Toplumlar dinden bütünüyle vazgeçtiklerinde değil, artık bilhassa onun tarafından uyarılmadıklarında sekülerleşir .
(T. Eagleton)
Batı dünyasında materyalizm çözülürken İslam dünyasında materyalizmin güçlenmesi gecikmiş modernitenin sonucu olarak değerlendirilebilir. Kırsal alandan kentlere, kentlerden sermayeye uzanan bir sosyal hareketliliğin doğal sonucu dünyevileşme olarak öne çıkmıştır.
İslam dünyasındaki bu hareketlilik içerisinde dinin ve maneviyatın herhangi bir zemini bulunmamaktadır..
Özgürlükçü İslami hareketlerden dinsel cemaatlere kadar hepsi sekülerleşmenin uzantısı olmaktan öte anlam ifade etmemektedir. Hepsinin varolma zemininde dünyevi talepler vardır. “İslam devleti”, “Işık Nesli” “öncü devrimci” vbg. gibi kavramların dünyayı ele geçirip şekillendirme talebi yadsınamaz. Beri yandan sadece sarık ve cübbeye, kılık kıyafete, kıl ve tüye indirgenmiş dindarlık modern dünya karşısında ona alternatif olmaktan çok onun uzantısı olmayı ifade etmektedir.
Bu aslında ciddi anlamda gizli bir materyalizmdir. En materyalistinden en dindarına, en atestine kadar herkes dünyevi olandan pay alma çabasını öne çıkarmaktadır. Söylemler farklı olsa da hayat algısı dünyayı ele geçirmek, maddi olandan istifade etmek, iktidardan pay almak temeline yaslanmaktadır.
Bunun için kullanılan enstrümanlar bayrak, vatan, din , özgürlük, devrim, değişim gibi söylemlerdir.
Oysa Türkiye’de insanların birbirlerine karşı olacakları ideolojik dinsel ya da ahlaki herhangi bir zemin bulunmamaktadır. Dışarıdaki çatışmanın özünde aslında dünyayı “sen mi ele geçireceksin, yoksa ben mi ele geçireceğim” kavgası vardır. Bu konuda maddeci yönelimler anlaşılabilir elbette. Ancak onların da öne çıkardıkları kavramların çoğu ahlaki ve manevidir. Emek, hakça bölüşüm, sömürü karşıtlığı vs. Ancak bütün bunlar dünyevi mevziler kazanmak için bir enstrüman olmaktan öte anlam taşımamaktadır.
Müslümanlar halihazırda Batı dünyasının ürettiği ya da üretmede başarılı olamadığı yaşam biçimine karşı ne felsefi, ne pratik, ne de ahlaki bir alternatif koymaktan uzaktır.
İşte yaşadığımız gerçeklik yaklaşık yüzelli yıl önce Batının yaşadığı ve dünya ölçeğinde dayattığı maneviyatın terkedilme hamlesinin İslam dünyasında gecikmiş halidir.
Şu an gözlemlediğimiz kadarıyla Batı bu dünyevi algıdan kurtulmaya çalışmaktadır. Sanat eserlerinde; örneğin sinemasında, edebiyatında bunu görmek mümkün olduğu gibi filozofik düzeyde de bu algı ile hesaplaşma noktasında çok ciddi bir birikim ortaya koymaktadır. “Batının Çöküşü”nden, “Akıl Tutulması” nı dile getirenlere kadar bir dizi entelektüel yaklaşım maddeci dizgeden kurtulma arayışı olarak ele alınabilir.
Hatta bundan yaklaşık 500 yıl önce F.Bacon Maneviyatçı/ruhbani algıyı kabızlık olarak nitelendirmiş ve “bundan kurtulmak için alınan müshil ise (maddecilik) ishalden ölmemizi sağlamıştır” diye belirtmişti.(Denemeler) Aslında bu büsbütün sekülerleşmenin imkansızlığını da ele veren bir yaklaşımdı.
Frankenstein, Matrix, Terminatör, Ben Robot gibi filmler aslında maneviyatı olmayan bir insanın neye benzeyeceğini ortaya koymaya çalışırken Kıyameti ve Ekolojik dengenin bozulmasını içeren filmler de maneviyatsız dünya algısının sonuçlarını gözler önüne sermektedir.
İslam dünyasında halihazırda ne Müslümanların ürettiği ciddi sanat eserleri, ne de çağı İslami dünya görüşü ekseninde kavrayacak sağlam anlayışlar bulunmaktadır.
İşin en kötü tarafı da ele alınan her şey bir tür iktidar aracına dönüştürmektir. Felsefe, sanat, siyaset hepsi salt bir iktidar aracı olarak bu seküler algının içine yerleştirilmektedir. İbni Sina, Farabi, Hegel, Marx, Nakşibendi, Işık Nesli bunların hepsi, aynı dünyevileşme yöneliminin, aynı mantığın, aynı kalıbın içinde birer enstrümandan öte bir anlam ifade etmemektedir.
O Halde Ne Yapmalı?
Öncelikle dünyada iki ayrı blok bulunduğunu varsaymak mümkün değildir. İslam dünyası ve diğer dünya diye iki blok yoktur. Dünyevi olanın merkezde olduğu bir yaşama algısı ve pratiği bulunmaktadır.
