Küresel Sistem, Gösteri Toplumu ve Ahlaki Çöküş: Kadın Bedeninin Metalaştırılması Üzerine Eleştirel Bir Analiz

0
kadının-metalaştırılması

Giriş

Küreselleşen günümüz dünyasında ekonomik ve kültürel güçlerin oluşturduğu “küresel sistem”, birey, aile ve toplum üzerinde benzeri görülmemiş bir etki kurmuştur. Son yıllarda bu sistem, kadın bedeni, çıplaklık ve cinsiyet ekseninde yoğun bir toplum mühendisliği yürüterek insanlığın kadim değerlerini aşındırmakta ve adeta topyekûn bir işgal ve istila gerçekleştirmektedir. Kadın bedeni, bir taraftan meta olarak ekonomik döngünün parçası haline gelirken diğer taraftan dijital çağın gösteri toplumu içinde teşhir nesnesine dönüşmüştür. Bu durum, ahlaki yozlaşma, bireysel ve toplumsal çöküş, aile kurumunun zayıflaması gibi bir dizi ciddi sorunu beraberinde getirmektedir. Dahası, kadın bedeninin metalaştırılması ve teşhiri konusunda getirilen eleştiriler, sıklıkla “hak ve özgürlük” söylemleri ardına sığınılarak bastırılmakta; böylece insan fıtratına aykırı uygulamalar normalleştirilmektedir.

Bu makale, eleştirel ve multidisipliner bir yaklaşımla yukarıda özetlenen sorunlara ışık tutmayı amaçlamaktadır. Tarihten günümüze filozofların, düşünürlerin ve sosyal bilimcilerin görüşlerinden yararlanarak küresel sistemin insanlığı nasıl istismar ettiğini analiz edeceğiz. Hem dünya genelinde hem de İslam toplumları ve özellikle Türkiye özelinde yaşanan dönüşümleri ele alarak sorunun kapsamlı bir resmini çizmeye çalışacağız. Tespit edilen her bir başlık altında mevcut durum değerlendirilecek; ardından insanlığın bu cendereden çıkışına yönelik özgün bakış açıları ve çözüm önerileri sunulacaktır. Amaç, şimdiye kadar yazılmış çalışmaları aşan, yeni perspektifler içeren ve insanlığın karşı karşıya olduğu bu varoluşsal krize karşı ufuk açıcı bir tartışma ortaya koymaktır.

Kadın Bedeninin Metalaştırılması ve Teşhiri

Modern kapitalist kültürde kadın bedeni giderek artan biçimde meta ve teşhir malzemesi haline getirilmiştir. Reklamlar, moda, eğlence ve pornografi endüstrileri kadını çoğu zaman bir nesne konumunda sunmaktadır. Kapitalist sistemde kadın ve bedeni bir meta muamelesi görmekte, hem üretim hem de tüketim için bir araç olarak kullanılmaktadır[1]. Nitekim kadın bedeni, pazarlama stratejilerinde malın dikkat çekmesi için kullanılan cazip bir “araç” gibidir; görüntüsüyle ürün satar, tüketimi körükler ve aynı zamanda kadınlara da belirli bir beden imajını dayatarak tüketim döngüsünü besler.

Bu metalaştırma, kadının bedenini ekonomik değeri olan bir “mülk” gibi konumlandırır. Oysa geleneksel birçok kültürde –özellikle İslam düşüncesinde– beden, yaratıcı tarafından insana emanet edilmiş kutsal bir hazinedir. İnsan bedeninin bir emanet olduğu ve fıtratın (doğal yaratılışın) dışına çıkmanın haddini aşmak olarak görüldüğü vurgulanmıştır[2]. Bu bakışa göre beden, sadece bireysel tasarruf nesnesi değil, ilahi emanete riayet gereği özen gösterilmesi gereken bir cevherdir. Ne var ki seküler-modern paradigmanın yükselişiyle bu emanet anlayışı, yerini bedenin kişi mülkü sayılmasına bırakmıştır. Böylece beden, tüketim kültürünün ve haz endüstrisinin bir parçası olarak alınıp satılabilen, teşhir edilebilen ve üzerinde tasarruf edilebilen bir meta haline gelmiştir.

Kadın bedeninin meta değeri kazanması, kadını hem nesneleştirmekte hem de toplumsal statüsünü etkilemektedir. Çoğu zaman “erkeklerin” zevki için beden sergilemek bir ticaret nesnesi haline geliyor – bu durum kadınların gerçek özgürleşmesinden ziyade bedenin ve çıplaklığın bir cinsin “sözde” ihtiyaçlarına göre metalaştırılması anlamına gelmektedir[3]. Nitekim dijital çağda OnlyFans gibi platformlar veya moda-reklam sektörü, kadınların kendi beden görüntülerini ücret karşılığı paylaştığı yeni pazarlar oluşturmuştur. Bu pazarlar, yüzeyde “kadının kendi bedeni üzerinde tasarruf hakkı” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da gerçekte kadın bedenini piyasanın arz-talep döngüsüne tabi kılmakta, onu alınıp satılabilen bir mala dönüştürmektedir[3]. Bu düzende “arza uygun” bedenler ekonomik kazanç sağlarken, standartlara uymayan kadın bedenleri aşağılanmakta; kadınlar yaşamlarını idame ettirebilmek için şiddet, tehdit ve aşağılamaya katlanmak zorunda bırakılmaktadır[4].

Özellikle medya ve popüler kültür, kadın bedeninin teşhirini sıradanlaştırarak metalaştırmayı pekiştirir. Moda programlarından magazin yayınlarına, sosyal medya paylaşımlarından güzellik yarışmalarına kadar pek çok mecra, kadını fiziksel çekiciliği ve cinselliği üzerinden değerlendirir hale gelmiştir. Popüler sinema, reklam ve kadın dergileri, kadın bedenini bir fetiş nesnesi gibi sunarak bu algıyı kitlelere yaygın biçimde işlemektedir[1]. Sonuç olarak kadın, çoğu zaman kendi bedenine yabancılaşmaya başlayarak onu bir sergi malı gibi görmeye ikna edilir; güzellik standartlarına uyum ve teşhir üzerinden onay arar hale gelir. Bu, insan onuruna aykırı bir durum olmasına rağmen, küresel sistem tarafından normal ve hatta arzu edilir gösterilmektedir.

Gösteri Toplumu ve Gönüllü Teşhir

Fransız düşünür Guy Debord 1967 tarihli Gösteri Toplumu (La société du spectacle) eserinde modern kapitalist kültürü “gösteri” kavramıyla analiz eder. Debord’a göre ileri kapitalist toplum, insanların gerçek yaşam deneyimlerini görüntü ve temsillerle ikame etmiş; toplumsal ilişkiler, doğrudan yaşanmak yerine imgeler aracılığıyla yaşanır hale gelmiştir. Gösteri, bizzat kendisi için gelişen bir ekonomiden başka bir şey değildir[5]; üretim ve tüketim döngüsü içinde gerçek amaçlar unutulmuş, sadece gösterinin kendini büyütmesi amaç haline gelmiştir. Bu mantık, insanları “var olmaktan sahip olmaya, oradan da görünmeye” doğru sürükler ve günümüzün şiarı haline getirir: “Göründüğün kadar varsın.”[6]. Artık hakikat, görünenin gölgesinde kalmıştır; görünmeyen, yani teşhir edilmeyen hiçbir şeyin toplumsal değeri yokmuş gibi algılanır. Nitekim sosyolog Ferhat Tekin de çağımızın “bir şey görünüyor ya da gösteriliyorsa vardır” anlayışıyla bedenin teşhir edilmesini var olmanın şartı haline getirdiğini vurgular[7]. İnsanlar, özellikle de kadınlar, adeta “görünmezsem yok olurum” kaygısıyla kendilerini teşhir yarışına sokulmaktadır.

Bu bağlamda “gönüllü teşhir” olgusu ortaya çıkar. Küresel sistem, doğrudan zorlama uygulamadan, bireyleri kendi rızalarıyla mahremiyetlerini ifşa etmeye yöneltir. Sosyal medya platformları bunun en somut alanıdır: Milyonlarca insan, günlük hayatlarını, bedenlerini, özel anlarını isteyerek sergilemekte; takipçi ve beğeni uğruna özsaygı ve mahremiyet sınırlarını zorlamaktadır. Bu, 16. yüzyılda Étienne de La Boétie’nin tarif ettiği “gönüllü kulluk” kavramının modern tezahürlerinden biri olarak görülebilir. La Boétie, halkların zalim iktidarlara boyun eğmesini açıklarken, esasen insanların kendi kendilerini boyunduruk altına alışlarındaki rızaya dikkat çekmiştir. Günümüzde benzer şekilde, bireyler küresel kültür endüstrisinin dayattığı normlara kendi istekleriyle uymakta; özgürlük adı altında sunulan bir dijital panayırda gönüllü figüranlar haline gelmektedir.

Modern insanın bu “gönüllü teşhir” davranışının ardında, manipülatif bir kültürel yönlendirme yatar. Toplum mühendisliği teknikleri, reklamlar, moda ikonları ve sosyal medya trendleri aracılığıyla bireylere kendini sergilemenin özgürlük ve başarı göstergesi olduğu telkin edilir. Kitleler, içinde bulundukları sistemin dayattığı imajlara öykünerek, farkında olmadan onun çarklarını döndürürler. Bu durum, neo-Marksist kuramda “hegemonik kültür” olarak da açıklanabilir: Egemen ideoloji, kendi değer ve pratiklerini sıradan insanlar için “doğal ve kaçınılmaz” hale getirerek, onlara egemen olur. Böylece insanlar, aslında kendilerini köleleştiren bir gösterinin hem tüketicisi hem de gönüllü oyuncusu olurlar.

