TALİBAN, DEVLET GELENEĞİ VE AFGANİSTAN’DAN ÇIKARILACAK DERSLER

0
Osmanlı

Devlet Kurmak

Devlet kurmak diye bir şey olamaz  Devletler tarih içerisinde var olurlar. Bir yerde devlet kurmaktan söz ediliyorsa orada aslında devleti ortadan kaldırma,  güçten düşürme çabası söz konusudur. 

Aslında özelde  İslam dünyasındaki bütün sorunlar bu devlet kurma algısının ürünüdür. Ki devlet kurma fikri özellikle ulus-devletler (daha sonra kabile ve aşiret devletleri şekline dönüştü) 1. Dünya harbinden sonra hız kazanmıştır. Ancak dikkat ederseniz ulus devlet fikrinde belirleyici olan kültürel ve tarihi unsurlar değil daha çok ya millet, ya kabile, ya aşiret, ya aile unsurlardır. Bu unsurlara dayalı oluşumlar insanlığın sosyal gelişiminde çok önceki döneme ait unsurlardır. Dolayısıyla  bu temellere dayalı hiçbir yapının devlet niteliği taşımadığını biliyoruz. 

Tarihte aşiret olup devlet olan milletlere baktığımızda -ki bunların başında Osmanlı imparatorluğu gelir- aşiretten devlete dönüşmesi bir devlet kurma hamlesinden çok kendi varlığını ortadan kaldırmayı engelleme çabası olarak ortaya çıkmaktadır.. Bu durum süreç içerisinde çeşitli devlet deneyimlerinden faydalanarak -özellikle Roma ve Bizans devlet geleneğinden- asırlar boyu süren bir oluşum geçirmiş; kendisini belli bir kültür ve tarihi temsil eder pozisyonda bulmuştur. Osmanlı aslında bir kültür ve medeniyetin temsilcisi olarak devlet olmuştur.  Devlet olmanın anlamı da budur. Hindistan, Çin ve Avrupa da böyledir  Mesela Amerika Birleşik Devletleri Aslında Birleşik Krallığın  dolayısıyla Avrupa’nın bir uzantısıdır. Bu yüzden görünürde devlet kurmak olarak öne çıkan anlayışa yaslanan birçok oluşumun aslında gecekondu kurmaktan öte bir anlamı yoktur.

Gelelim Afganistan meselesine ..

Şimdi, eğer ortada devlet yoksa, yani siz kendinizi devletsiz zannediyorsanız zaten baştan varlığınızı inkar etmişsiniz demektir..Bu sizin aslında ne bir tarihinizin ne de bir kültürünüzün olmadığını gösterir.

Kültür ve tarihi referans almadığınız müddetçe hiçbir yerde bir devlet kuramazsınız. Kursanız bile, yani  devlet diye bir oluşum olsa bile kendi içinde  bütünlüğünü muhafaza etmeyi başarmanız mümkün olmayacaktır.

Osmanlıdan kopan coğrafyanın sıkıntısı da buradadır. Hindistan’dan kopan Pakistan, Afganistan gibi unsurların sıkıntısı da buradadır. Tarihsel ve kültürel olarak bağlı oldukları bir devlet geleneğinden ya habersiz olmaları, ya  bu geleneği inkar etmeleri, ya da mağlubiyet duygusu ile kendilerini yeni bir zemin aramaya mecbur hissetmeleridir.. 

Bu yaklaşımla tarih ve kültürü bir kenara bırakanlar ya aşireti, ya ırkı, ya mezhebi, ya da kendi dinsel algılarını esas alarak güç kazanma; mevzi kazanma yoluna gideceklerdir Oysa tarih ve kültürden bağımsız bir güç talebi hayalden bile öte bir taleptir. Güç ancak tarihsel kimlik ve pratiklerden devşirilebilen bir özelliktir.

Tarih ve kültürden bağımsız ırk, mezhep, din gibi unsurlar ekseninde yola çıkılan devlet kurma anlayışı ile bir toprak parçasına egemen olunan yapılarda huzurun olması mümkün değildir. Son yüzyıl bunu acı bir biçimde öğretmiştir. 

