BN-HM855_cover_M_20150319160506

İslam üzerinde ciddi olarak düşünmek uzun süredir ertelenmiştir. Müslümanlar oldukça uzun bir süredir eski dönemlerin yorumlamalarına rahat bir biçimde güvendiklerinden epeyce geri kalmışlardır. Bizim modernite ile rahatsızlığımızın ve çağdaş dünya içinde kendimizi sancılı hissetmemizin nedeni budur. Alimler ve düşünürler bir yüzyılın üzerinde bir süredir  İslam’ı yeni bir forma sokmak için bizim ciddi bir biçimde ictihada kalkışmaya ihtiyacımız olduğunu önermektedirler. Son yüzyılın başında Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh’un öncülük ettiği yeni ictihad çağrısına -Muhammed İkbal Malik bin Nebi ve Abdulkadir Üdeh’e varıncaya kadar- bir çok dikkate değer entellektüel,  akademisyen ve bilge kişi katılmaktadır.

İctihad henüz Müslüman toplumların üstlenmekte başarısız oldukları tek şeydir. Neden? Neden şimdilerde bu konu böyle önem kazanmaktadır.

Şimdilerde Müslüman dünyaya bakıldığında bizim İslam’ın ideallerinden ve ruhundan ne kadar uzaklara gittiğimiz görülür. İslam, eşitlik, adalet ve insani değerler için bir özgürleşme gücü, bir devimsel sosyal, kültürel ve entelektüel dinamiklerden ziyade bir patolojik gerilime sahip görünüyor.

Gerçekten, bana öyle geliyor ki biz, bize İslam’ın ve Müslümanların şeytanileşmekte olduklarını içeren tarihsel ve çağdaş batılı yorumları içselleştirdik. Biz bu elbiseyi giydik. Batının bizim kollektif bireyselliğimizde tasarlamakta olduğu şeyin çok şeytanca olduğunu itiraf etmek zorundayım. Fakat (bunun için) Batıyı suçlamak ya da bunun bütünüyle modernitenin kullandığı bir kanı olduğunu söylemek bizi yabancılaştıran tembelce bir bakış olacaktır. Batı’nın, özellikle Amerikanın bu sonuçta önemli bir payı olduğu gerçektir ve Müslümanlar hemencecik Amerika ve Avrupa tarafından haksızca üstlenilen yabancı politikalar ve hegemonik eğilimlere işaret ederler. Mamafih bu sadece meselenin bir parçasıdır ve kanımca üstesinden gelinemeyecek bir parçası değildir. Hegemonya her zaman dayatılmaz zaman zaman davet edilir. İslam’daki (halihazırda) dahili durum açık bir davettir.

Biz kimi çok etkileyici sebeplerle ictihad çağrılarına cevap vermekte başarısız bulunmaktayız. Bunlar arasında en başta geleni kutsal metinlerimizin – ki bu metinler bizim kesin bir referans çerçevemiz olan Kur’an ve peygamber Muhammed(a.s)ın örnekliğidir- bağlamının tarih içinde dondurulmuş olmasıdır. Birisi sadece bir metne bağlı olarak yorum yapabilir -hatta  metin  ebedi olarak algılansa bile- Fakat (bu) eğer yorumsal bağlamsa asla bizim bağlamımız; bizim zamanımızın bağlamı değildir. Ayrıca onun yorumları şimdi bizim için hemen hemen hiç bir gerçek anlam ve öneme sahip olamaz. Tarihsel yorumlamalar sabit bir biçimde bizi tarihte geriye; uzun yıllar önce donan ve kemikleşen bağlamlara sürükler. Hatta daha kötüsü algılanan ve romantize edilen tarihte var olmamış bağlamlara sürükler. Bu, Müslümanların İslam’a güçlü bir duygusal bağlılığa sahipken onların günlük yaşamlarında, az ya da direkt olarak belirgin olmayan bir dünya görüşünden ve ahlaksal sistemden ziyade ritüeller ve ibadetle ilgili olduğu apaçık olan şeydir. İctihad ve taze düşünceler, gerçekte içinde yer alabilecekleri bir bağlam olmadığından mümkün olmamaktadır.