Bir yandan da “Gösteri Toplumu”, gerçek insan ilişkilerinin yerini yüzeysel etkileşimlere bıraktığı için yalıtılmış ve yalnız bireyler üretir. Debord, gösterinin insani diyaloğa düşman olduğunu belirtir; gösteri, paylaşma değil dayatma üzerine kuruludur[8][9]. Herkes kendi imgesini parlatmakla meşgulken, sahici iletişim ve empati geri plana düşer. İmajların hüküm sürdüğü bu dünyada, derinlikli değerler ve hakikat duygusu aşınır; yerini “alıbenili görüntülerin pekiştirdiği bayağılaşma ve sıradanlaşma” alır[10]. Toplum, Nancy’nin “hipergerçeklik” kavramında olduğu gibi, gerçeğin yerini simülasyonların aldığı bir evreye sürüklenir (Baudrillard da benzer şekilde modern dünyada imgelerin gerçekliğin yerine geçtiğini ifade eder).

Özellikle kadınlar üzerinde bu gösteri toplumunun özel bir tahakkümü hissedilir. Kadının bedeni ve görüntüsü, sosyal medyada onay kazanmanın ana aracı haline getirildiğinden, kadınlar görünür olmak için gönüllü bir yarışa itilmiştir. Bu durum feminist literatürde “nesneleştirme” (objectification) olarak kavramsallaştırılır ve kadının özne olmaktan çıkıp bir nesne olarak algılanmasına yol açar. İlginçtir ki, bu gönüllü teşhir süreci çoğu zaman kadınların özgürlük arayışı olarak sunulur. Oysa aslında, kadının değerinin salt dış görünüşüne indirgenerek kendini teşhire zorlanması, özgürlüğün değil gizli bir tahakkümün göstergesidir. Zira artık kişi, görünüşüyle var olduğu yanılsaması içinde, görünür olabilmek uğruna küresel sistemin beklentilerine uymaya mecbur kalır.

Ahlaki Yozlaşma ve Toplumsal Çürüme

Kadim medeniyetlerin çoğunda toplumun sürdürülebilirliği için ahlaki normlar ve erdemler merkezi öneme sahipti. Ancak modern küresel sistem, ekonomik çıkarlar ve hazcılık lehine bu evrensel ahlaki normları aşındırmıştır. Toplumun büyük kesimlerinde iffet, mahremiyet, sadakat, dürüstlük, adalet gibi değerler ikinci plana itilmekte; onların yerini bencillik, tüketim hırsı, cinsel özgürlük adı altında sorumsuzluk gibi tutumlar almaktadır. Bu dönüşüm, hem bireysel düzeyde bir yozlaşmayı hem de toplumsal düzeyde bir çöküşü beraberinde getirir.

Ahlaki yozlaşma (dejenerasyon), bireylerin iyi-kötü ayrımındaki hassasiyetini kaybetmesiyle başlar. Küresel kültür endüstrisi, şiddeti ve cinselliği olağan bir tüketim malzemesi haline getirerek insanların vicdani direnç eşiğini düşürür. Bir süre sonra daha önce kınanan veya utanç verici bulunan davranışlar, tekrarlarla ve popüler kültürdeki temsilleriyle kanıksanmaya başlar. Örneğin, genç kuşaklar çocukluk çağlarından itibaren yoğun cinsel içerikli imgeler, çarpık ilişki örüntüleri ve şiddet sahneleriyle karşılaşmaktadır. Bu durum, onların ahlaki gelişiminde karmaşa yaratırken, toplumsal normlara yabancılaşmalarına da yol açar. Normsuzluk hali, Durkheim’ın deyimiyle “anomi” ortaya çıkarır; birey artık hangi davranışın makbul, hangisinin sakıncalı olduğu konusunda net bir rehbere sahip olmaz. Sonuçta “her şey mübah” anlayışı yaygınlaşır ki bu da toplumsal doku için çözülme demektir.

Toplumsal yozlaşma, bir toplumda ortak iyinin ve dayanışma duygusunun zayıflamasıyla kendini gösterir. Eğer bir toplumda bireyler sadece kendi çıkarını düşünür hale gelmişse, başkalarının hak ve haysiyetini gözetme erdemi kalmamışsa orada toplumsal bütünlük sarsılmaya başlamıştır. Günümüzde birçok toplumda bu tür belirtiler gözlemlenmektedir: Aile içi şiddetin artması, çocuk istismarlarının yaygınlaşması, yolsuzluk ve rüşvetin normal görülmesi, cinsel suçların sıradanlaşması gibi. Nitekim Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern dünyada aile kurumunun yıkılmaya yüz tuttuğunu, aile bireyleri arasındaki bağların zayıfladığını, intihar hızının salgın düzeyine ulaştığını ve cinsel suçların arttığını özellikle vurgular[11]. Tüm bunlar, toplumsal yapının alarm verdiğinin işaretleridir.

Ahlaki çöküşün önemli bir boyutu da evrensel normların reddidir. Post-modern kültür, tüm değerleri görelileştirme eğilimi taşır; “senin doğrun sana, benim doğrum bana” şeklinde özetlenebilecek aşırı izafi bir etik anlayış yaygındır. Böyle bir ortamda kötüyü kınamak veya iyiyi yüceltmek zorlaşır, zira her değer yargısı “kişisel tercih” kalkanıyla korunmaya çalışılır. Elbette kültürel görelilik bir ölçüde farklı toplumların değerlerine hoşgörülü yaklaşmak için yararlı olabilir; ancak günümüzde bu anlayış uç noktalara taşınmıştır. Örneğin, geçmişte tabu kabul edilen pek çok davranış, bugün “bireysel özgürlük” etiketiyle dokunulmazlık kazanmaktadır. Eşcinsellik, çok eşlilik, uyuşturucu kullanımı, radikal beden modifikasyonları gibi konuların her biri kendi bağlamında tartışılabilir olsa da, genel eğilim bunları tartışmaya açanları dahi peşinen “ötekileştirmektir”. Bu da sağlıklı bir ahlaki diyalogu imkânsız kılar.

Tarihte büyük medeniyetlerin çöküş dönemlerine bakıldığında sıklıkla bir ahlaki çözülme ile karşılaşılır. Örneğin Roma İmparatorluğu’nun yıkılışını inceleyen tarihçiler, aile kurumunun zayıflaması, hedonizmin yaygınlaşması ve vatandaşlık erdemlerinin unutulması gibi etkenleri vurgularlar. Benzer şekilde, İbn Haldun’un teorisinde toplumlar dayanışma ruhunu (asabiyye) yitirdiklerinde dağılmaya mahkûmdur. Bugün küresel sistemin dayattığı yaşam biçimi, tam da bu yönde etkiler doğurmaktadır: Dayanışma yerine rekabet, kanaat yerine hırs, sabır yerine haz peşinde koşma değer haline getiriliyor. Sonuçta hem birey ruhsal bir tatminsizliğe hem toplum sosyal bir çözülmeye sürükleniyor. Psikiyatristlerin “manik toplum” teşhisi koyabileceği bir tablo var: Sürekli daha fazlasını tüketmeye odaklı, haz dopingiyle yaşayan ancak giderek iç huzurunu yitiren kitleler… Erich Fromm’un deyimiyle insan “sahip olmaya” odaklandıkça “olma” yetisini kaybediyor; maddeye yöneldikçe maneviyattan kopuyor.

Ahlaki yozlaşma ile mücadele edilemezse, bunun uzun vadedeki sonucu insanlığın varoluşsal krizi olacaktır. Ahlak, toplumları bir arada tutan harçtır. Evrensel ahlaki normların (dürüstlük, merhamet, adalet, iffet vb.) aşınması demek, insanlık ailesinin temel sütunlarının sarsılması demektir. Böyle bir gelecekte güven duygusunun kalmadığı, herkesin diğerini araçsallaştırdığı, Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözündeki gibi bir orman kanunu düzeni ortaya çıkabilir. Dolayısıyla küresel sistemin getirdiği bu ahlaki erozyon, salt bir “muhafazakâr kaygı” olmanın ötesinde, tüm insanlığın üzerinde düşünmesi gereken hayati bir meseledir.

Hak ve Özgürlük Söylemiyle Teşhirin Meşrulaştırılması

Kadın bedeninin teşhirine ve cinselliğin piyasalaşmasına yönelik eleştiriler, günümüz söylem dünyasında çoğunlukla hak ve özgürlük kavramları üzerinden püskürtülmektedir. Özellikle liberal ideolojinin etkisiyle, bireysel özgürlük neredeyse dokunulmaz ve sınırsız bir değer olarak sunuluyor. Bu çerçevede, bir kadının istediği kıyafeti giyip bedenini istediği ölçüde sergilemesi “kadının özgürlük hakkı” sayılıyor; bunu eleştiren veya daha örtülü giyinmeyi teşvik eden herhangi bir ses ise anında özgürlük düşmanı, gerici, kadın düşmanı ilan edilebiliyor.

Nitekim yakın zamanlı bir örnek olarak ODTÜ’lü bir grup gencin açtığı “ODTÜFans” adlı site etrafında yaşanan tartışmalar, bu söylem çatışmasını gözler önüne serdi. Sitede kadın öğrenciler müstehcen fotoğraflarını ücret karşılığı paylaştıklarını duyurunca, sosyal medyada iki karşıt kamp oluştu: Bir taraf siteyi savunup eleştirileri topyekûn “kadın düşmanlığı” ya da “orospu-fobiklik” olarak yaftaladı; diğer taraf ise siteyi açan kadınları aşağılayan ve ağır ahlâkçı bir dille kınayan paylaşımlarda bulundu[12]. Görüldüğü üzere tartışma, iki uca savruldu: Ya koşulsuz özgürlük adına her şeyi mubah gören bir savunuculuk ya da kadınları tahkir eden ölçüsüz bir tepki. Bu ikilem, aslında sağlıklı bir eleştirel zeminin kaybolduğunu gösteriyor. Özgürlük retoriği öyle baskın hale geliyor ki, aradaki makul eleştiriler duyulmaz oluyor.

