SAĞIRLAR DİYALOĞU
Meseleleri tartışırken insanların birbirlerini sağlıklı duyduklarından ve anladıklarından ne zaman emin olabiliriz? Emin olmanın yollarından bir tanesi sonunda ortak bir noktada buluşmak değil midir? Farklı düşünmek ortak bir paydada buluşmaya engel değilse insanların birbirlerine içtenlikle saygı duymaları ve karşılıklı hayat hakkı tanımaları gerekli değil midir? Tartışanlar, hele de konun uzmanı ise ve de bilimsel metotlarla elde edilen veriler orta yere konuluyorsa, anlaşmaya mani ne olabilir?
Sebeplere geçmeden önce böyle bir durumun varlığını tespit ve teslim etmek lazım. Günlük hayatımızda sohbet ortamlarında, sosyal medyada, televizyon ekranlarında aynı bilimsel dili kullanan, aynı bilimsel verileri kanıt olarak getiren fakat aynı sonuca işaret etmeyen akademisyen ve uzmanların tartışmalarına şahit olmaktayız.
Sosyal sorunlarda paydaşların azlığı-çokluğu, coğrafi, tarihi, ekonomik, bireylerin mizacı, toplumun örf-adet ve gelenekleri daha birçok etken farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olabilir, kabulümüzdür. Fakat deneye, gözleme dayanan ve laboratuvar verilerini kendine baz alan pozitif alanlardaki sorunlarda ya da çözüm önerilerinde farklı görüşlerin olabileceğini kabullenmek normal ve bilimsel bir tutum olmasa gerek. Görünen kadarı ile bu alanda da durum farklı değil, alabildiğine farklı görüş ve yaklaşımlar var. Hayatı mutlu ve yakışır bir şekilde yürütmek için bu kadar geniş çabaya gerek var mıdır? Bütün bu çabalar hayatı kolaylaştırıyor mu yoksa sorunları çoğaltıp daha karmaşık hale mi getirmektedir? Evrenin işleyişine bakıldığında aksine sadeliğin hakim olduğu, dengeli bir ilişki ile insanların yaşadıkları evrende cari yasaları içinde mutlu mesut yaşamasının mümkün olduğu görülebilir. Karmaşanın, kaosun ve sorunların daha çok insanların oluşturduğu sentetik dünyaya ait olduğu görülebilir. Çünkü sentetiğin en bariz özelliği iki veya daha çok farklı maddenin kendine has özelliklerinin yok ederek yeni bir madde elde edilmesidir. Madde yeni olunca doğurduğu sorunlarda tabiatıyla yeni olmakta, çözümde kaçınılamaz olarak yeni olmak zorunda. Sentetik yapılanma sadece madde alanında değil insan ilişkilerinde ve kültürel alanda da görmek mümkün. Bir mozaikten bahsedemiyoruz çünkü mozaiği meydana getiren parçalar kendine has nitelikleri muhafaza eden bir kombinasyon oluşturma ameliyesidir.
Normalde bilimselliğin olduğu yerde akan sular durması gerekir. Ancak son zamanlarda bilimsel ifadelerde kesinliği ifade eden öz güven söyleminin yerini ‘‘düşünülmektedir, olasıdır” gibi net ifadelerden uzak, ürkek bir dil gözlemlemekteyiz. Bu da bilimsel veriler ile ortaya konan çözüm ve sonuçlara karşı kuşku doğurmaktadır. Bu tavır ister istemez kafalarda acaba bilim kendi doğrularından çok bazı çevrelerin ekonomik çıkarlarına ve siyasi amaçlarına mı hizmet etmeye zorlanmaktadır ya da bilimsel bilgiyi üretenler bizzat bu halkanın paydaşları mıdır sorularına yer açıyor.
Bilimsel gelişmelerin sonunda evrenin dengesinin bozulduğu yine bilimsel veriler ile iddia edilmektedir. Evet, insanın nankör, bencil bir varlık olduğu bilinen bir şey. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda sınır tanımadığı bir gerçek. İnsanın bu zaaflarına çare bulmak da bilimin kapsam alanına girmez mi, girmiyorsa eğer, alanı bu olan disiplinlerin görüşlerinden faydalanması gerekmez mi? İnsanın zaafları, kaprisleri, hisleri ve duyguları laboratuarda ölçülemez. İnsanın asıl bu tarafının disiplin altına alınması ve kontrol edilmesi lazım, çünkü insanın yapıp ettiklerinde belirleyici olan söz konusu ettiğimiz yetileridir. Sevgiden, saygıdan, adalet duygusundan yoksun olanların ürettiklerinden insanlık adına beklenti içinde olmak beyhude bir çaba olsa gerek. Bireysel ve toplumsal çıkarlarını diğer insanları mağdur etme üzerine kurgulamış ve meşrulaştırmış, ayrıca bunun felsefesini oluşturmak ne denli vicdanidir.
