Merkezin Kaybı: Mütefekkirden Fenomene İnsan ve Değer

0
fenomen-ne-demek-sosyal-bilimlerde-fenomen-ve-sosyal-medya-fenomeni-ne-anlama-gelir-3

Çağımızın en önemli problemlerinden biri, gençlerin artık yazarları, mütefekkirleri, fikir adamlarını değil, medya fenomenlerini, kısa videolarla gündem olan insanları rol model olarak takip etmeleridir. Bir zamanlar toplumların ufkunu açan, derinlik kazandıran isimler ön plandayken, bugün birkaç saniyelik içeriklerle insanları oyalayan, çoğu zaman hiçbir müktesebatı olmayan kişiler saatlerce milyonların vaktini alabiliyor. Gençlerin önemli bir kısmı da bu figürleri başarı ölçüsü olarak görüyor ve kendisi de kısa yoldan para kazanmanın yollarını arıyor. Bu durum basit bir “sosyal medya alışkanlığı” değil; daha derinde, dünyaya dair algının değişmesidir: Menfaatin her şeyin önüne geçtiği, paranın tek değer ölçüsüne dönüştüğü bir zihniyet iklimi içindeyiz.

Asıl soru şudur: Bu algı gençlere nasıl empoze ediliyor? Bu yalnızca eğitimle ilgili bir sorun değildir; hayatın bütünü, insanı paraya çağıran bir dile teslim olmuş durumda. Bugün öğretmenler bile TikTok videoları çekiyor, her şeyi paraya çevirmeye çalışıyor. Her şeyin “içerik” olduğu, her şeyin “kazanç”a dönüştüğü bir kültür egemen. Bu ortamda düşüncenin değeri düşüyor, derinlik kayboluyor. Kitap basmak bile artık kolay; herkesin kitabı var ama mütefekkir neredeyse yok. Çünkü kitap sahibi olmak başka, fikir sahibi olmak başka; bir metin üretmek başka, bir hikmet taşımak bambaşka bir şeydir.

Bunun sonuçları yalnızca entelektüel bir kayıp değildir; insani olan birçok şey de geri çekiliyor. Komşuluk ilişkileri zayıflıyor, güven azalıyor, hayat bir tür çatışma ve rekabet alanına dönüşüyor. İnsanlar birbirini anlamaya değil, birbirini kullanmaya yöneliyor. Bir başkasını aldatmak, onun üzerinden para kazanmak, fırsat kollamak sıradanlaşıyor. Çünkü bir insanın tek hedefi para kazanmak olursa, o insan için artık her şey araç haline gelir. Hedefe para konulduğu anda gerisi çorap söküğü gibi gelir: vicdan çözülür, sınırlar silinir, insanlık aşınır. Bazıları buna fırsat bulur yapar, bazıları bulamaz; ama zihniyet aynı zihniyettir. İşte çağımızın asıl krizi budur: paranın putlaştığı bir dünyada insanın değersizleşmesi.

Aslında mesele yeni değil: Her dönemde fırsatçılar, aldatmaya çalışanlar, başkasının emeğini çarpmayı marifet sayanlar olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca vermek yerine almak, erdem yerine kurnazlık, fazilet yerine çıkarcılık hep var olagelmiştir. Fakat bugün asıl problem, bunun varlığı değil; bunun sıradanlaşmasıdır. Çünkü vermek esas olması gerekirken almak esas hale geliyor; erdemli olmak yüceltilmesi gerekirken “köşeyi dönmek” normalleşiyor. Çarpmanın, tırpanlamanın, kandırmanın bir istisna değil de gündelik hayatın olağan dili haline gelmesi, toplumun geniş kesimlerine yayılması işte gerçek kriz budur. Ahlaki sapma, tek tek bireylerde kaldığında bir zaaf sayılır; fakat kültüre dönüştüğünde artık bir çöküşe işaret eder.

Burada ahlak ile inanç arasındaki ilişki de son derece önemlidir. Çünkü ahlak, eğer yalnızca toplumsal alışkanlıklara, kültürel kabullere veya geçici değer yargılarına dayanıyorsa, çok çabuk çözülmeye başlar. İnsan elbette ahlaki değerlerin bir kısmını toplumdan öğrenir; doğruyu, yanlışı, ayıbı, erdemi büyük ölçüde çevresinden devralır. Fakat bu değerler, daha derin bir inançla, bir hesap verme bilinciyle, öteki dünya fikriyle beslenmiyorsa, özellikle menfaatin baskısı altında hızla aşınır. Çünkü insanı kötülükten alıkoyan şey her zaman dış denetim değildir; asıl olan iç denetimdir. Ve bu iç denetim, çoğu zaman “hesap vereceğim” duygusuyla ayakta kalır.