“Hak ve özgürlükler” söyleminin eleştiri kaldırmaz biçimde genişletilmesi, insan doğasının ve toplumsal değerlerin inkârı pahasına gerçekleşiyor. Modern çağın başlangıcında, Aydınlanma ile birlikte ahlaki otorite kaynağı olarak Tanrı’nın yerine akıl ve birey konmuştu. Nazife Şişman, modern dönemde cinsiyet ilişkilerinin artık dinî-ahlaki çerçeveden koparılarak dünyevi bir zeminde tartışıldığını belirtir[13][14]. Tanrı’nın kadın ve erkeğe çizdiği sınırların reddiyle, cinsiyet konuları seküler bir haklar mücadelesine indirgenmiştir. Özellikle liberalizmin yükselişiyle birlikte toplumsal cinsiyet meselesi, bir eşit haklar ve bireysel özgürlük söylemine dönüşmüştür[14]. Elbette kadın haklarının hukuki ve siyasi anlamda genişlemesi olumlu bir ilerlemedir; ancak bu söylemin uç noktaya taşınarak her türlü ahlaki itirazı bastıran bir dogmaya dönüşmesi başka bir problem yaratmıştır.

“Beden benim, istediğimi yaparım” mottosu, yüzeyde kadının özneleşmesi gibi görünse de aslında kadını yalnızlaştıran ve kapitalist sistemin insafına terk eden bir söylemdir. Zira bu yaklaşım, kadını toplumun parçası olan bir varlık olmaktan çıkarıp tamamen bireysel tercihleriyle tanımlanan bir varlığa indirger. Böylece kadının bedeni, herhangi bir toplumsal veya ahlaki sorumluluğun dışında, salt kendi mülkü olarak ele alınır. Bu düşünce biçimi, bedenin kutsallığını reddeder; onu korunması gereken bir emanet değil, üzerinde istenildiği gibi tasarruf edilecek bir nesne sayar. Neticede, kadın bedeni özgürlük söylemi altında meta haline getirilir – ama bu süreç öylesine ustaca sunulur ki, kadınlar bile bunu kendi güçlenmeleri zannederler. Aslında ise kendi bedenlerini piyasanın taleplerine uydurmak durumunda kalırlar. Ekmek ve Gül platformunda çıkan bir değerlendirme, bu durumu çarpıcı biçimde ifade eder: Bir yandan muhafazakâr ideolojiler kadın bedenini öcüleştirip hapsetmek isterken, diğer yandan bireyci temelde ilerici görünümlü ideolojiler kadın bedeninin meta haline getirilmesini meşrulaştırıyor; kadın bedeni bu kez de piyasanın parmaklıkları ardına atılıyor[15]. Yani esasında zıt kutuplar gibi görünen iki yaklaşım –aşırı muhafazakârlık ve aşırı liberal bireycilik– farklı yollarla da olsa kadını araçsallaştırma noktasında birleşiyor.

Eleştirel açıdan bakıldığında, hak ve özgürlük söyleminin “maske” olarak kullanılması olgusu karşımıza çıkar. Bugün eğer bir popüler pratiğe ahlaki bir eleştiri getirirseniz, çok kez karşınıza “bu benim hakkım, özgürlüğüm” duvarı dikilmektedir. Örneğin, bir televizyon programında kadın bedeninin teşhir edilmesini ele alan bir yazar düşünelim; muhtemelen hemen “sansürcü, çağ dışı, kadın haklarına düşman” yaftası yiyebilir. Bu durum, kamusal tartışma ortamını kısırlaştırmakta ve gerçek meselelerin konuşulmasını engellemektedir. Kadın bedeninin metalaştırılması neden eleştiriliyor? Bu, kadının değersizleştirilmesine, toplumdaki konumunun tüketim nesnesine indirgenmesine yol açtığı için. Fakat bu gerekçeyi tartışma fırsatı bile bulunamadan, eleştirinin kendisi itibarsızlaştırılıyor. Sonuçta “eleştirinin eleştirisi” yapılarak asıl sorun örtbas ediliyor.

Öte yandan, “hak ve özgürlük” söyleminin insan doğasını zorlayan yönleri de var. İnsanı yadsıyarak ve doğasını (fıtratını) bozarak hak iddialarını genişletmek, uzun vadede bireyin mutluluğunu da zedeleyebilir. Örneğin, biyolojik gerçekliği tamamen yok sayan cinsiyet teorileri, teorik düzeyde özgürlükçü görünseler de bireylerin kimlik karmaşalarını ve ruhsal çatışmalarını artırabilmektedir. “Doğa üzerinde tam hakimiyet” iddiası, feminizmin radikal formlarında da görülür: Kadının biyolojisine (doğurganlığına vs.) hükmedebilme arzusu, belki kadını bedeninin sözde kontrolünü eline almış gösterir, fakat bu aynı zamanda kadının annelik gibi biyolojik-fıtri bir potansiyelini yük olarak görmesine yol açabilir[16][17]. Şişman’ın işaret ettiği gibi, kadının doğurganlığıyla barışık olmaması ve modern ideolojinin etkisiyle bunu “engellenmesi gereken bir engel” gibi görmesi, insan tabiatına aykırı bir tutumdur ve toplumsal sonuçları vardır. Keza transhümanist akımların “insanı doğanın zincirlerinden kurtarma” hedefi, genetik mühendislik veya yapay zeka entegrasyonu ile sınırsız bir özgürlük vadederken insanın mahiyetine dair derin etik soruları gündeme getirir. Bu tür gelişmeler, insan hakları söyleminin sınırlarını ve suistimal edilebilme potansiyelini de ortaya koyuyor.

Özetlemek gerekirse, hak ve özgürlükler elbette çağdaş toplumların temel değerlerindendir; ancak sınırsız özgürlük arayışı, bir noktada kendisi baskıcı bir ideolojiye dönüşebilir. Herbert Marcuse’un ifade ettiği “baskıcı tolerans” kavramı tam da bunu anlatır: Her şeyi tolere ettiğini iddia eden toplum, aslında bazı egemen görüşler dışında hiçbir şeyi tolere etmez hale gelir. Günümüzde de benzeri şekilde, özgürlük adına bazı dayatmalar normalleştirilmekte, farklı ahlaki tutumlar yaşam alanı bulamamaktadır. Kadın bedeninin teşhirine yönelik eleştirilerin neredeyse linç edilmesi, özgürlük maskesi altında kurulan bu yeni tahakküm biçiminin örneğidir. Son kertede, gerçek bir özgür toplum, farklı görüşlerin ve değerlerin konuşulabildiği toplumdur. Eğer özgürlük ideali tek boyutlu bir yaşam biçimini kutsayıp diğerlerini dışlıyorsa, orada özgürlüğün kendisi sorgulanmalıdır.

Aile Kurumunun Zayıflaması ve İfsadı

Kadın bedeninin meta haline getirilmesi ve cinselliğin ön plana çıkarılması, toplumsal yapının temel birimi olan aileyi de derinden sarsmaktadır. Tarih boyunca aile, neslin devamı, bireylerin sosyalizasyonu ve değerlerin kuşaktan kuşağa aktarımı işlevlerini üstlenen bir kurum olmuştur. Ancak modern kültürün dayattığı yaşam tarzı, bu kurumu çözmeye başlamıştır. Aile yapısı, özellikle geleneksel rollerin aşındığı, evlilik kurumunun değer kaybettiği ve bireyselleşmenin zirveye ulaştığı bir dönüşüm sürecindedir.

Kadın bedeninin teşhirinin aileye etkisini birkaç düzlemde ele alabiliriz:

  • Evlilik ve Sadakat: Sürekli cinsel özgürlük ve çeşitlilik vurgusu, evlilik kurumunun gerektirdiği tek eşliliğe ve sadakate meydan okur. Popüler kültür, aldatma ve çokeşli ilişkileri normalleştiren mesajlar vermekte, genç dimağlarda evliliğin “sıkıcı bir pranga” olduğu imajını uyandırmaktadır. Evlilik öncesi veya dışı cinselliğin artık sıradanlaşması, birçok toplumda evlilik yaşının ilerlemesine veya evliliğe hiç sıcak bakılmamasına yol açmaktadır. Evliliklerin geç veya az yapılması da doğrudan düşük doğum oranları ve demografik krizler anlamına gelir. Nitekim bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda nüfuslar azalmaktadır; Türkiye gibi ülkeler de benzer bir trende girmeye başlamıştır. Aile kurulmadıkça veya kurulsa bile kısa sürede boşanmalarla dağıldıkça, toplumsal istikrar zayıflar. Ailenin boşluğunu dolduracak alternatif bir sosyal kurum henüz ufukta görünmemektedir.
  • Rollerin Dönüşümü: Küresel sistemin kadın ve erkeğe biçtiği yeni roller, aile içi dengeyi etkilemiştir. Geleneksel modelde erkek ve kadın aile içinde tamamlayıcı rollere sahipti (erkek koruyucu/sağlayıcı, kadın besleyici/bakıcılık gibi). Modern bireycilik, her iki cinsiyete de “önce kendin” anlayışını empoze ederek fedakarlık ve paylaşım erdemini köreltmektedir. Nazife Şişman, modern paradigmanın sadece kadın telakkisini değil erkek telakkisini de kökten değiştirdiğini ve geleneksel rol kalıplarının altüst olduğunu belirtir[18][19]. Örneğin, geçmişte ailesini korumakla övülen erkek tipi bugün “maço” damgası yerken, öte yandan erkekler de daha efemine bir tarza yönelmekte, kadınsı özellikler sergileyen erkek modeli yaygınlaşmaktadır[20][21]. Kadınlar ise annelik ve ev kadınlığı rollerinden uzaklaşıp daha çok bireysel kariyer ve özgür yaşam ideallerine yöneltilmektedir. Bu dönüşümler, ev içinde çatışmalar yaratabilmektedir: Kimin ne yapacağı, sorumluluk paylaşımı, çocuk yetiştirme konuları belirsizleşmekte, bu da çoğu zaman aile içinde gerilimlere ve hatta ayrılıklara sebep olmaktadır.
  • Mahremiyetin Kaybı: Aile kurumunun önemli bir boyutu mahrem alan sağlamasıdır. Aile, üyelerinin dış dünyanın stresinden uzaklaşıp sığındığı, duygusal destek bulduğu özel bir çevredir. Ancak “gönüllü teşhir” kültürü, aile mahremiyetini de yok ediyor. Sosyal medya çağında pek çok kişi, aile hayatındaki en özel anları bile (yemek masası, tatil, çocuğunun doğum günü vs.) sürekli paylaşır hale geldi. Bu da aile içi dinamikleri değiştiriyor; aile üyeleri belki aynı evde ama herkes kendi ekranında ayrı bir dünyaya dalmış durumda. Geleneksel anlamda birlikte kaliteli vakit geçirmek, ortak değer ve hatıra üretmek zorlaşıyor. Ebeveynler ile çocuklar arasında da kuşak çatışmaları derinleşiyor, çünkü medya aracılığıyla çocuklar çok farklı değerlere maruz kalıyorlar.

