“ÖNEMLİ OLMA” İSTENCİ EKSENİNDE ŞAHSİYETSİZLİĞİN SOSYAL TEMELLERİ
Her insanda ontolojik olarak hayatın her alanında acizini fark etmesi sebebiyle aşağılık kompleksi vardır. Bunun aşırısı hastalık kategorisine giriyor.
Hastalık düzeyindeki kompleksler kişinin kendini itilmiş değersiz ve önemsiz görmesi ekseninde gelişir.
Buna katkı sunan sosyal ve kültürel etkiler de bulunmaktadır.
Aşırı aile baskısı, kırsal kesimdeki dar çevrede yetişmiş olma, bireyi değersiz kıldıkça tanrıyı yücelttiğini zanneden dinsel çevreler, aşiret ve geniş aile hiyerarşisi, fiziksel ve kimi mental kusurlar birey olmayı zorlaştırıp kişiyi hastalıklı bir kompleksin kucağına iter..
Bu durum aslında kişi belli güç elde etmediği sürece bir sorun teşkil etmeyebilir. Ancak bazıları bu durumu fark eder ve bir gün bu durumu aşabileceğini tasavvur ederek bir tür tatmin yaşar. Bazıları bu durumdan kurtulabilmek için çevresine zarar verebilir..
Asıl problem güç elde edenlerdir. Biz bunları ya bilimsel alanda ya ekonomik alanda ya siyasal alanda görürüz .
Aslında insanlık tarihindeki üretilen sanat, felsefe ve hikmet ürünleri insanın bu yönünü anlatma noktasında çok geniş bir irdeleme ortaya koymaktadır.
Böyle insanlar gücü ele geçirdiklerinde kendilerini artık küçük bir Tanrı olarak tasavvur etmeye başlarlar..
Din alanında Tanrı adına konuşma hakkının kendine ait olduğunu, kendi anlayışının mutlak ve kesin olduğunu, hatta dinin bile kendisi yanında çok yetersiz kaldığını, Tanrı ve tanrısal olanın herhangi bir ciddiyet taşımadığına kadar varan bir hastalıklı duruma savrulurlar. İnsanları sadece kendisi kurtarabilecektir. Kendisine dönük en ufak saygısızlık ve tepkide de halkı kendisinden mahrum etmekle bile tehdit edecektir. İşte bugün gördüğümüz “artık bu ülkeyi terk ediyorum ne haliniz varsa görün” diyen zihnin yapısı bu şekildedir. Aslında kimi intihar düşüncelerinin kökeninde de bu anlayış yatmaktadır Yani kendisi o kadar önemlidir ki, kendisi olmadığında dünya büyük bir boşluk yaşayacak ve insanlar paha biçilemez bir değerden mahrum kalacaktır.
Sadece dinsel alanda ortada görünenler değil, sağda solda sanatçı olarak görünen, iki televizyon kanalına çıktığı için kendini dünyanın merkezinde gören herkes aynı kompleksin mücessem halidir. “Ülkeyi terk edeceğim benden mahrum kalacaksınız” anlayışıdır bu .
Bunlar görünür oldukça, televizyonda sağda solda kendilerinden söz edildiğini duydukça iyice hastalıkları artar ve özellikle insanların birey olamadığı toplumlarda bu tipler çok ciddi zararlar verir.
Siyasal alanda kendini ülkenin sahibi ve hükümdarı görür. Kaybettiğinde ise aslında insanlığın ve ülkenin kaybettiğini savunur. Çünkü kendi başarısızlığı değil fanilerin akılsızlığı söz konusudur..
Sanat ve ideolojik alanda da o tiplerle çok fazla karşılaşılabilir. Örgütlere katılırlar, örgüt kurarlar ve peşine taktıkları insanları felaketin en karanlık kuyusuna sürüklerler. Bu anlamda Batı toplumları ile aramızdaki en önemli fark da burada ortaya çıkar.
Birey bilincinin geliştiği toplumlarda filozof, bilim adamı kendini ispat etme derdi olmadan gelişir. Yani çöpçü de olsa, doktor da olsa önemli olan kendisi ve kendi hayatıdır. Yani bir başkası üzerinden kendine alan kazanmaya çalışan bir yapı yoktur.
Orada İncil’den iki ayet öğrenince millete eşek gözüyle bakan, iki felsefi kelam edip televizyon kanalına çıkınca insanları ahmak yerine koyan insanlar yoktur. Bunlar sadece Ortadoğu toplumlarına ait hastalıklardır. Bu da bizim sosyal yapımızdaki asırlar süren çöküş ile alakalıdır.
