Mitostan Logosa Geçiş Efsanesi: Felsefe Tarihinin Yerleşik Bir Yanılgısı 

0
mitos-logos-antik-yunan-7-300x156

Felsefe Tarihinin Yerleşik Bir Yanılgısı 

Felsefe tarihi anlatılarında sıkça tekrar edilen bir formül vardır: “İnsanlık önce mitosla düşündü, sonra logosla düşünmeye başladı.” Bu anlatıya göre mitoloji irrasyonel, çocukça ve ilkel bir düşünce biçimini temsil eder; felsefe ise insan zihninin rasyonelleşmesinin ve olgunlaşmasının bir ürünüdür. Böylece tarih, mitolojiden felsefeye doğru ilerleyen doğrusal bir gelişim süreci olarak sunulur.

Oysa bu formül hem tarihsel hem de kavramsal bakımdan son derece sorunludur.

Her şeyden önce mitoloji de bir tür anlatıdır. Logos da nihayetinde bir anlatıdır. İnsan dünyayı anlamlandırırken kaçınılmaz olarak anlatı kurar. Bu anlatı kimi zaman semboller, imgeler ve mitik figürler aracılığıyla; kimi zaman kavramlar, tanımlar ve mantıksal çıkarımlar aracılığıyla kurulur. Bu bakımdan mitos ile logos arasında mutlak bir karşıtlık kurmak doğru değildir. Her ikisi de insanın anlam üretme çabasının farklı biçimleridir.

Bu nedenle mitolojiyi insan düşüncesinin “ilkel aşaması” olarak görmek yanıltıcıdır. Mitoloji insanın sembolik boyutuna karşılık gelir. İnsan yalnızca rasyonel bir varlık değildir; aynı zamanda sembollerle, imgelerle ve hikâyelerle düşünen bir varlıktır. Bu yüzden mitoloji tarihsel bir aşama olarak ortadan kalkmaz. İnsan var oldukça, mitolojik anlatılar da varlığını sürdürür.

Bugün modern dünyada en çok ilgi gören kültürel üretimlere bakmak, bunu görmek için yeterlidir. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Spider-Man gibi anlatılar açıkça mitolojik yapıdadır. Modern sinema ve popüler kültür büyük ölçüde yeni mitolojiler üretmektedir. Bu durum mitolojinin insan zihninin tarihsel bir kalıntısı değil, insan doğasının kalıcı bir boyutu olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla mitos ile logos arasındaki ilişkiyi tarihsel bir ilerleme modeli içinde okumak yerine ontolojik bir perspektifle ele almak daha isabetlidir. İnsan hem sembolik hem rasyonel bir varlıktır. Mitolojik anlatı insanın sembolik yönünü, felsefi düşünce ise kavramsal yönünü ifade eder. Bu iki yön birbirini dışlayan değil, tamamlayan yönlerdir.

Benzer bir yanlışlık bilim tarihine ilişkin anlatılarda da görülmektedir. Modern anlatılarda sanki bilim yalnızca modern Batı’da ortaya çıkmış gibi bir izlenim verilir. Oysa bilim insanın doğayı anlama ve ona müdahale etme çabasının bir sonucudur ve bu çaba insanlık tarihi kadar eskidir.

Tekerleğin keşfi bilimsel bir başarı değil midir? Bitkilerden ilaç yapılması bilimsel bilgi değil midir? Bugün modern hayatta kalma uzmanlarının pek çok bilgiyi Afrika kabilelerinden öğrendiğini söyledikleri bilinmektedir. Bu durum bilimsel bilginin belirli bir medeniyetin tekeline ait olmadığını açıkça göstermektedir.

Aynı durum felsefe için de geçerlidir. Felsefe yalnızca belirli bir tarihsel dönemde ortaya çıkan bir zihinsel etkinlik değildir. İnsan var olduğu sürece var olan anlama ve anlamlandırma çabasıdır. Bu çaba mitolojide, dinde, sanatta ve bilimde farklı biçimlerde ortaya çıkar.

Bu nedenle felsefenin tarihini yalnızca Yunan düşüncesiyle başlatan anlatı aslında felsefeyi daraltan bir yaklaşımdır. Yunan düşüncesi elbette insanlık tarihindeki önemli düşünsel hamlelerden biridir. Ancak onu insan düşüncesinin başlangıcı gibi görmek hem tarihsel gerçekliğe hem de insan doğasının zenginliğine haksızlık olur.

Gerçekte insanın anlam arayışı mitos ile logos arasında bir geçişten ibaret değildir. İnsan hem mitosla hem logosla düşünür. Ve insan düşüncesinin tarihi bu iki yönün sürekli etkileşimi içinde gelişir.

Bu nedenle mitostan logosa geçiş gibi şematik anlatılar yerine insan düşüncesini daha bütüncül bir perspektifle ele almak gerekir. İnsan düşüncesi tek boyutlu değildir. Kavramlar, semboller ve anlatılar aynı anlam ufkunun farklı tezahürleridir. Bu nedenle mitos ile logos birbirini dışlayan iki düşünme biçimi değil, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin farklı anlatım yollarıdır.

Bir yanıt yazın