Ailede yaşanan bu zayıflama süreci, toplumsal sonuçlar doğuruyor. Boşanma oranlarının artışı, tek ebeveynli ailelerin çoğalması, çocuksuz yaşamın yaygınlaşması gibi eğilimler, toplumda sosyal destek ağlarını zayıflatıyor. Aile parçalanınca, birey devlete veya piyasaya daha çok bağımlı hale geliyor – yaşlı bakımı, çocuk eğitimi gibi gelenekte ailenin yaptığı işlevler için artık profesyonel kurumlar devreye giriyor. Bu ise toplumun dokusunu mekanikleştiriyor. Zygmunt Bauman’ın ifade ettiği “akışkan modernite”de ilişkiler de akışkan ve geçici hale gelmekte; “son kullanma tarihi” olan evlilikler, “cep dostu” (kullan at) insan ilişkileri norm olmaya başlamaktadır.

Küresel sistem, kadın bedenini metalaştırıp teşhir ederek aileyi de ekonomik birim seviyesine indirger. Aile fertlerini birbirine kenetleyen manevi bağlar gevşedikçe, sistem için herkes bağımsız bir tüketici ve işgücü haline gelir ki bu da piyasanın işine gelir. Ancak toplumun uzun vadeli bütünlüğü ve insan mutluluğu açısından bu gidişat sürdürülebilir değildir. Aile kurumu dağılmış bir toplumda yalnız bireyler kalır; yalnız bireyler ise anlam arayışında zorlanır ve anomiye sürüklenir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, “aile mefhumu ortadan kalkmış bir toplum, varlığını devam ettirme kabiliyetini kaybeder” (bu söz, aileyi korumanın önemini vurgulamak içindi). Dolayısıyla, kadının ve bedeninin özgürlük adı altında meta haline getirilmesinin belki de en yıkıcı sonucu, geleceğin teminatı olan ailenin zayıflaması ve toplumsal yapının çözülmesidir.

Küresel Sistem, Dijital Dünya ve İstismarın Sürdürülmesi

Küresel sistem, günümüzde dijital teknoloji ve sosyal medya araçlarını kullanarak kendi hegemonyasını pekiştirmekte ve kalıcı kılmaktadır. Kadın bedeninin teşhiri ve metalaştırılması da bu dijital zeminde küresel sistem için adeta yakıt işlevi görmektedir. Çünkü dijital ekonominin kalbinde dikkat ekonomisi yatar; insanlardan mümkün olduğunca uzun süre ilgi (dikkat) çekmek ve bunu reklama/pazara dönüştürmek esastır. Kadın bedeninin çıplaklığı veya cinselliği, en kolay dikkat çeken içeriklerden biri olduğu için, internet ve medya dünyasında aşırı kullanılır. Bu da bir kısır döngü yaratır: Dikkat çekmek için teşhir artar, teşhir arttıkça sistem güçlenir ve daha fazlasını teşvik eder.

Sosyal medya platformları (Instagram, TikTok, YouTube vb.), bireylerin kendilerini sergilemesi üzerine kuruludur. Kullanıcılar ne kadar “sansasyonel” ve “çekici” içerik üretirse o kadar popüler olurlar. Bu popülerlik de takipçi ve beğeni sayılarıyla ölçüldüğünden, özellikle genç kadınlar arasında fiziksel görünüm ve cinsellik temelli bir rekabet yaşanır. Filtreler, fotoğraf düzenlemeleri, cerrahi estetik müdahaleler bu uğurda normalleşir. Tüm bunlar, dijital dünyanın eleştirel bir analizini yapan Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu kavramıyla örtüşmektedir: Modern toplum, her şeyin şeffaf (görünür) olmasını talep eden ve bireyleri sürekli kendini ifşa etmeye iten bir disipline sahiptir. Mahrem olanın ifşası, bir tür yeni norm haline gelmiştir; insanlar kendilerini göstermediklerinde yok olabilecekleri korkusunu taşırlar. Bu sayede sistem, gözetim ve kontrol mekanizmalarını işletmekte zorlanmaz; çünkü bireyler gönüllü olarak verilerini, görüntülerini, hayatlarını sisteme sunarlar. Shoshana Zuboff’un belirttiği “gözetim kapitalizmi” tam da budur: Biz farkında olmadan, dijital izlerimiz üzerinden devasa bir endüstri beslenmektedir.

Kadın bedeni ve cinsellik, dijital alanda küresel sistemin güçlendirilmesinde iki yönlü kullanılmaktadır:

(1) Tüketim kültürünün itici gücü: İnternet ortamında pornografi endüstrisinden kozmetik ve moda reklamlarına kadar hemen her yerde kadın bedeni kullanılmaktadır. Bu, ciddi bir endüstrileşme boyutuna ulaşmıştır. Örneğin pornografi, devasa bir küresel pazardır ve bu pazarda kadın vücudu paraya dönüştürülürken kadın onuru ağır yaralar almaktadır. Aynı zamanda pornografinin yaygınlaşması, toplum genelinde kadınlara bakışı nesneleştirmekte ve sağlıklı ilişki kurma becerilerini azaltmaktadır. Kozmetik, fitness, estetik cerrahi sektörleri de medya aracılığıyla kadınlara belli bir beden ideali dayatarak ürün satmaktadır. Neticede, kadınlar hem bu ürünleri tüketerek sisteme kazanç sağlar hem de o ürünlerin reklamı olan “mükemmel vücut imgesi” peşinde koşarken kendi benliklerinden uzaklaşır. Küresel sistem, bu döngüyü ince stratejilerle kurmuştur: Önce kadına özgürleşme vaat eder (mesela “güzellik ürünlerini kullan, çekici ol, güçlen”), ardından onu bitmek bilmeyen bir tüketim ve kendini teşhir yarışına hapseder. Bu esnada da muazzam karlar elde eder.

(2) İdeolojik hegemonyanın aracı: Küresel sistem, tekinsiz gücünü sürdürmek için sadece ekonomik değil aynı zamanda ideolojik meşruluğa ihtiyaç duyar. Kadın bedeni, burada da bir sembol olarak kullanılır. Özellikle dijital propaganda, kadın özgürlüğü temasını sıklıkla araçsallaştırır. Örneğin, Batı menşeli küresel medya, Ortadoğu gibi bölgelerde kadın hakları söylemini kendi politik ajandasına hizmet edecek biçimde kullanabilir. Başörtüsü takan bir kadını “ezilmiş” olarak, bikini giyeni “özgür” olarak resmeden oryantalist bir bakış, küresel kültürel nüfuzun meşrulaştırıcısı olmuştur. Dijital dünyada dönen binlerce haber, film, dizi bu algıyı besler. Bu sayede, geleneksel değerlere bağlı toplumlar bile yavaş yavaş kendi kültürlerinden utanır hale getirilebilir; Batı tarzı yaşamın üstün olduğu düşüncesi zihinlere işlenir. Küresel sistem, kadının bedeni üzerinden kendi kültürel emperyalizmini de yürütmektedir.

Ayrıca, dijital platformlar küresel sistem yanlısı söylemleri yaygınlaştırmak için sansür ve algoritma gücünü de kullanabilir. Teşhir kültürüne veya seküler yaşam tarzına muhalif görüşler çoğu zaman “topluluk standartları” bahanesiyle görünmez kılınırken, sistemi pekiştiren içerikler öne çıkarılır. Böylece, sistem kendi devamlılığını sağlamak adına dijital alanı bir propaganda meydanı olarak kullanır. Guy Debord, gösteri toplumunda iletişimin doğrudan bir propaganda fırsatına dönüştüğünü ve modern iletişim araçlarının kesintisiz bir ideolojik bombardıman yaptığını belirtir[22][23]. Gerçekten de, bugün televizyonlardan sosyal medyaya kadar pek çok mecra, bireylerin düşünüş biçimini şekillendiren güçlü mesajlarla yüklüdür. Bunların önemli bir kısmı da insanları tüketim ve haz odaklı yaşamaya teşvik eden, derinliği olmayan idealler sunar.

Dijital dünya aynı zamanda insanları uyuşturma işlevi görür. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanında tasvir ettiği gibi, otoriter sistemler bazen baskıyla değil, zevk ve dikkat dağıtma yöntemleriyle hükmeder. Sürekli eğlence içerikleri, cinsellik, skandal haberler, dedikodu akışı içinde kitleler ciddi meselelere karşı kayıtsızlaşabilir. Toplumsal sorunlar veya adaletsizlikler yerine, magazin figürlerinin hayatları veya bir moda akımı konuşuluyor olabilir. Bu haliyle dijital gösteri dünyası, insanları “ekmek ve sirk” formülünde olduğu gibi oyalayan bir yapıya bürünür. Kadın bedeninin teşhirine dair tartışmalar bile çoğu zaman özünden kopuk biçimde magazinel tüketim malzemesi haline gelir; meselenin derin boyutları üzerinde düşünülmez.

Tüm bu tablo, küresel sistemin bireyi, kadını ve toplumu insanlığı istismar ederek ifsad etmesinin dijital cephedeki görünümleridir. Küresel sistem dijital dünyada adeta kendi kalıcı düzenini inşa etmektedir. İnsanlar fiziksel zincirlerle değil, zihinlerine hitap eden görünmez zincirlerle kontrol edilmektedir. Özellikle genç nesiller, bu dijital kültür içinde büyürken sistemin değerlerini içselleştirmekte, başka alternatifleri düşünemez hale gelebilmektedir. Bu nedenle, dijital dünyanın hegemonik etkisini kırmak, günümüzde belki de en zorlu mücadele alanlarından biridir.