Yorumların dondurulması ve ictihad kapısının kapanması Müslüman düşüncesinde ve eylemlerinde yıkıcı bir etkiye sahip olmuştur. Özellikle üretilen şey;

Şeriatın Kutsal mertebesine yükseltilmesi,

İnananların (Kutsal ile ilişki bağlamında) aracılığının kaldırılıp izleyicilere dönüşmesi,

İslam’ın devlet ile özdeşleştirilmesi olarak betimleyebileceğim üç metafiziksel yıkımdır bu.

Müslümanların çoğu Şeriatı genellikle kutsal olan “islami kanun” olarak tercüme edildiğini düşünürler. Oysa Şeriatta Kutsal olan bir şey yoktur. Meşru bir biçimde gerçek olarak İslam’da Kutsal olarak betimlenebilecek yegane şey Kur’ândır. Şeriat (ise) bir parçalı bağlamda insan yapımı, Kutsalı anlayabilme girişimidir. Hukukun ve fıkhın bağlı olduğu Şeriatın gövdesi gerçekte budur. Klasik hukukçuların genel geçer (yasal) bakışları bundan başka bir şey değildir.

Fıkıh terimi gerçekte formüle edildiğinde ve kodlandığında Abbasi döneminden önce moda değildi. Fakat Fıkıh’ın sistematik yasal formu hesaba katıldığında o Abbasi döneminin Müslüman toplumundaki üç hayati yönü içerdi. Bu noktada Müslüman tarihi onun yayılmacı evresidir ve fıkıh bu zamanın hegemonik Müslüman mantığını içerir. Örneğin Fıkıh’ın “din değiştirme” deki yargıları  Kur’ândan değil fakat bu mantıktan devşirilmiştir. Bundan başka dünyanın basitçe siyah ve beyaza bölünmesi, Dâru’l İslam, Dâru’l Harb diye bölünmesi bu nedenledir. Üstelik kanunu çerçeveleyenler bu evrede toplumun yöneticileri değillerdi. Kanun değiştirilemeyen bir teori olunca, Kanunu çerçeveleyenler bir dizi hatayı anlamaya ve ihtiyaç duyulan taze düşünce ve reformları görmeye güç yetiremediler. Bu fıkıh bizim bugün bildiğimiz gibi temelde toplumdan ziyade kendi kendilerine belirleyen ve yöneten kimselerin esas bir bölümü arasında gelişti ve onlar tarafından çerçevelendi.. Müslüman tarihinde bir altın çağın farz edilmesi de bunda rol oynadı.

Biz şeriatı kutsal olarak betimlediğimizde gerçekte fıkhın ortaya koyduğu yargıları onaylamayı sağlamış oluruz. Bunun anlamı gerçekte Müslüman ülkelerin Şeriatı uyguladığında veya empoze ettiğinde fıkhın doğasında gelişen ve formüle edilen zıtlıkların öne geçmesidir.

Gerçekte bunun anlamı –Nijerya’dan Endonezya’ya bütün müslümanların talepleri- müslüman ülkeler şeriatı uyguladıklarında ya da dayattıklarında fıkhın kendi formülasyonu ve gelişimi içerisinde içselleşmiş olan çelişkiler ön plana çıkar. Bu demektir ki- formüle edildiği zamanın bağlamı dışında uygulanmakta ve bizim zamanımıza ayak uyduramamaktadır- her nerede şeriat dayatılırsa müslüman toplumlar ortaçağ düşüncesini benimserler.

Biz  bunu Suudi Arabistan, Sudan ve Afganistan Talibanında görebiliriz. Şu ya da bu anlayışın dikte ettiği fıkha körü körüne bağlanıldığında fıkıh gerçek olan ya da olmayan, herhangi bir belirginliği sahip olan ya da olmayan, kalıplaşmış olarak ortaya çıkan bir norm olur. Şeriat bizim bütün problemlerimizi çözecek ortak kanısı ve şeriatın bu anlayışının korunması menfaatçi bir gurup için zorunlu bir alan olur. Her ne pahasına olursa olsun onun (o gurubun) gücü ve prestijinin kaynağı olur. Kanunun modası geçmiş bir vücudu  böylece Şeriatla eş sayılır ve eleştiri çekindirilir ve onun kutsal doğasına çekilerek (yönlendirilerek) yasadışı ilan edilir.