Sorun şudur: İnsanlar artık bu dünyayı tek gerçeklik olarak kabul ediyor sanki. Öteki dünyada hesap vereceğini düşünmeyen bir zihin için ahlak kolayca pazarlığa açılıyor. Vicdan bir sınır olmaktan çıkıyor, çıkarın önünde geri çekiliyor. Böylece ahlak, hakikatle ilgili bir yükümlülük olmaktan ziyade, şartlara göre değişen bir toplumsal role dönüşüyor. Oysa inanç, ahlakı sadece insanların bakışına değil, Allah’ın huzuruna bağlar; insanı görünmeyen yerde de doğru kalmaya çağırır. Hesap fikrinin kaybolduğu yerde, ahlakın çözülmesi neredeyse kaçınılmazdır.

Bu fenomen kültürünün bir başka tehlikesi de şudur: Gençlere “kolay para” ve “ani şöhret” üzerinden bir hayat tasavvuru empoze eder. Oysa para kazanmanın da bir terbiyesi, bir sıralaması, bir emeğe dayanan kültürü vardır. Aniden gelen şöhretin ve paranın insan ruhunda nasıl bir çözülme üretebileceği çoğu zaman hesaba katılmaz. Çünkü burada yalnızca ekonomik bir mesele değil, ahlaki ve psikolojik bir kırılma söz konusudur. Üstelik dijital şöhretin kendisi çoğu zaman sürdürülebilir değildir; milyonların aynı yolu denediği bir düzende sadece birkaç kişi öne çıkar, geri kalan büyük kitle ise hayal kırıklığıyla baş başa kalır.

Daha da önemlisi, bu “kestirmeden köşe dönme” algısı, bazı örneklerde şöhretin etrafında oluşan gri alanları da büyütür: reklam adı altında dolandırıcılık, yasa dışı ağlarla temas, şöhreti farklı biçimlerde pazarlama girişimleri… Çünkü üretime ve emeğe dayanmayan bir görünürlük, çoğu zaman başka kapılar arar. Bugün parıltı gibi görünen şeyin yarın sönmesi de bundandır. Fenomenlik kısa ömürlüdür; fakat geride bıraktığı zihniyet kalıcıdır: Emek değil gösteri, hikmet değil hız, ahlak değil çıkar.

Nitekim son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı örnekler, bu alanın ne kadar problemli bir zemine açık olduğunu da göstermektedir. Sosyal medya üzerinden parlatılan kimi figürlerin uyuşturucu ticaretiyle, dolandırıcılıkla, kaçakçılıkla veya başka suç ağlarıyla ilişkilerinin ortaya çıkması tesadüf değildir. Çünkü emeğe ve müktesebata dayanmayan, sadece görünürlük üzerinden kurulan bir şöhret, zamanla kendini başka yollarla “pazarlama” arayışına girebilmektedir. Üstelik mesele yalnızca ahlaki değil, sağlık açısından da ciddi bir risk taşımaktadır: Bugün bazı kişiler hiçbir bilimsel yetkinliği olmadığı halde birkaç popüler bilgiyle insanlara adeta ilaç önerir gibi tavsiyelerde bulunmakta, beslenme ve sağlık üzerinden kitleleri yönlendirmektedir. Bu ise hem toplumsal bir aldatma biçimidir hem de insanların sağlığını tehlikeye atabilecek sorumsuz bir istismardır. Dolayısıyla fenomen kültürü sadece boş bir eğlence değil, aynı zamanda ahlaki, hukuki ve insani çözülmenin yeni vitrinlerinden biri haline gelmektedir.

Fenomenlerin gücü biraz da buradan geliyor: Hayatı bir vitrin gibi sunuyorlar. Renkli bir dünya gösteriyorlar; tatiller, deniz kenarları, lüks arabalar, villalar… İnsanların gözüne sürekli bu parıltılı sahneler geliyor. Ama işin arka tarafı pek konuşulmuyor. Bu hayatın nasıl kurulduğu, bunun bedelinin ne olduğu, o görüntünün arkasında nelerin yaşandığı çoğu zaman saklı kalıyor. Gençlere sanki her şey kolaymış, sanki kestirmeden köşe dönmek mümkünmüş gibi bir tablo çiziliyor.

Oysa bu işin sonu çoğu zaman öyle değil. Bugün öne çıkan birçok insanın akıbeti gerçekten kötü olabiliyor. Bazıları skandallarla çöküyor, bazıları korkup geri çekiliyor, bazıları kendini toparlayamıyor. Çünkü emeğe dayanmayan, sadece görüntüye dayanan bir şöhret uzun süre taşımıyor insanı. Fenomen kültürü de bu yüzden tehlikeli: Parıltıyı gösteriyor ama arka plandaki dramatik tarafı göstermiyor. Halbuki orada çoğu zaman ağır hikâyeler var.

Bir yanıt yazın