Muhalefetin Dönüşümü: İslam Toplumları ve Küresel Sisteme Uyum

Küresel sistemin dayattığı bu dönüşüme en güçlü direnç göstermesi beklenen kesimlerden biri, kuşkusuz muhafazakârlar ve özellikle Müslüman toplumlar idi. Zira İslam dini, insanın metalaştırılmasına, fıtratının bozulmasına, iffet ve ahlakın çiğnenmesine karşı güçlü prensipler içerir. Teorik olarak, Müslüman toplumların bu küresel ifsad projesine karşı muhalif bir duruş sergilemesi, alternatif bir model ortaya koyması beklenirdi. Nitekim 20. yüzyılda pek çok İslam düşünürü (Seyyid Kutub, Mevdudi, Ali Şeriati gibi) Batı modernitesinin seküler ve materyalist değerlerine karşı İslami bir uyanışı savunmuş, “ahlaki diriliş” çağrıları yapmıştır. Ancak günümüze geldiğimizde manzara oldukça karmaşık ve iç karartıcıdır: Muhalif olması gereken pek çok çevre, küresel sistemin iğva ve ifsadlarına uyum sağlayarak adeta onun dişlisi haline gelmiştir.

İslam toplumlarının önemli bir kısmı, ekonomik ve kültürel küreselleşmeye entegre olurken kendi değerleri konusunda tavizler vermiştir. Başta Ortadoğu olmak üzere birçok ülkede, bir yandan din görünürde varlığını sürdürürken diğer yandan toplumun pratik yaşamında küresel popüler kültür hâkimdir. Örneğin, tüketim alışkanlıkları açısından bakıldığında, bir Körfez ülkesindeki alışveriş merkezinde veya İstanbul’daki popüler bir kafede, Londra ya da New York’tan çok farklı bir manzara yoktur. Moda, müzik, eğlence alanında küresel standartlar her yere nüfuz etmektedir. Bu süreçte kadınlar da istisna değildir: Tesettür gibi İslami bir kavram bile, küresel moda endüstrisinin etkisiyle içerik değiştirmiş, “modest fashion” (mütevazı moda) adıyla yeni bir tüketim trendine dönüştürülmüştür. Türkiye’de yayımlanan “Âlâ Dergisi” örneğinde görüldüğü üzere, İslami giyimi temsil eden dergiler dahi parlak moda çekimleri, lüks tüketim ürünleri ve sosyal medya vitrinleriyle donanmıştır[24]. Bu, İslami kesimin de popüler kültürle meczolduğunun göstergesidir. Akademik bir çalışma, son yıllarda Türkiye’de siyasal İslam’ın bir uzantısı olarak popülerleşen İslami kadın dergilerinin ve sosyal medya mecralarının, kadın ve beden temsili konusunda kapitalist sistemle benzeşen pratiklere kaydığını ortaya koymaktadır[24]. Yani, başörtülü model ve influencer’lar üzerinden dahi bir metalaşma ve fetişleştirme süreci işlemektedir.

Muhalif duruşun zayıflamasının bir boyutu da entelektüel alandadır. İslam dünyasında son birkaç on yılda modern değerlerle uzlaşma arayışı yaygınlaştı. Bazı entelektüeller ve ilahiyatçılar, “İslam aslında modern liberal değerlerle çelişmez” minvalinde argümanlar geliştirerek bir nevi telif yapmaya çalıştılar. Kadın hakları, toplumsal cinsiyet, özgürlük gibi kavramlar İslami terminolojiye adapte edilmeye uğraşıldı. Şişman’ın ifadesiyle, Asr-ı Saadet (Peygamber dönemi) ile modern kadın hakları kavramlarını özdeşleştirmeye çalışan söylemler belirdi ki bunlar çoğu zaman anakronik yorumlardı[25][26]. Bu çaba, İslam’ın özünü modernliğe uydurma gayreti olarak okunabilir; fakat neticede geleneksel dayanaktan kopuk eklektik bir kültür ortaya çıkardı. Bu yaklaşım bazı artılar getirse de (Müslüman kadınların eğitime katılımı, çalışma hayatı vs.), öte yandan küresel sistemin pek çok değerinin sorgulanmadan içselleştirilmesine yol açtı. Mesela, tesettür bugün birçok çevrede sadece kişisel bir moda tercihi veya kültürel bir simgeye indirgenebiliyor; oysa tesettürün ardındaki mahremiyet, tevazu, toplumsal iffet gibi değerler arka plandan silinebiliyor.

Dahası, Müslüman toplumların elitleri de küresel sistemle barışık yaşamayı büyük ölçüde benimsedi. İslam ülkelerindeki medya, çoğunlukla küresel sermaye ve ideolojinin yerel uzantısı olarak çalışır hale geldi; genç nesiller Hollywood filmleriyle, K-Pop müzikle, Instagram kültürüyle büyüdüler. Sonuçta, eleştirel duruş zayıflarken, bir nevi çifte yaşam pratiği yaygınlaştı: İnsanlar ibadetlerini yaparken, diğer taraftan sosyal yaşamda seküler dünya görüşüne uygun hareket edebiliyorlar. Bu ikilik, sistemin çarklarını durduracak bir kolektif direniş oluşmasını engelliyor. “Batı’nın teknolojisini alalım ama ahlakını almayalım” söylemi gerçeklikte karşılık bulmadı; teknolojiyle birlikte kültürel kodlar da geldi ve benimsendi.

Bir diğer boyut, muhalif hareketlerin radikalleşip marjinalleşmesi olgusu. Bazı İslami gruplar küresel ifsada tepki olarak kendi içine kapanan, katı kurallar uygulayan cemaat yapıları oluşturdular veya şiddet içeren yöntemlere savruldular (El Kaide, DEAŞ gibi terör örgütleri bu bağlamda düşünülebilir). Bu tür aşırılıklar, genel Müslüman kitle içinde karşılık bulmadığı gibi, küresel sistem tarafından İslam’ın karikatürize edilmesi için malzeme yapıldı. Yani dengeli ve hikmetli bir karşı duruş yerine uç tepkiler verenler, davalarına hizmet edemedikleri gibi, küresel hegemonyayı haklılaştıran örnekler olarak kullanıldılar. Bu da geniş toplum kesimlerinin, “ılımlı yaşamak en iyisi, çok da karşı çıkmamak lazım” çizgisine itilmesine sebep oldu.

Neticede, muhalefetin dişlileşmesi ifadesiyle kastedilen, muhalif olarak addedilen unsurların bile sistem tarafından içerilip kullanılmasıdır. Müslüman bir gencin Instagram’da tesettürlü ama tüketim odaklı bir yaşam sergilemesi, bir tür entegrasyon örneğidir. İslami sloganlar atarak iktidara gelen siyasilerin bile zamanla neoliberal düzenle barışık politikalar yürütmesi, belki daha büyük ölçekte bir misaldir. Toplumsal düzeyde, Müslüman halkların önemli bir bölümü de benzer şekilde gösteri toplumu ve tüketim kültürünün aktörü haline gelmiştir. Bugün birçok İslam ülkesinde Ramazan gibi mübarek zamanlar bile televizyon şovları ve lüks iftar sofralarıyla bir gösteri tüketimine dönüştürülebilmektedir. Bu tablo, küresel sistemin muhalefeti nasıl etkisizleştirdiğini, onu dönüştürerek kendi devamlılığının parçası yaptığını gösteriyor.

Elbette bu karamsar resim tümüyle homojen değildir. Halen gerek entelektüel düzeyde gerekse halk arasında küresel gidişata dur demek isteyen, kendi değerlerini yaşatmaya çalışan odaklar vardır. Ancak bunlar da çoğunlukla dağınık ve sesi cılız kaldığından, küresel sistemi sarsacak bir hareket oluşturamamaktadır. Aşağıda, böylesi muhalefetin neden başarısız kaldığına dair bazı düşünceler ve ardından çözüm önerileri tartışılacaktır.

Reaksiyonerlik ve Eleştirel Akıl Yoksunluğu Sorunu

Muhalif kesimlerin –özellikle de dindar ve geleneksel değer yanlısı çevrelerin– küresel sistem karşısındaki etkisizliğinin bir sebebi de, tepkilerinin aceleci, fevrî ve stratejik derinlikten yoksun oluşudur. Problemleri doğru tahlil edememek, duygusal çıkışlarla yetinmek ve etik-estetik kritikten ziyade sloganik karşı çıkışlar sergilemek, istenen sonuçları vermediği gibi çoğu zaman ters tepmekte, muhaliflerin marjinalleşmesine yol açmaktadır.

Öncelikle, kimi zaman ahlaki kaygıyla hareket eden kimseler öfke dili kullanarak eleştirilerini dile getiriyorlar. Mesela toplumda gördükleri bir iffetsizlik karşısında ağır hakaretlerle, aşağılayıcı ifadelerle karşı tarafı hedef alabiliyorlar. Bu ise iki açıdan sakıncalı: Hem İslami açıdan nezaket ve hikmet ilkesine aykırı, hem de iletişim stratejisi açısından yanlış. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz ODTÜFans tartışmasında da bir uçta yer alanlar, siteyi açan kadınları kaba bir dille aşağılamaktaydı[12]. Bu tür tavırlar, eleştirinin haklı içeriğini gölgede bırakır ve muhalifi haklıyken haksız duruma düşürür. Çünkü hakaret işiten karşı taraf da doğal olarak savunmaya geçer, kendi eylemini sorgulayacaksa bile sırf tepki inada biner. Ayrıca bu tutum, kararsız veya arada duran kitleleri de muhalif cepheden uzaklaştırır; zira kimse aşırı bağnazlık veya kabalıkla özdeşleşmek istemez.

