Sadece Kutsal Kitaplar mı Tahrif Edilir? Filozofların Tahrifi: Kant Tanrıyı “varmış gibi kabul edelim” mi Dedi
Immanuel Kant’ın Tanrı anlayışı, modern felsefe literatüründe en çok yanlış yorumlanan meselelerden biridir. Özellikle popüler yorumlarda Kant’ın Tanrı hakkında “varmış gibi kabul edilen” bir fikirden söz ettiği ileri sürülür. Bu yorum genellikle Kant’ın Tanrı’yı yalnızca ahlâkın işleyebilmesi için varsaydığı şeklinde ifade edilir. Oysa Kant’ın metinleri dikkatle okunduğunda görülecektir ki, onun düşüncesi bu kadar zayıf bir noktada durmaz. Kant’ın kurduğu yapı, “Tanrı yoktur ama biz onu varmış gibi kabul ederiz” türünden pragmatik bir formül değil; ahlâk yasasının iç mantığından çıkan zorunlu bir metafizik ufuktur.
Kant’ın düşüncesinde belirleyici olan ayrım, teorik akıl ile pratik akıl arasındaki ayrımdır. Kant, Critique of Pure Reason adlı eserinde Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışan klasik metafizik argümanları eleştirir. Ontolojik, kozmolojik ve teleolojik kanıtların hiçbiri ona göre Tanrı’nın varlığını teorik olarak kanıtlayamaz. Ancak bu eleştiri çoğu zaman yanlış anlaşılır. Kant burada Tanrı’nın yokluğunu ispatlamaz; yalnızca teorik aklın Tanrı hakkında kesin bilgi üretemeyeceğini söyler. Bu yüzden Tanrı meselesi Kant’ta metafizikten tamamen dışlanmaz; yalnızca teorik bilginin alanından çıkarılır.
Tanrı fikrinin yeniden ortaya çıktığı yer pratik akıldır. Kant’a göre insanın en kesin deneyimlerinden biri ahlâk yasasıdır. İnsan, kendisini koşulsuz bir yükümlülük altında hisseder. Bu yükümlülük Kant’ın meşhur kategorik imperatif kavramıyla ifade edilir. Ahlâk yasası herhangi bir çıkar hesabına, mutluluk beklentisine veya toplumsal faydaya dayanmaz; o doğrudan doğruya aklın buyruğudur. Bu nedenle Kant için ahlâk yalnızca bir davranış kuralları sistemi değil, aklın kendi kendisine verdiği zorunlu bir yasadır.
Ahlâk yasası insanı yalnızca eyleme değil, aynı zamanda bir hedefe yöneltir. Bu hedef Kant’ın “en yüksek iyi” (summum bonum) dediği durumdur. En yüksek iyi, erdem ile mutluluğun uyumudur. Başka bir ifadeyle, ahlâkî olan kişinin aynı zamanda mutluluğa layık olduğu bir düzen. Fakat deneyim dünyasında böyle bir uyum zorunlu olarak gerçekleşmez. Erdemli insanlar çoğu zaman mutsuz olabilir, kötü insanlar ise mutluluğa ulaşabilir. Bu durumda pratik akıl şu soruyla karşı karşıya kalır: Eğer ahlâk yasası bağlayıcıysa ve bizi en yüksek iyiye yöneltiyorsa, bu en yüksek iyinin mümkün olması gerekir.
İşte Kant’ın Tanrı’ya ulaşan argümanı tam bu noktada ortaya çıkar. En yüksek iyinin mümkün olması, erdem ile mutluluğun nihai olarak uyum içinde gerçekleşmesini gerektirir. Bu ise yalnızca doğa düzeni içinde açıklanabilecek bir şey değildir. Böyle bir düzeni mümkün kılan bir ilke düşünülmelidir. Kant’a göre bu ilke Tanrı’dır. Bu nedenle pratik akıl Tanrı’yı keyfi bir varsayım olarak değil, en yüksek iyinin imkân koşulu olarak kabul etmek zorundadır.
Kant bu noktada “postulat” kavramını kullanır. Modern yorumlarda en çok yanlış anlaşılan kavram da budur. “Postulat” çoğu zaman “varsayım” veya “faraziye” şeklinde çevrilir ve bu çeviri Kant’ın düşüncesini zayıflatır. Oysa Kant’ın kastettiği şey basit bir varsayım değildir. Postulat, pratik aklın zorunlu kabulüdür. Yani Tanrı, teorik aklın kanıtladığı bir varlık değildir; fakat ahlâk yasasının rasyonel olarak düşünülmesi Tanrı fikrini zorunlu kılar.
Bu yüzden Kant’ın Tanrı anlayışı “mış gibi” formülüyle açıklanamaz. Kant’ın söylediği şey daha güçlüdür: Ahlâk yasası insanı Tanrı fikrine götürür. Tanrı burada psikolojik bir ihtiyaç veya toplumsal bir düzen fikri değildir. O, ahlâkın nihai anlam ufkudur. Başka bir deyişle, ahlâk yasası yalnızca bir davranış buyruğu değil, aynı zamanda metafizik bir yönelim taşır.
Dolayısıyla Kant’ın pozisyonu iki uç yorumdan da ayrılır. Bir yandan Kant klasik metafiziğin Tanrı kanıtlarını reddeder ve Tanrı’nın teorik bilgi konusu olamayacağını söyler. Öte yandan Tanrı’yı yalnızca sembolik veya pragmatik bir fikir haline de getirmez. Tanrı, pratik aklın zorunlu ufkudur. Bu nedenle Kant’ın düşüncesinde Tanrı ne metafizik bir ispatın sonucu ne de basit bir ahlâkî varsayımdır; o, ahlâkın kendisinden doğan bir zorunluluktur.
Sonuç olarak Kant’ta Tanrı fikri, ahlâk yasasının iç mantığından doğar. Eğer ahlâk yasası bağlayıcıysa ve insanı en yüksek iyiye yöneltiyorsa, o zaman bu en yüksek iyinin mümkün olması gerekir. Bu imkânın nihai temeli ise Tanrı’dır. Bu nedenle Kant’ın düşüncesi şu şekilde özetlenebilir: teorik akıl Tanrı’yı kanıtlayamaz; fakat pratik akıl Tanrı’yı düşünmeyi zorunlu kılar.