Oysa birey olamamış insandan ne felsefeci olur, ne bilim adamı olur, ne de sahih bir Allahın kulu olur, ne dost olur. Bunun delili de hiçbirinin ne kendi toplumuna, ne dünyaya sunacak herhangi bir pratiği, herhangi bir fikriyatı, herhangi bir tezi ve güzelliği olmamasıdır.
İslam Şahsiyet olma yoludur. Şahsiyetin ilk aşaması ise birey olma durağıdır.
Kur’an’ın ilk inen ayeti insanın “alaka” dan yaratıldığını vurgular. Bununla bütün insanları eşitleyen ortak bir zeminin olduğunu anlatır. İnsanı bir kan pıhtısından yaratan Allah bu hatırlatma ile –ontolojik anlamda- ırkları, statüleri, aşiret ve kabile bağlarını, sosyal hiyerarşileri ikincil duruma düşürür.
Bunun bilincinde olan her insan da kendisini kuşatan aidiyet duygularından daha üst bir aidiyete sıçramış olur. Böylece kendini diğer insanlar arasında eşit bir durumda görür. Bu bilinç insanın ufkunu açar genişletir ve kendinin kendi olarak var olabilme dinamiği sağlar. Kendini yaradana karşı sorumlu hissetmesi maddi ve aşağı olana kul olma durumuna engel olur.
Kabilelerinin, içinde bulundukları sosyal organizasyonların, atalarının, babalarının, dedelerinin yaptıklarından sorumlu olmadığını bilen bir anlayışa kavuşur.
Çünkü her şeyin merkezinde ilkeler vardır ve bütün insanlık bu ilkeler üzerinde ittifak ettiği için, bu ilkelere yakın ya da uzak olma, insanlığa yakın ya da uzak olma durumu sağlar.
Bunun bilincinde olan her insan da kendisini kuşatan aidiyet duygularından daha üst bir aidiyete sıçramış olur. Böylece kendini diğer insanlar arasında eşit bir durumda görür. Bu bilinç insanın ufkunu açar genişletir ve kendinin kendi olarak var olabilme dinamiği sağlar. Kendini yaradana karşı sorumlu hissetmesi maddi ve aşağı olana kul olma durumuna engel olur.
Kabilelerinin, içinde bulundukları sosyal organizasyonların, atalarının, babalarının, dedelerinin yaptıklarından sorumlu olmadığını bilen bir anlayışa kavuşur.
Çünkü her şeyin merkezinde ilkeler vardır ve bütün insanlık bu ilkeler üzerinde ittifak ettiği için, bu ilkelere yakın ya da uzak olma, insanlığa yakın ya da uzak olma durumu sağlar.
İnsanların bulundukları ortamdan kurtuldukları zaman daha yaratıcı, daha derin, daha gelişmiş olması; bilim, sanat ve felsefede dünyaya etki edecek ürünler ortaya koymasının açıklaması da budur…Hicretin önemli kazanımlarından birini de bu olduğu söylenebilir.
**
Kur’an böyle söylüyor ama acaba Müslümanların pratiklerinde böyle bir birey olma bilincine dönük bir eğitim anlayışı var mı? Maalesef bugün elimizde Müslüman eğitim tasavvuru diyebileceğimiz bir müfredata sahip değiliz. Müfredat derken tek tip bir müfredattan söz etmiyorum elbette..Temelde aynı zemine sahip olunsa da tek tip bir eğitim anlayışı, tek tip bir müfredat sağlıklı olmayacaktır. Gerektiğinde tasavvufi terbiye, felsefi talim ekseninde çok çeşitli okullar ortaya çıkabilir.
Maalesef günümüzde Müslümanların belli bir eğitim anlayışına insan eğitiminin niteliğine dönük çalışma olarak sahip olmamaları beraberinde bir zihniyet dönüşümünün gerçekleşmesini engellemektedir. İnsanlar liderlerini cemaatlerin, örgütlerin, aşiretlerin, mezheplerin, sosyal çevrenin, kırsalın sınırlarını aşma noktasında ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.Kelamcısından, felsefecisinden, tasavvufçusuna kadar tarihsel eğilimlerin ortaya koyduğu eğitim anlayışlarına da sahip değiliz. Ancak bu konuda ciddi anlamda gelişmelerin yaşandığını da söylemeliyiz.