Diğer bir sorun, eleştirel aklın ve estetik yaklaşımın eksikliğidir. Bazı kesimlerde modern kültüre karşı reaksiyon, sadece yasaklama ve sansür talepleriyle sınırlı kalıyor. Örneğin rahatsız edici bir dizi yayımlandığında hemen “kapatılsın” kampanyası yapılabiliyor. Halbuki uzun vadeli çözüm, alternatif kaliteli içerikler üretmekten, toplumun beğeni düzeyini yükseltmekten geçer. Estetik eleştirel akıl, bir şeyin sadece ahlaken yanlış olduğunu söylemekle kalmayıp, aynı zamanda neden insan onuruna aykırı olduğunu, yerine ne konabileceğini ikna edici biçimde ortaya koyabilmektir. Maalesef çoğu zaman muhafazakâr eleştiriler sanatsal ve entelektüel bir derinlik barındırmıyor. Bu da genç kuşakları cezbetmiyor. Basit örnek: Gençler saatlerce sürükleyici kurgular izleyip pop şarkıları dinlerken, onlara ahlak dersini vaaz formunda vermek etkili olmuyor. Onun yerine, aynı mesajları dolaylı olarak iletebilecek film, müzik, roman gibi araçları kullanarak bir kültürel karşı duruş sergilenmesi gerekirdi. Bu alanda eksikler olduğu aşikâr.

Eleştirel düşünce eksikliği aynı zamanda muhaliflerin kendi özeleştirilerini yapamaması anlamına geliyor. Mesela muhafazakâr topluluklar kendi içinde kadına yönelik tutumlarını, geleneklerinin hangisinin dinin özüne uygun hangisinin kültürel olduğunu yeterince tartışmıyor. Sadece dışarıyı eleştiriyor. Bu durum, dışarıdan bakanlara çelişkili gelebiliyor. Örneğin, küresel sistemin kadın bedenini istismar etmesine kızan bir kişi, kendi çevresindeki kadınların eğitimsiz kalmasına, ekonomik bağımlılığına yol açan etkenleri görmezden gelirse inandırıcılığı azalır. Günümüzde bazı İslam ülkelerinde maalesef kadının miras, eğitim gibi hakları bile gasp edilmekte. Bu tablo varken, küresel sistemi eleştirirken önce kendi evinin önünü süpürmemiş olmak eleştirel aklın tam çalışmadığını gösterir.

Ayrıca, acelecilik de bir problem. Toplumsal meseleler sabır ve uzun soluklu çaba gerektirir. Kimi zaman iyi niyetli hareketler bir an önce sonuç almak isterken stratejik hatalar yapabiliyor. Örneğin, bir yerde kadınların giyimine hemen sert müdahale edilirse bu ters tepip tepki doğurabiliyor. Halbuki eğitim, bilinçlendirme ve ikna yoluyla zamana yayarak değişim sağlamak daha kalıcı ve yumuşak bir yöntem olurdu. Aceleci davranıp bağırıp çağırmak, duyguları tatmin etse de meselenin özüne çözüm getirmiyor.

Bir diğer boyut, etik ve estetiğin bir arada gözetilmemesi. Eleştirinin üslubu, içeriği kadar önemlidir. Kur’an’da bile “hikmetle ve güzel öğütle davet et” prensibi vardır. Yani hakikati çirkin bir üslupla dile getirmek, hakikate zarar verebilir. Günümüz muhalif söylemlerinde ne yazık ki estetik incelik, kibar dil, karşı tarafı anlamaya çalışma gayreti eksik olabiliyor. Bu da iletişim kanallarını tıkıyor. Oysa mesela 19. yüzyılda yaşamış bazı düşünürler (İslam geleneğinde Bediüzzaman Said Nursi gibi, veya Batı’da Leo Tolstoy gibi) yüksek ahlaki idealleri güzel bir dil ve sanatkârane bir üslupla sunarak geniş kitleleri etkileyebilmişlerdi. Bugün benzerlerine ihtiyaç var.

Sonuç olarak, küresel sistem karşısında duran cephelerde reaksiyoner duygusallık yerine planlı, ilkeli ve yaratıcı bir muhalefete gereksinim olduğu açıktır. Aksi halde muhalifler öfkeyle kalkıp zararla oturmaya devam edecek, sistem ise kendi istikametinde yürüyüp gidecektir. Bu bağlamda, sonraki bölümde ele alacağımız çözüm önerilerinin içinde, elbette muhalif zihin yapısının bu eksiklerini tamamlaması da yer alacaktır.

Çözüm Önerileri

Küresel sistemin kadın bedeni üzerinden yürüttüğü bu topyekûn kültürel kuşatma ve onun yol açtığı ahlaki-toplumsal kriz karşısında, çıkış yolları aramak her zamankinden acildir. Çözümler hem kısa vadeli/pratik adımları hem de uzun vadeli/stratejik dönüşümleri kapsamalıdır. Tek bir alana odaklanmak yeterli olmaz; hukuk, eğitim, kültür, ekonomi, teknoloji gibi çok boyutlu bir mücadele gerekir. Aşağıda, bu kapsamda değerlendirilebilecek bazı öneriler sunulmaktadır:

  1. Eğitim ve Bilinçlendirme Seferberliği: Kalıcı çözümün temeli, insan yetiştirmektir. Yeni nesillere küçük yaştan itibaren eleştirel düşünme, medya okuryazarlığı, ahlak ve değerler eğitimi verilmelidir. Okullarda ders programları, teknolojinin ve medyanın etkileri konusunda öğrencileri bilinçlendirecek şekilde güncellenebilir. Özellikle dijital çağda çocukların maruz kaldığı içerikler hakkında ebeveyn ve öğretmen rehberliği kritik önemdedir. Ailelere yönelik eğitim programları düzenlenerek, çocukların ekran kullanımının nasıl yönetileceği, mahremiyet duygusunun nasıl kazandırılacağı anlatılmalıdır. Toplum genelinde, “beden mahremiyeti”, “dijital izler”, “sanal zorbalık ve istismar” gibi konularda bilinç artırıcı kampanyalar yapılabilir. İnsanlar kendi rızalarıyla neyi paylaştıklarına dikkat etme noktasında uyarılmalıdır. Bu bilinçlendirme, slogancı bir ahlak dersi şeklinde değil, bilimsel veriler ve gerçek hayat örnekleriyle desteklenerek yapılmalıdır. Örneğin, sürekli sosyal medyada vakit geçirmenin psikolojik zararlarını ortaya koyan araştırmalar halka anlatılabilir; bedensel teşhirin getirdiği geçici hazların uzun vadede neden tatminsizlik yarattığı gösterilebilir.
  2. Kültürel ve Sanatsal Alternatifler Üretme: Küresel sistemin çekiciliği büyük ölçüde ürettiği muazzam kültürel içerik bolluğundan gelir. Buna karşı durmak için, kendi değerlerimizi estetik formlarda ifade eden kaliteli kültür-sanat ürünlerine ihtiyacımız var. Sinema, dizi, edebiyat, müzik, görsel sanatlar alanlarında ahlaki ve insani değerleri yüceltirken aynı zamanda sanatsal niteliği yüksek eserler üretmek kritik önemdedir. Örneğin, aile dayanışmasını işleyen dramatik bir dizi, gençlere ilham verecek idealist karakterler barındıran romanlar, kadının onurunu ve fedakarlığını anlatan filmler yapılabilir. Bunlar didaktik olmadan, insanların kalbine dokunacak şekilde sunulduğunda tesirli olacaktır. Tarihimiz ve kültürümüz, böyle ilham verici hikayelerle doludur – Yunus Emre’nin hoşgörüsü, Hacı Bektaş-ı Veli’nin kadınlara verdiği değer (Kadıncık Ana), Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mermi taşıyan kadınlarımız, vs. Bu tür içerikler modern anlatı teknikleriyle yeniden işlenip sunulabilir. Ayrıca, dijital platformlarda alternatif içerik kanalları oluşturmak önemlidir. YouTube gibi mecralarda genç ve yetenekli içerik üreticileri desteklenerek, hem eğlenceli hem değer aktarımı yapan programlar artırılabilir. Unutulmamalıdır ki gençler nasihat dinlemek yerine rol modeller izlemeyi tercih ederler. O halde, onlara izleyecekleri iyi rol modeller sunmalıyız.
  3. Hukuki ve Politik Düzenlemeler: Devletler düzeyinde de bazı adımlar gerekebilir. Tamamen serbest piyasanın insafına bırakılan medya ve internet içerikleri, maalesef çoğu zaman toplumsal yarar yerine tıklanma uğruna seviyesizleşebiliyor. Bu yüzden, akıllı bir regülasyon gündeme alınmalı. Burada ifade özgürlüğünü boğmadan, çocukları ve gençleri korumaya odaklanan sınırlamalar düşünebiliriz. Örneğin, belirli yaş altındaki kullanıcıların sosyal medya platformlarına erişimini kısıtlama (günlük kullanım süresi sınırlama gibi, bazı ülkelerin denediği uygulamalar), müstehcen içeriğin yayılmasına karşı daha katı filtreler, pornografi ile daha etkin mücadele gibi adımlar atılabilir. Ayrıca ulusal düzeyde yayıncılık ilkeleri belirlenip TV programlarında aileyi ve ahlakı hiçe sayan yapımlara yaptırımlar uygulanabilir (daha sıkı denetim ve gerekirse para cezaları gibi). Öte yandan, kadının metalaştırılmasını engellemeye yönelik reklam standartları geliştirilebilir; örneğin kadını cinsel obje olarak kullanan reklamlara kısıtlama getirilebilir. Bu tip düzenlemeler, elbette tepki çekebilir ve “sansür” diye eleştirilebilir; ancak burada amaç sansürden ziyade kamusal alanı temiz tutmak ve kırılgan grupları korumaktır. Nasıl ki çocuk işçi çalıştırmak yasalarla engelleniyorsa, benzer biçimde çocukların zihin dünyasını kirleten uç içeriklerin sınırlanması da toplum sağlığı için gereklidir.
  4. Dini ve Manevi Uyanış: Ahlaki krizden çıkışta dinî ve manevi değerlerin yeniden canlandırılması merkezi rol oynar. İslam toplumları özelinde, İslam’ın insana bakışındaki tevhîdî hüviyetin altı çizilmelidir: Yani insan, pazara sürülecek bir meta değil, Allah’ın halifesi, eşref-i mahlûkattır. Bu bilinç, vaaz ve irşat faaliyetlerinde, din eğitiminde tekrar tekrar vurgulanmalıdır. Kadın ve erkeğin konumu, Kur’an ve sünnet ışığında dengeli biçimde ele alınmalı; ne erkek egemen kültürün yanlış uygulamalarına ne de modern popüler kültürün aşırılıklarına prim verilmemelidir. Özellikle kadın bedenine İslam’ın atfettiği değer doğru anlatılmalıdır: Tesettürün kadın özgürlüğünü kısıtlamak için değil, bilakis kadını nesneleşmekten korumak ve toplumu iffetli kılmak için emredildiği, Peygamber Efendimiz’in Veda Hutbesi’nde kadınların hakları konusunda hassas olunmasını vasiyet ettiği gibi hususlar genç nesillere öğretilmelidir. Maneviyat eğitimi de burada devreye girer. Sadece kuralları dikte eden bir din dili yerine, insanın kalbine hitap eden, ona iç disiplin kazandıran tasavvufi/manevi perspektifler sunulmalıdır. Nefs terbiyesi, sabır, kanaat, hayâ gibi erdemler, modern psikolojinin diliyle de harmanlanarak güncellenebilir. Mesela “dijital çağda nefis terbiyesi”, “sosyal medyada mahremiyet ahlakı” gibi konular hem ilahiyatçılar hem psikologlar tarafından ele alınarak yeni bir literatür oluşturulabilir.
  5. Uluslararası İşbirlikleri ve Yeni Medya Platformları: Küresel sistemle mücadele de küresel boyutlu olmalıdır. Tek tek ülkelerin veya kültürlerin mücadelesi yetersiz kalabilir. Bu nedenle, ortak değerler etrafında uluslararası inisiyatifler geliştirilebilir. Örneğin farklı dinlerden ve kültürlerden insanların katıldığı “Dijital Etik ve Ahlak Forumu” gibi organizasyonlar düzenlenebilir. Bu platformlarda, teknoloji şirketleriyle etik çerçeve anlaşmaları yapılması, küresel düzeyde çocukları koruyacak internet anlaşmaları imzalanması gündeme getirilebilir. Ayrıca İslam ülkeleri kendi aralarında kültür ve medya alanında daha sıkı işbirlikleri yapabilir. Ortak film prodüksiyonları, belgesel dizileri, gençlere yönelik programlar finanse edilebilir. Böylelikle, hem Batı tekeline alternatif içerikler çıkar hem de Müslüman coğrafyalar arasında bir kültürel dayanışma oluşur. Bunun yanı sıra, yeni medya platformları kurulması da bir öneridir. Mevcut büyük sosyal medya devleri ABD merkezlidir ve kendi değerlerini yansıtır. İslam dünyası veya genel olarak ahlaki değerlere önem veren girişimciler, alternatif uygulamalar, video platformları, sosyal ağlar geliştirmeyi düşünebilir. Bu mecralarda tabii ki dünyanın geri kalanından izole bir ortam kurulamaz ama en azından iç kuralları daha ahlaki ve güvenli olacak şekilde tasarlanabilir.
  6. Ekonomik Düzenlemeler ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk: Kadın bedeninin meta haline getirilmesi, ekonomik bir sömürü meselesidir aynı zamanda. Bu yüzden ekonomik boyutta da adımlar atılabilir. Örneğin, işyerlerinde cinsiyet nesneleştirmesini engelleyecek iş kanunu maddeleri getirilebilir (kadını müşteri çekmek için istismar eden pazarlama yöntemlerine ceza gibi). Moda endüstrisinde aşırı çıplaklık teşvikine karşı sektörel normlar geliştirilebilir. Ayrıca reklam veren şirketlere baskı uygulanabilir: Toplum tepki gösterdiğinde şirketler reklamlarında veya yayın politikalarında değişikliğe gidebiliyor. Tüketiciler bilinçlendirilip ahlaksız içeriğe sponsor olan markalar protesto edilebilir (boykot vs.). Bu tip sivil tepkiler kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında şirketleri daha duyarlı hale getirebilir.
  7. Kadınların Güçlendirilmesi (Gerçek Anlamda): En önemli çözüm ayaklarından biri de kadının gerçekten özneleşmesi ve güçlenmesidir – ancak bu, küresel sistemin sahte “kadın güçlenmesi” söyleminden farklı olmalıdır. Kadının güçlenmesi demek, onun insan onuruna yaraşır biçimde eğitim alması, ekonomik özgürlüğe sahip olması, aile-iş dengesini kurabileceği imkanların sağlanması, karar mekanizmalarında yer alması ama bunları yaparken kadınlığıyla çelişkiye düşmemesidir. Yani kadın, erkekleşerek veya bedenini metalaştırarak değil; kendi kadın kimliğini koruyarak toplumda var olabilmelidir. Bu noktada devlet ve STK’lar, kadınların eğitimi, iş hayatında esneklik, anne olan kadınlara destek, kadına yönelik ayrımcılığın önlenmesi gibi konularda ciddi politikalar uygulamalı. Eğer kadınlar saygın bir konumda olursa, kimliğini ispatlamak için bedenini kullanmaya daha az ihtiyaç duyacaktır. Özgüvenli, eğitimli, bilinçli kadın; ne reklamlardaki modele özenir ne de başkalarının onu nesneleştirmesine izin verir. Nazife Şişman, çözümün sadece kadınlardan beklenemeyeceğini, erkek ve kadın tüm Müslümanların ortak bir dünya tasavvuru oluşturmaları gerektiğini belirtir ve sadece kadınların eve dönmesi gibi tek taraflı reçetelerin işlemez olduğunu söyler[27]. Gerçekten de, toplumsal değişim tüm tarafların katılımını gerektirir. Erkekler de zihinlerindeki cinsiyetçi veya materyalist bakış açısını sorgulamalı; kendilerini modern hayatın konforuna bırakıp kadınlardan eski rolü sürdürmelerini bekleme kolaycılığından vazgeçmelidir. Yani, kadın-erkek birlikte bu küresel gidişata tavır almalı, birbirini suçlamak yerine el ele vererek aileyi ve toplumu yeniden inşa etmelidir.

Yukarıdaki öneriler, elbette ki kapsamlı ve zorlayıcıdır. Ancak içinden geçilen bu tarihî dönemeçte, “hiçbir şey yapmamak” lüksümüz yok. Küresel sistem kendi kendine durmayacak; insanı ve insani değerleri metalaştırmaya devam edecek. Dolayısıyla çözüm, her seviyede bilinç ve eylem gerektirir. Bu noktada belki de en kritik faktör, ümittir. İnsanlığın iyiliğine güvenmek, hala ortak değerler etrafında birleşebileceğimize inanmak ve küçük de olsa her adımı değerli görmek gerekir. Karşımızdaki sistem çok güçlü olsa da tarihte hiçbir güç ebedi olmamıştır. Hakikat duygusu ve adalet arzusu, insanın fıtratında var olan ve tüm propaganda bombardımanına rağmen tamamen yok edilemeyen cevherlerdir. Bu cevherleri işleyecek sabır ve kararlılıkla hareket edebilirsek, zamanla bu olumsuz gidişatı frenlemek ve yönünü değiştirmek mümkün olabilecektir.

Gelecek Perspektifleri

Mevcut trendler devam ederse, geleceğe dair karanlık bir tablo çizmek zor olmayacaktır. Aile kurumunun iyice zayıfladığı, insan ilişkilerinin yüzeyselleştiği, kadın ve erkeğin birbirine güvenini yitirdiği bir toplum yapısı beliriyor. Teknolojinin daha da ilerlemesiyle birlikte, belki de metaverse evrenlerinde insanlar sanal haz dünyalarına dalacak, gerçek insan temasından uzaklaşacaklar. Transhümanizm akımı güç kazanırsa, insan bedeni üzerinde biyoteknolojik değişimler sıradanlaşabilir (örneğin yapay rahimlerle üreme, genetik tasarım çocuklar gibi). Böyle bir gelecekte kadın bedeninin doğal fonksiyonları bile “gereksiz” veya “engellenmesi gereken” şeyler gibi algılanabilir. Cinsellik tamamen haz merkezli, üremeden kopuk bir eğlenceye indirgenebilir. Bu senaryolar, bugün kulağa uçuk gelebilir ama şimdiden tartışılmaya başlandığını görüyoruz. Dolayısıyla insanlığı, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) vari bir gelecek bekliyor olabilir: Bireylerin zihinlerinin haz verici yöntemlerle uyuşturulduğu, herkesin tüketim ve eğlenceye programlandığı distopik bir dünya…

Ne var ki, bu karanlık tasavvur insanoğlunun kaderi olmak zorunda değil. Gelecek, bugünün çabalarıyla şekillenecektir. Eğer bugün bir farkındalık geliştirip direnç mekanizmalarını hayata geçirebilirsek, gidişatı değiştirebiliriz. Ümit veren bazı gelişmeler de yok değil. Örneğin, son dönemde genç kuşaklarda sosyal medyanın yapaylığına karşı bir bıkkınlık emaresi gözlenebiliyor. Basında çıkan bazı araştırmalar, Gençlerin filmlerde ve dizilerde aşırı cinsellik görmekten rahatsız olmaya başladığını ortaya koyuyor (kimi anketlerde gençlerin önemli bölümü, yapımcılardan daha az cinsel içerik talep ettiklerini belirtmiş) – bu bulgu, toplumsal bilinçte bir karşı tepkinin filizlendiğine işaret edebilir. Aynı şekilde, dijital detoks akımı, minimalizm, slow life (yavaş yaşam) gibi trendler, modern yaşamın aşırılıklarına karşı bir tepki olarak doğdu. Bu tür akımlar şu an için daha çok bireysel çıkışlar şeklinde olsa da, ileride daha geniş kitlelerce benimsenebilir.