Her ne kadar söylemsel olarak bazı ahlaki gerekçelerle Batı karşıtlığı öne çıkarılsa da aslında 19. Yüzyıl pozitivizmin dayandığı bütün değerler İslam dünyasında ateist, Müslüman, dindar, nasyonalist herkese sirayet etmiş durumdadır. Yani aslında iki dünya yoktur 19. Yüzyıldan sonra bu iki dünya ortadan kalkmıştır. Hele yaşadığımız son yüz yıl bu iki dünyanın iyice ortadan kalktığı bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Bireysel olanı dışta tutarak bunları söylediğimi belirtmek isterim.
Ekonomiden sosyal ve siyasal yaşama kadar ahlaki ve manevi herhangi bir temel bulmak çok güç hatta yer yer imkansızdır.
İslam dünyasına baktığımızda bütün maskeler ve maneviyat örtüsü altında saklanmış katı bir materyalizmni görmemek mümkün değildir.
Yozlaşmış sanat, yozlaşmış kültür, genetiği bozulmuş toplumsal yapı, herhangi bir tarihsel ve kültürel anlayışa yaslanmayan mimari, beton yığını şehirler, hava kirliliği, trafik, egzoz dumanı, sabah uyandığınızda herhangi bir güzellikle karşılaşmadığınız ortam tam da sanayi devrimi sonrası Avrupa’nın içler acısı durumunun resmidir.
Sahi trafik probleminin çok yoğun olduğu bir ülkenin Müslümanların yaşadığı bir ülke olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz. Hava kirliliğinin, karaborsacılığın, stokçuluğun, tefeciliğin her yerde kolayca vücut bulduğu bir ülkenin Müslümanların ülkesi olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz.
Adeta “altına hücum” komutu almış gibi insanların kırsaldan kente son sürat koşmasını sadece fakirlik ve ihtiyaç ile izah edebilir misiniz? Köylerin boşalıp şehirlerin toplama kampına dönüşmesinde dünyevileşme ve maddeci yönelim olmadığını söyleyebilir misiniz?
Sahi çevrenizde estetik ve kültürel kaç tane değer sayabilirsiniz?
Allah’ın her günü eski kocalarının eski karılarını öldürdüğü, birbirlerine sevgili diyen yaratıkların birbirlerine sevgi dışında her türlü pisliği reva gördüğü, Batıda üretilen özgürlük, eşitlik gibi kavramların sadece dilde ve dünyevi mevziler kazanmak için kullanıldığı bir toplumu nasıl Müslüman bir toplum olarak nitelendirebilirsiniz.
Çöp kutularına bomba konulduğu, en ufak bir problemde insanların birbirine silah çektiği, birbirini bıçakladığı, uyuşturucunun artık köylere kadar indiği bir toplumu nasıl Batının karşısında Müslüman bir toplum olarak koyabilirsiniz.
Hangi gavur ülkesinde soğanların patateslerin, kabak ve patlıcanların fiyatı artsın diye çöplere döküldüğünü gösterebilirsiniz?
Dünyevi mevziler kazanma talebi ile ortaya çıkan manzara sonun başlangıcını ele veren bir manzaradır. Burada herkes “dünyadan ne kadar pay alabilirsem kardır” anlayışı ile hareket edeceğinden adalet ve hakkaniyet de söz konusu olmayacaktır. Bu durumda birilerinin kayırılıp kendisinin gadre uğradığına inanan vatandaş hırsızlığı,tembelliği, haksız kazancı, rüşveti hatta cinayeti, haklı görür hale gelecektir… Tembellik yetersizlik acizlik kolayca meşruiyet kazanacaktır.
Ezilmişliğin garibanlığın fazilet olarak kabul edildiği kaç Avrupa toplumu vardır?
Batının entelektüel düzeyde maddeciliği belli bir samimiyet ve alınteri içerirken bizdeki tamamen taklit ve içeriksizdir. Orada üretilen bütün kavramlar kendi problemlerinin uzantısı olarak temelli ve anlaşılır iken buradaki tamamen anlamdan yoksundur. Özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi, insan hakları söylemlerinin bizim zihnimizde karşılık bulamamasının sebebi kavramların bizim tarafımızdan üretilmemiş olması ve tamamen taklide dayanması ile ilgilidir.
Bu toplumda hangi cemaat veya ideolojik gurup farklı düşüncelere; kendi gibi düşünmeyenlere tahammül ederek birlikte ortak iş yapabilir? Dine benim inandığım gibi inanmazsan kafir, benim ideolojimi desteklemezsen hain, benim alkışladığımı alkışlamazsan ötekisin.
Böyle toplumlara egemen olan dilin tehdit dili olmasının sebebi de budur. İçeriksiz demokrasi söylemlerinden bu toplum için çıkan tek sonuç ölme teklifi ve öldürme tehdididir.
Şu an Batı dünyası materyalizmi terkediyor. Bu terkediş bile içeriksiz ve boş değil.. Derin bir entellektüel geleneğin içinden neşet ediyor. Keşke Gavurlar kadar Müslüman olabilseydik.