MÜSLÜMAN DEVLET TASAVVURU: “EMİN BELDE”

0
islamdemokrasi

*Devlet ve Din

Özü itibarıyla devlet harici bir etken din ise dâhili bir etkendir. Dinin kendi inananları ile kendi çevresi olmasına karşın devlet bir çok din mensubunun yaşadığı bir ortak yapının adıdır. Devlet bir bakıma bir arada yaşama mecburiyetinin soncudur. Bir arada yaşama mecburiyetinin sonucu oluşan devletin belli bir dinsel ya da ideolojik algı temelinde yönetilmesi mümkün değildir.

*Din , Dünya ve  iktidar

Yönetimi ele geçirme biçimindeki iktidar daima dünyevileşmeyi de içermektedir. Peygamber a.s’ın Abese suresinde uyarılması din’in çağrısının dünyevi bir çağrı derekesine düşürülme tehlikesi karşısında ilahi bir tepki olarak anlaşılmalıdır.   Şöyle olmuştur: Rasulullah kabile şeflerine İslamı anlatmaktadır. Bu sırada bir âmâ ama gelir (Ümmü Mektum) Peygamber (anladığımız kadarıyla) din’in fiziksel gücü yanına alarak daha bir etkin olacağını hesap ettiğinden âmâya pek yüz vermez. Kabile şeflerine anlatmayı sürdürür. Bu, dinin çağrısının dünyevileşmeye kayış tehlikesini barındıran örnek bir durumdur.. Bu noktada ilahi el müdahale ederek dinin asli rotasından kayma tehlikesi konusunda uyarıda bulunur..

Dinin amacı insanları arıtmak ve onları şahsiyet haline getirmektir. Arınmayan insanlar iktidara gelseler de (ne adına olursa olsun) siyasi iktidarın fiziksel güce dayalı mantığını aşamayacaklardır.

*Emin Belde

Peki din’in yaşanmasına engel olunduğu ortamlarda Müslümanlar ne yapacaktır.

Müslümanlar dini yaşamak için her dönem emin bir beldeye ihtiyaç duymuşlardır. Bu kabaca anlaşıldığı biçimiyle bir devlet talebi değildir. Tanrı adına ya da belli kutsallar adına yönetme talebi de değildir. Çünkü İslamda peygamberler dışında hiç kimsenin veya hiçbir zümrenin Tanrı adına hareket etme yetkisi yoktur. Müslüman Allah’ın adıyla hareket eder Allah adına değil.

Bu bir iktidar talebi olmaktan çok kendi asli kimlik ve kişiliği ile varolma çabasının dışavurumudur.  İbrahim suresinde İbrahim(as) Yüce Allah’tan emin bir belde talep eder. Zaten o özellikle yeni yetişen nesli despotların Allaha ortak koşan  söylemlerinden kurtarmak ve dosdoğru yaradana kulluk etmek için hicrete çağırmaktadır.

Hani İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut.'(İbrahim-35)”

İbrahim’in hicreti bir siyasal yönetim talebinden çok daha yüce, çok daha derinlerde bir anlayışın ürünüdür. İbrahim kendi neslini putlara tapmaktan korumak istemektedir. Hz. Muhammed(a.s) döneminde Habeşistan hicretinin anlamı da bu arayışa dayanmaktadır.

Emin belde müminlerin yurt arayışının sembolüdür. Herhangi bir değer sistemine inanmaya zorlanmadıkları; Allaha dosdoğru ibadet edebilecekleri bir mekân arayışıdır. Baskıcı paganist uygulamaların egemen olduğu ortam gayr-i insani bir ortamdır; insan kişiliğini yok eden bir ortamdır. Herhangi bir temele dayanmayan güç ve otorite sahiplerinin belirlediği yaşam biçimlerinin dayatıldığı bir çevrede insanın ne kendisini, ne de yeni nesli sağlam bir anlayış ekseninde  yetiştirme ve yaşatma imkânı yoktur. Çünkü emin olmayan belde insanın itikadından, hayatından, gelecek jenerasyondan emin olamadığı; güven içinde bulunmadığı beldedir. Allaha kulluğun engellendiği ya da tek tip bir anlayışın kutsal adına dayatıldığı hiçbir belde “emin belde” sıfatını taşıyamaz. Çünkü dayatmacı anlayışla yönetilen toplumlar güvenliksiz toplumlardır. Bunu dünyaya gözatan herkes açık seçik görmektedir. İnsanların tamamı (zalimler de dâhil) böyle bir beldede hem fiziksel, hem de düşünsel açıdan emniyette değildirler. Baskıcı yönetim baskıcılığı bir ahlaki anlayış olarak toplumun geneline bulaştırabilmektedir. 