Özellikle Z Kuşağı denilen yeni nesil, her ne kadar dijital dünyanın içine doğmuş olsa da, önceki kuşakların hatalarını görüp farklı bir yol arayışına girebilir. Mesela çevre bilincinin gençlerde çok yüksek olması, onların çıkarcı büyük şirketlere karşı eleştirel olabildiklerini gösteriyor. Benzer şekilde, belki ilerde “insan onuru” konusunda da yüksek duyarlılık geliştirebilirler. Kadın ve erkek ilişkilerinde daha sağlıklı bir denge kurma, cinselliği sorumsuzca yaşamaktansa duygusal bağa önem verme gibi eğilimler yeşerebilir. Bunun ipuçlarını bazı sosyolojik gözlemler veriyor: Gelişmiş ülkelerde “yeniden evcimen olma” trendi (gençlerin evlenip bahçeli küçük kasabalara taşınma hayali vb.) veya dijital yorgunluk belirtileri aslında bir geri tepme mekanizmasının olabileceğini düşündürüyor.

İslam toplumları açısından bakarsak, gelecek perspektifinde yeniden öz değerlere dönüş potansiyeli mevcuttur. Tarih boyunca İslam dünyası birçok kez duraklama ve yenilenme döngülerinden geçti. Modern dönemin meydan okumaları karşısında belki şimdi bir bocalama dönemi yaşanıyor; ancak bu sonsuza dek sürmez. İslami uyanış hareketleri inişli çıkışlı olsa da devam ediyor. Bugün dijital iletişim sayesinde dünyadaki Müslümanlar da birbirlerinin deneyimlerinden daha hızlı haberdar olabiliyor, ortak söylemler geliştirebiliyorlar. Eğer doğru dersler alınırsa, İslam toplumları küresel sistemi taklit etmek yerine kendi sentezlerini yaratabilirler. Özellikle Türkiye gibi hem Doğu hem Batı tecrübesine sahip toplumlar, gelecekte köprü işlevi görerek yeni bir medeniyet hamlesi başlatabilir. Bu hamle, kadın-erkek uyumunu, teknoloji-ahlak dengesini, özgürlük-sorumluluk dengesini kurabilirse insanlığa alternatif bir yol sunabilir.

Özetle, geleceğe dair iki farklı senaryo var: Biri, mevcut gidişatın hızlanarak insanlığı köklerinden kopardığı ve nihilistik bir sona yaklaştırdığı karamsar senaryo… Diğeri ise, insanın kendi hatalarından ders alıp özüne dönmeye başladığı, bilgece bir dönüşüm senaryosu. Makalemizin başından beri tartıştığımız sorunlar, birinci senaryoyu kuvvetlendiren unsurlar olsa da, ikinci senaryo için de imkânlar barındırıyor. Çünkü her kriz, içinde çözüm fırsatlarını da taşır. Belki de küresel sistem zulmünü bu derece artırmasaydı, insanlar hakikatin değerini bu denli fark etmeyeceklerdi. Şimdi, gözler önündeki ifsadın boyutu pek çok kişiyi rahatsız etmeye başladı. Bu rahatsızlık, doğru yönlendirilirse kolektif bir uyanışa dönüşebilir.

Sonuç

Kadın bedeninin meta ve teşhir malzemesi haline getirilmesi, aslında buzdağının sadece görünen yüzüdür. Altında, insanın ve insanlığın topyekûn istismar edilmesi yatmaktadır. Küresel sistem, ekonomik çıkar ve güç uğruna sadece kadını değil, aileyi, toplumu, ahlakı, kısacası insana dair ne varsa araçsallaştırmakta ve tüketmektedir. Bu makalede, sorunun farklı boyutlarını –kadın bedeninin metalaşması, gösteri toplumu olgusu, gönüllü kulluk, ahlaki ve toplumsal yozlaşma, normalleşme mekanizmaları, aile kurumunun ifsadı, özgürlük söyleminin istismarı, muhalefetin durumu ve çözüm arayışları– kapsamlı biçimde ele aldık.

Görünen odur ki, insanlık kritik bir kavşaktadır. Bir yolda, mevcut gidişatın devamı ile derin bir manevi buhran ve sosyal kaos ihtimali belirmektedir. Diğer yolda ise, insanlığın özündeki fıtrî değerlere yeniden sarılarak yenilenme ve şifa bulma imkânı vardır. Bu ikinci yol, kolay veya kısa değildir; fakat mümkündür ve üzerinde yürümeye değer.

Burada özellikle altı çizilmesi gereken, kadın meselesinin bu büyük resim içindeki yeridir. Kadın ne tamamen masum bir kurbandır ne de ahlaki çöküşün tek failidir; kadın, insan toplumunun yarısını oluşturan, erkeğiyle birlikte imtihanı yüklenen bir varlıktır. Dolayısıyla, kadın bedeninin metalaştırılmasına karşı mücadele, kadın ve erkeğin birlikte omuzlayacağı bir mücadeledir. Kadını ötekileştirerek veya suçlayarak değil; aksine onu gerçek konumuna, yani özne ve eş insan konumuna yükselterek bu sorun çözülebilir. Bu da ancak kadına saygı duyan, onu hem üretimde hem ailede destekleyen, koruyan ama kontrol etmeyen, özgür bırakan ama değersizleştirmeyen dengeli bir toplumsal yapı ile olur.

Son tahlilde, makalemiz boyunca vurguladığımız üzere, ahlaki ve insani bir diriliş ihtiyacı kendini hissettirmektedir. Bu diriliş, ne bütünüyle geçmişe dönmek anlamına gelir, ne de mevcut küresel kültüre küçük rötuşlar yapmakla sınırlı kalabilir. Gereken, her alanda köklü bir zihniyet dönüşümüdür: Ekonomide insan onurunu merkeze alan yeni modeller düşünmek, eğitimde kalbi ve zihni birliktelikle eğitmek, teknolojide etik ilkeyi gözetmek, kültürde hakikati estetikle sunmak… Kısacası yeni bir medeniyet hamlesi. Bu, belki nesiller boyu sürecek bir hedef ama bugün atılacak adımlarla başlayacak bir süreçtir.

İnsanlık tarihi bize, hiçbir yozlaşma dönemi sonsuza dek sürmemiştir. Er ya da geç bir ıslah çabası filizlenmiş, “yeniden diriliş” gerçekleşmiştir. Bu seferki imtihan küresel ölçekte ve zorlu olabilir, ancak imkânsız değildir. Yeter ki insanı insandan, insanı doğadan, insanı Yaratan’ından koparan bu gidişe karşı fikrî, ahlâkî ve fiilî mücadelemizi başlatalım. Victor Hugo’nun dediği gibi, “Hiçbir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.” İnsan onurunun, ahlakın ve hakikatin vakti gelmiştir – belki de zulmün zıddıyla kaim olması misali, en karanlık anın şafağa en yakın an olması gibi, içinde bulunduğumuz bu buhran, büyük bir uyanışın habercisidir.

Bu uyanışın gerçekleşmesi dileğiyle, makalemizi bitirirken vurgulamak isteriz ki: Kadın bedeninin metalaştırılmasına karşı durmak, insanlık onurunu savunmaktır. Gösteri toplumuna karşı, hakikatin ve samimiyetin toplumunu savunmaktır. Gönüllü kulluğa karşı, bilinçli hürriyeti savunmaktır. Ahlaki yozlaşmaya karşı, erdemi ve fazileti savunmaktır. Ve nihayet küresel ifsada karşı, insanın fıtratını ve yaratılıştan gelen değerlerini savunmaktır. Bu da hepimizin omuz omuza vereceği kutlu bir mücadeledir.

Kaynaklar

  1. Ali Kanlı, İ. & Dikmen, F. (2013). Kadının “Metalaştırılma” Sorununun Sosyal Medya Üzerinden Okunması: Âlâ Loca Üzerine Bir İnceleme. İstanbul Arel Üniversitesi İletişim Çalışmaları Dergisi, 2(3), 35-51[1][24].
  2. Tekin, F. (2018). Bedenin Teşhiri: Dile Gelen Bedenden Duyuma Gelen Bedene. Sosyoloji Divanı, 11(1), 133-146[28][7].
  3. Ekmek ve Gül Platformu. (2021). ODTÜFans tartışması: Kadın bedeninin özgürleşmesi mi tutsaklığın başka bir biçimi mi? [3][15].
  4. Debord, G. (1967). Gösteri Toplumu, Ayrıntı Yay. 2021.
  5. Şişman, N. (2003). “Emanet”ten “Mülk”e: Kadın, Beden, Siyaset. İz Yayıncılık[13][27].
  6. Tarhan, N. (2011). Aile: Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın aile yapısına dair tespitleri[11].

[1] [24] İstanbul Arel Üniversitesi İletişim Çalışmaları Dergisi » Makale » Kadının “Metalaştırılma” Sorununun Sosyal Medya Üzerinden Okunması: Ala Loca Üzerine Bir İnceleme

https://dergipark.org.tr/tr/pub/isauicder/issue/31608/357299

[2] [13] [14] [16] [17] [18] [19] [20] [21] [25] [26] [27] kasaum.ankara.edu.tr

https://kasaum.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/34/2023/08/Emanetten_Mulke_Kadin_Beden_Siyaset.pdf

[3] [4] [12] [15] ODTÜFans tartışması: Kadın bedeninin özgürleşmesi mi tutsaklığın başka bir biçimi mi? | Ekmek ve Gül

https://ekmekvegul.net/gundem/odtufans-tartismasi-kadin-bedeninin-ozgurlesmesi-mi-tutsakligin-baska-bir-bicimi-mi

[5] [6] [8] [9] [10] [22] [23] Gösteri Toplumu | Independent Türkçe

https://www.indyturk.com/node/744625/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/g%C3%B6steri-toplumu

[7] [28] (PDF) Bedenin Teşhiri

https://www.academia.edu/44629252/Bedenin_Te%C5%9Fhiri

[11] dergipark.org.tr

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/722043

Bir yanıt yazın