını vermek, emanetleri ehline teslim etmek ve her durumda adaletten ayrılmamaktır.