Şeriatın kutsal seviyesine yükseltilmesi inananların hiçbir işlevselliğinin olmadığı anlamına gelir. Yasa kendilerine apriori olarak verildiğinde insanların onu izlemeyi umdukları hiçbir şey yoktur. Böylece inançlılar hakikatin aktif araştırıcıları olmaktan ziyade pasif izleyicileri olurlar.

Gerçekte Şeriat Müslüman toplumların ürettiği değerlerin çatısı olarak ortaya konan prensiplerden başka bir şey değildir. Fakat konulan bu prensipler ve değerler bir statik veri değil, fakat değişen bağlamlar içinde dinamik olarak elde edilen bir veridir. Şeriat kanundan ziyade bir problem çözme metodolojisidir. O inananların kendilerini işlevli kılmalarını ve daima Kuranı yeniden yorumlamayı ve Peygamber Muhammed’in(a.s) hayatına değişen taze gözlerle bakmayı gerektirir. Hakikaten Kuran gelişen İslamın kendisiyle birlikte çağdan çağa yeniden yorumlanmak zorundadır. Bunun anlamı değişen bağlamlarla yeniden formüle edilmek zorunda olmasıdır.

İslamda sabit kalan tek şey Onun genel duruşu her değişen yorumlar için güven sağlıyor olan Kur’anın kendi metinleridir. İslam salt bir din değil, fakat bütüncül bir dünya görüşüdür ki bunun anlamı insan çabasının her boyutunda sağlanan bir ahlaki bakışaçısıyla gerçeğin bütün boyutlarını bütünleştirmesidir. İslam halihazırdaki bütün insan problemlerine cevaplar üretmez; O bütün insan problemlerine Müslümanların cevap bulmak zorunda olacakları bir ahlaki ve çağdaş bakışaçısı üretir.. Fakat her şey bir Kutsal Şeriatın kalıbı içinde apriori (genelgeçer) verilirse İslam bir baskıcı (totalistik) ideoloji derekesine düşürülür. Gerçekten İslami hareketlerin durumu tamamen budur. Örneğin Cemaat_i İslami (Pakistan ve Hindistan çeşidinin her ikisi de)Ve Müslüman kardeşler  hareketi daraltılmış İslama sahiptirler. Merkezinde Kutsal olarak nitelenen Şeriatın yer aldığı bir ulus devlet ideolojisinin yeri sahip olduğumuz İslam devletidir.

İran’dan Suudi Arabistan’a kadar bütün çağdaş İslam devletleri –Sudan ve ardından Pakistan- bu gülünç yargıya dayandırılır. Fakat bu şekilde bir ideoloji olarak İslam menfaatçi bir gurubun eylem programı ve insaniliğini kaybetmiş; coşkuların değişmesiyle yargılama ve mantığın seve seve feda edildiği bir savaş alanı olur. Üstelik bir totalistik ideolojiden bir totaliter düzene geçiş her insani duruma açılan en küçük bir hükümdür.

İslam’ın devlete dayalı politikal bir ideolojiye dönüşmesi sadece onu bütün manevi ve ahlaki doygunluktan mahrum bırakmaz aynı zamanda Müslüman tarihin ekserisini İslamsızlık olarak çürütür. Değişmez bir biçimde İslamcılar bir altın geçmişi yeniden keşfettiklerinde onlar sadece şimdiyi küçük görmek ve gelecekle alay etmeyi sağladılar. Bütünüyle bizim (içine)bırakıldığımız şey dağınıklık ve karmaşadır. Öyle güçlü bir biçimde Taliban rejiminde gördüğümüz gibi orada bütün görüşler hareketin alanı olarak felce uğratılır ve devletin kurulma nedeni anlamsız dindarlık olur. İslamın bir devlet olarak totaliter görünümü böylece bir metafizik içinde Müslüman politik anlayışına dönüşür.Böyle bir girişim içinde her eylem -bizim İran Devriminde tanıklık ettiğimiz gibi politik yararın dikte etmesiyle- İslami olarak haklı çıkarılabilir.