Müslüman bu toplumlarda öncelikle hem kendinin hem neslinin inancını koruma noktasında emin değildir,  İslam’ı doğru anlama ve yaşama noktasında da emin değildir.

 Müslüman Devlet Tasavvuru İnsanı Ve İnsanlık Değerlerini Merkeze Alır

 Müslüman Devlet tasavvuru İslam devleti veya Din Devleti değil Emin belde anlayışına dayanır. Bu anlayış bozulmuş dinsel algı ile “din adamı” sınıfının hegemonyasını sağlamak için üretilen Tanrı devletini amaçlamaz. (çünkü hiç kimse Tanrı adına konuşamaz) Hatta adına “İslam devleti” veya “şeriat devleti” denilen yapılanmalar kimi kere “emin belde” sıfatını taşımazken Gayrımüslimlerin egemen olduğu kimi devletler emin belde sıfatını taşıyabilir.

Müslüman Devlet tasavvuru insanı esas alan; dini de insanın mutluluk ve huzuru için bir doğru yol (sırat-ı müstakim )gören algıya dayanır. Müslümanın devlet tasavvuru yüce Kur’an’ın adını koyduğu ‘Emin Belde’ dir. Irk, sınıf, cemaat, din, aşiret v.b.g devleti değildir.

Allah’ın bir devleti olacaksa bu bizim (insanların) devletimizdir. Bu devleti biz; yani insanlar yönetecektir. Burada bütün bir insanlık tarihinden gelen temel ilahi ilkeler her zaman belirleyici olacaktır. Bugün dünya yüzünde ana hatları açısından ilahi kaynağa dayanmayan hiçbir hukuk sistemi yoktur. Hukukun kendisi zaten ilahidir.

Dilimizde kullandığımız kimi ifadeler de Allah ile insan ilişkisini ele vermektedir.  Allah’ın evi (mescidler) bizim evimizdir. Bu evde biz toplanırız ve Yaradanı hissederek birbirimizle kenetleniriz. “Allah’ın ikramı” bizim ikramımızdır. “Allah’ın devleti” de bizim devletimizdir.

Bu yüzden bir yönüyle Hristiyan ”Tanrı devleti” tasavvurunu çağrıştıran  “İslam devleti” ifadesinin Kuranda herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. Müslüman devlet tasavvuru emin belde anlayışına dayanmaktadır.  Can, mal ve namusun korunduğu insanların belli bir inanç ve değer sistemine bağlanmaya  zorlanmadığı her devlet Müslümanın sahipleneceği bir devlettir.

Aslında Tanrı Devleti kavramının bile Hristiyanların uzun dönemler maruz kaldığı zulümlerin sonucu ortaya çıktığı söylenebilir. Egemen sistem tarafından inançları yüzünden öldürülen işkenceye uğrayan Hıristiyanlar yüzyıllar boyu mülteci hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu durumun Hıristiyan teolojisi içinde, yönetimi ele geçirerek rahatlama anlayışının oluşmasını getirmiş olduğu söylenebilir..

İslam dünyasında da İslamcı anlayışın sahiplendiği İslam devleti söyleminin özellikle 1. dünya harbinden sonra büyük bir imparatorluk kaybetmemizle alakalı olduğu düşünülmelidir.    Hilafetin ihyası yoluyla Müslüman dünyayı biraraya getirme gibi bir anlayışa yaslanan bu söylem beraberinde çok ciddi totaliter anlayışların vücud bulmasına zemin hazırlamıştır.. Yenilgi duygusu daima, elde etme, kazanma ve intikam duygularını besler. Bu da  sağlıklı düşünmenin önündeki en büyük engeldir.  Yenilginin sadece siyasal erki kaybetme olduğunu zannetmek başlıbaşına bir problemdir..

Oysa Müslüman dünyanın yenilgisi yönetim erkini ele geçirmekten çok daha ötedir.

(Devam edeceğiz inşallah, Gelecek yazı:Tanrı Ve Demokrasi)

 

Bir yanıt yazın