Asıl tartışılması gereken bilimin dokunulmazlığıdır. Kendi dışındaki bütün bilgi edinme yollarına bağnaz ve doğma nitelemesi ile yargılayıp yok sayması nereye konulabilir. Uluslararası hakemli dergilerdeki veriler peygamberlere gönderilen vahiy bilgisinden daha dokunulmaz ve kutsal kabul edilmektedir. Kendi verilerini yanlışlama hakkını da yine kendi yöntem ve teknikleri ile sadece kendine tanımaktadır bilim dünyası. Aydınlanma öncesi ve aydınlanma dönemi sürecinde felsefi düşünce hayata müdahil ve etkindi, sonrasında sorunlara yönelik düşünsel bakış açıları geliştiriyorsa bile gerekli ve gereksiz bilgi sağanağı içinde yok olmaktadır. Bu sebeple daha geniş etki alanına sahip olan (kastımız pozitif bilimdir) bilim dünyası, doğma kabul ettiği inanç dünyası ile ortak bir noktada buluşmuş oluyor. Aynı sıkıntılar inanç (bilgi kaynağı vahiy olan) dünyası için de söz konusudur, sabiteleri olan vahiy bilgisi böylesi yaklaşımları olanları ‘müstağni, büyüklenme’ kavramları ile izah eder ki bunlar şeytanın vasıflarıdır. İnsan, hayatiyetini sürdürme açısından diğer canlılar ile birçok ortak paydaya sahiptir, en bariz ayırıcı vasfı ise bilgi üretmesidir. İnsanın ürettiği bilgiyi kontrol edecek bir değerler silsilesi yoksa, var kabul edelim; eğer bireyi içe dönük kontrol etmenin ötesinde ilkeleri sıralanmış, değerleri pano haline getirilip duvarlara asılmış, tabelası olan kurumsal yapı biçiminde ise fayda sağlamadığı aşikardır.
İslam dünyasının bin beş yüz yıllık bilgi hasılasının formatlanmaya ihtiyacı vardır diye düşünebiliriz. Böyle bir cümle kurmanın farklı tepkilere sebep olacağının farkındayız, olması gereken de budur. Yanlış olan tek tipleştirme çabaları, ‘’benim gibi düşünmüyorsan, benim gibi yaşamıyorsan’’ yanlış yoldasın anlayışına sahip olmaktır. Hani meşhur bir tekerleme vardır ‘‘Allah’ın bir, Kitabın bir, Peygamberin bir kıblen bir” bir, bir, bir… bu birleri daha da çoğaltmak mümkün… Doğru, inanların saydıklarımız konusunda bir sıkıntısı yok, sıkıntı bu birlerden insanların ürettiği fikri versiyon ve varyantlarında. Fakat çaresiz değiliz, doğruya ulaşmanın işaret levhaları, mihenk taşları vardır. Örneğin İslam’ın bilgi kaynaklarından ulaştığımız sonuç, yapıp ettiklerimizin, ürettiklerimizin değerini belirleyen insanların niyetleridir. İnsanların niyetlerini anlamak için keramete ihtiyaç yoktur çünkü niyetlerimiz, eylemlerimizin işlevselliğine ve doğurduğu sonuçlarına rengini verir. Bu tespiti yapabilmek için özgür bir irade ve aklıselim yeterlidir.
Ticaret yapmak helaldir, kazancı da olur zararı da, zararı telafi için dinden imandan destek alamayız. Saydığımız birlerden kendimize özel bir paye, bir güç devşiremeyiz, devşiriyorsak bu bir niyet beyanıdır. Bilgiden aldığımız güç bizi tevazu düzlüğünden, bir şekilde insanların zaaflarından ya da safdilliklerinden faydalanarak istiğna makamına çıkarıyorsa bilelim ki büyük bir vebal altındayız.
Hastalığın teşhis belli ise tedavi de bellidir, zaman mekan, değişim, bilimsel gelişmeler durumu değiştiremeyecektir. Çözüm fani olduğumuzun ayrımına varmak, yaptıklarımızın hesabını bir gün vereceğimiz gerçeğini hayatımızda diri tutmaktır.
İman ettiğimiz birler asla ayrılığa cevaz vermezken, bizler onlara yüklediğimiz kerameti kendinden menkul fikirler, hoşgörü ve sahte samimiyet edalarıyla kendimize yer açmaya çalışmak sorunları çözmek yerine sorun çoğaltmaya katkı sağlayacaktır.