Üç metafiziksel yıkım Müslüman toplumlarda norm olan indirgemenin süreci olan bir sonuç ile vurgulanır. İndirgeyici sürecin kendisi de yeni değildir. Ama şimdi öyle saçma bir duruma ulaşıldı ki Müslüman toplumlarda kabul edilen bir çok düşünce uzun ömürlü bir meydan okumanın zarif güzelliğinden adaletin merhamet ve şefkatle kurulduğu insancıl değerlerin karşısında yer aldı. Kendilerinin düşünme diye bir sorumluluklarının olamadıklarına inandırılan insanlar tarafından uç tekrarlamalarla mekanistik biçimdeki formüller almaya başladık.. Çünkü onlar için bütün sorular ölmüş iyi insanlar tarafından cevaplandırılmıştır. Ve çünkü her şey İslamın damgasını taşımaktadır. Soru sormak, karşı görüş bildirmek günahı tercih etmekle eştir.

İndirgemeci Süreç

İndirgemeci süreç bir çok âlimin görüşleri ile başladı. Öyleyse âlim kimdir ve onu otorite yapan şey nedir? Erken dönem İslam’da âlim ilim kazanmış veya geniş bir anlam ile tanımlanan bilgi kazanmış kişidir. El_Kindi, Farabi ; İbni Sina Gazali, İbni Haldun gibi. Böyle bilgeleri bilginin erken sınıflandırılmasında görebiliriz. Gerçekten hem bilginin tanımı hem de onun sınıflandırılması klasik İslamda büyük zihinsel bir hareketlilikti.

Bilim adamlarından filozoflara, bilginlerden kelamcılara kadar bütün bilinen adamlar Ulemayı oluşturdular. Fakat İctihadın kapıları Abbasi dönemi boyunca kapatıldıktan sonra ilim gitgide dinsel bilgi derecesine düşürüldü ve ulema sadece dinsel bilginler makamı olarak anlaşıldı.

Benzer şekilde İslam’da sosyal yaşamın ana kavramı olan icma düşüncesi bir kısım seçkin kimsenin konsesusu derekesine düşürüldü. İcma literal olarak insanların üzerinde anlaşmaya vardıkları düşüncelerdir. Tarihsel arka planında Peygamber Muhammed(a.s) ın Müslümanların orijinal devletlerinin lideri olarak içinde bizzat kendisinin olduğu pratiğin ifadesidir. Peygamber Muhammed(a.s) bir karar varmak istediğinde o bütün Müslüman topluluğu (kuşkusuz o zaman çok büyük bir topluluk değil) camiye çağırırdı . Düşünceler ve karşı yaklaşımların olduğu bir tartışma takip edilecek; sonunda toplananların tümü bir ortak karara ulaşacaktı. Böylece erken dönem İslamda sosyal ve politik yaşamın merkezi bir demokratik ruh idi. Fakat zamanı geçmiş ruhaniler ve dinsel bilginler insanları eşitlikten uzaklaştırdılar ve icmaayı dinsel bilginlerin konsesusu derekesine indirdiler.

Müslüman dünyada otoriterlik teokrasi ve despotizmin yüce saltanatı şaşırtıcı değildir. Siyasal alan kendi modelini, kabul edilen pratik şeyde ve İslam’ın açıklamalarının tekelini talep eden dinsel üstatların otoritelerinin mesleğinde bulmaktadır. Ulema kılıklı cahil mollalar indirgeyici saçma mantıkla Müslüman toplumlara egemen olmakta ve onlara fanatizmle çerçeve çizmektedirler.

Sayısız diğer düşünceler benzer indirgemeci süreçten geçerek yol alır. Müslüman toplumların global ruhu olan ümmetin düşüncesi “benim ülkem doğru ve yanlış” ifadesinin “benim ümmetim doğru ve yanlış” ifadesi ile yer değiştiren bir ulus devletin ideallerine indirgenir.

Saddam gibi her despot şimdi “ümmet bilinci” ve ümmetin birliği temelinde savunulur. Cihad şimdilerde “kutsal savaşın” tekil anlamına indirgenir. Bu çeviri sadece ters değildir. Çünkü ilahi düşüncenin entellektüel ve sosyal bileşenleri uzak anlamlara götürüp özünden uzaklaştırmaktadır. Fakat savaşın herhangi birisi cihadı herhangi birine hiçbir etik veya manevi uygunluk ve nedene bağlı kalmaksızın bildirebiliyor. Hiçbir şey cihadı daha fazla saptıramazdı veya daha fazla anlamsız bir biçimde önceki anlamından uzaklaştıramazdı. Onun diğer yan anlamları bireysel savaşı, entellektüel çabayı ve sosyal yapıyı içeren bütün anlamlara sahiptir, fakat buharlaştı….Istıslah normalde sosyal ilgiler ve İslam hukukunun bir büyük kaynağı olarak sunulurken fakat neredeyse bütün Müslüman bilinçten yok oldu. Fakat şiddet uygulamak ilahi olan Müslüman düşüncesinde Kuranın ve peygamber Muhammedin söyledikleri ve uyguladıklarının damgalanması anlamına gelen kayda değmez indirgemelerin mukayesesidir.

Son dönem Müslüman düşünürlerinden FazlurRahman’ın Kuran’ın ‘Atomistic’bakışı diye adlandırdığı; neredeyse her şey ve her bir şey, ayetlerin bireysel bağlamı dışında aktarmalar tarafından savunulduğu şey şimdi norm haline geldi.

 11 Eylül olayından sonra Britanya’da Taliban destekçilerinden epeycesi aşağıdaki ayetleri aktararak hareket ettiklerini açıkladı..(3:149)

Bu ayete atfedilen açık anlam Kur’an ruhunun gerçeğinden o kadar uzak olamazdı. Bu özel ayette Kuran Peygamber Muhammed’in kendisini anlatıyor. Peygamberin küçük ve zayıf donanımlı askerlerinin iyi donanımlı ve çok büyük düşmanla yüz yüze geldiği dönem olan Uhud savaşı sırasında nazil oldu. O, savaşın sonundan endişeliydi. Kuran Peygamberin profesyonel olmayan ordusuyla düşmanın korkutulacağını vaat eder ve ona güven verirdi. Onun bağlamına bakıldığında Müslümanların tümü için genel bir talimat değildir. Fakat o, o zamanda olan şeyin bir açıklamasıdır.

Benzer bir biçimde aşırı davranışları haklı çıkarmak için hadisler de aktarıldı. Ve peygamberin görünümü, sakalı ve elbiseleri bir fetişe dönüştürüldü. Bu yüzden şimdi iyi bir Müslüman için sadece sakalı olmak değil, aynı zamanda/ yanı sıra onun şekli ve boyutu da uyulması zorunlu olan şeydir..Peygamber sadece bir işaret ve sembole indirgendi. Onunu davranışlarının ruhu, eylemlerinin manevi ve ahlaki boyutları, onun tevazuu ve merhameti, savunduğu genel prensipler indirgeyici saçma bir mantıkla sınıflandırıldı. Metafiziksel yıkımın ve sonsuz indirgemenin biriken etkisi manevi iflas ve militanca çıkarların içinde İslam’ın anısını yaşatmaya dönüştü.

(Bu yüzden ben)Son yirmi yıl içinde Müslüman toplumların ve İslam’ın geleceği gibi kitaplarda “The shape of İdeas to Come” Müslüman toplumların şimdilerde parçalanmış ve bölünmüşlüğünü tuğla tuğla yeniden inşa etmemiz gerektiğini iddia ediyorum. İslam’ın kendisinin fikir üstüne fikir, yeniden düşünülmesi gerektiği açıktır.

Biz Müslümanların tek bir hakikatte, doğruda, iyide, hukukta birleşmedikleri ve bu gereklilikleri sağlayan manevi ve entelektüel reflexlere sahip olmadıkları gerçeği ile başlamaya ihtiyacımız bulunmaktadır. Biz çağdaş gerçekliği yeniden şekillendirmek ve anlamak için kendi manevi anlayış ve kavramlarımızı kullanarak onlarla mücadele etmek zorundayız.

Yenileşme yolunda İslam’ın çağdaş değeri metafiziksel yıkımlara göğüs germeyi ve indirgemeden ve sentezden uzaklaşmayı gerektirir. Her şeyden önce Müslümanların görevi bireysel ve toplumsal alanda inanan ve bilen insanlar olarak kendi doğruluk ve sorumluluklarında İslam’ın temel kaynaklarını yorum ve değerlendirmelerinde aracı olmayı geri çağırmak ve ihya etmektir. Şeriatın genel kurallarını batıran şeyi sormak, bir sınırlı coğrafya tarafından İslam’ın kuşatıldığı saçma bir anlayışa göğüs germek ve fıkhın çoğununu tehlikeli bir biçimde eskidiğini bildirmektir.

Şayet biz inancımıza değer vermezsek, onun açıklamalarını eğitimli elitlerin eline terk edersek çağdaş dünyayı anlamayan dinsel bilginlerin sadece küçümsemesi ile karşılanır ve onun(İslam’ın) bütün düşünceleri ve kültürel ürünleri aşağılanır.

Onbirinci yüzyıldan bizim içinde bulunduğumuz yirmibirinci yüzyıla kadar bildik profesyonel insanların alanı olarak İslam’ın güçsüz düşürülmesine izin verilmiştir. Biz bu zümrenin, ictihadın soylu düşüncelerini, donmuş ve belirsiz tarihin içine gömmesine izin veremeyiz. Meseleleri Sıradan Müslümanların ilgilendiği etrafındaki dünya İslam’ın güncel meseleleri hakkında sorular, önemli manevi çelişkiler İslam’ın temel kavramları ile ıslah edilmeli ve geniş bir bağlam içinde yeniden dile getirilmelidir. İcma, bütün vatandaşların kılavuzluğu ile katılarak üzerinde ittifak ettikleri ve sorumlulukla müdahale ettikleri şey olarak anlaşılmalıdır.

Cihad her yerde bütün insanlar için bir yaşamsal gerçek olarak barış ve adalet için savaşmak anlamında anlaşılmalıdır.

Ve ümmetin bakışaçısı basit soyutlayıcı indirgemelerden başka bir şey olarak arıtılmalıdır.

Enver İbrahim’in söylediği gibi; Ümmet sadece Müslüman olduklarını söyleyen ve açıklayan topluluk değildir, aksine Müslümanların birbirine bağlı bir topluluk olması değil aynı zamanda diğer toplum ve doğal dünya içinde de bir toplum olması gerektiği bir manevi anlayıştır.

Ümmetin anlamı sadece Müslümanların birliği değil fakat her yerde ezilen insanlar için adalet arayışıdır. Tek his içinde tek senteze doğru hareket İslam’ın esas mesajına ve anlamına doğru bir ilerlemedir.

Şekillenen ve görünen dünyanın ahlaki ve manevi yolu olarak bir barış şehri (Emin Belde) kültürünün alanı olarak bir katılımcı çaba ve bir bütüncül bilmenin biçimi; Olmak ve yapmak……

*Ziyauddin Serdar

* Ziauddin Sardar: bir kültürel eleştirmen, Muslüman bilgin, bir çok kitabın yazarı, and editor of Futures: The Journal of Planning, Policy, and Futures Studies. His newest book is Ziauddin Sardar’s A-Z of Postmodern Life (Visions Publications, Feb 2002). it is based in London.

İng. çev.: Bülent SÖNMEZ

 

Bir yanıt yazın