 Dikkat ederseniz Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia ederek mevzi kazanmaya çalışan  Taliban yönetiminin hakim olduğu bölgelerden yoğun bir göç hareketi başlamıştır. Kimin kimden kaçtığını düşündükçe insanın bütün kimyası bozulmaktadır. Bunun sebebi insanların İslam’dan kaçması değil, tarihten ve gelenekten kopuk; herhangi bir tarihsel zemini olmayan din tasavvurudur.  Osmanlı Yahudiler dahil  bütün ezilenlerin sığınma yeri olan bir İslam yurdu iken şimdi Müslüman dünyası birbirini boğazlayan ırk mezhep ve aşiret kavgalarının arenasına dönmüştür. İslam yurdu Müslümanların Müslümanlardan kaçıp gayr-ı müslimlere sığındığı  yerlere dönüşmüştür maalesef. Irka dayalı örgütlenmelerin; mezhebe dayalı örgütlenmelerin hakim olduğu yerlerde de durum aynıdır. İslam yurdu tek tip algıya sahip; güç ve kuvvet sahibi olanların sözü dışına çıkan hiç kimsenin yaşama imkanı bulamadığı yerler haline dönüşmüştür.  

O halde  en başta bu “devlet kurma” talebinin ortadan kalkması lazımdır. Bütün Müslümanlar kendilerine yakın, aynı tarihi, aynı kültürel coğrafyayı paylaştığı her ulusla her milletle yakınlaşmalı; asla ayrışmamalıdır. Müslümanların dünyasında daha yüzyıl öncesine kadar Ermenisi,  Yahudisi Süryanisi, Alevisi, Sünnisi, Türkü Kürdü her çeşit insanın birlikte yaşadığı bir coğrafya olarak örnek olduğu unutulmamalıdır.

Tarihsel ve kültürel derken bin yılların ürettiği ortak yaşama pratiğinden sözettiğim anlaşılmıştır sanırım.

Bu yüzden İslam yurdunda yaşayan her unsurun “devlet kurma” fikrini zihninden atması gerekmektedir.  Kendilerini ezilmekten koruyacak tek refleks “devlet kurmak” değil tam tersine  “devlet kurmamaktır.”

I. Dünya harbi sonrası yaşananlara baktığımızda pişmanlık itirafları ile karşılaşmamız şaşırtıcı değildir. 

Ulus devletlerde yaşanan problemlerin büyük ölçüde kendini tarihinden ve kültüründen soyutlamakla ilgili olduğu söylenebilir. Bu yapıların bırak kendi sorunlarını çözmeyi başlıbaşına bir sorun olduğu söylenebilir. dolayısıyla Afganistanlıların Iraklıların sorunundan değil, böyle yapıların bir sorun olduğu düşünülmeldir. 

AFGANİSTAN’IN KENDİSİ BİZATİHİ SORUNDUR..
Bu yüzden sorunlarımızı aşarak çözebilmek için devletlerden değil bir medeniyetten söz etmek zorundayız. Eğer medeniyetten söz edersek Afganistan bizim bir parçamız Irak bizim bir parçamızdır. Eğer ulus, etni, kabile gibi unsurlardan söz edeceksek bunların hiçbiri bizim bir parçamız olamaz.
Özellikle 1. Dünya harbinden sonra İslam dünyası medeniyet temelli aidiyet duygusunu yitirmiş ; milli-etnik kabileci ve mezhepçi anlayışlara tutunarak belli topraklarda kendisine varlık alanı yaratmaya çalışmıştır. 
Böylelikle kendilerini asırlar boyu bir arada tutan aidiyetten koptukları için maddeci pozitivist algı ile oluşan parçalayıcı algı ile bir aidiyet oluşturmayı başaramamışlardır.
Ne etni, ne mezhep, ne dinsel algılar kuşatıcı bir aidiyet duygusunu oluşturmaya güç yetiremez. İslam dünyasının temel problemi de budur. Binlerce yıllık bir medeniyet ile üretilen aidiyet duygusu yüzyıl’da yok edilemez. Hele bu aidiyet duygusu evrensel, köklü ve güçlü temellere sahipse..
Irak’tan Suriye’ye Suriye’den Afganistan’a-Pakistan’a, Filipinler’e kadar müslümanlara, üretilmiş devletler içerisinde kendilerini kendi medeniyet havzasına ait insanlardan ayrı ve farklı gören bir aidiyet dayatılmıştır. Afganistan’a bir devlet demek de mümkün değildir bu anlamda. Tarihi nedir ?geçmişi nedir? Üzerinden bir sürü topluluk gelip geçmiş ve her zaman da bir savaş alanı olmuştur. .
Dolayısıyla kendini belli bir medeniyete değil de belli bir ırk, ,mezhep ya da dinsel algıya ait olarak tanımlayan hiç bir topluluk huzur ve felah bulamayacaktır.
**
Bir medeniyetin oluşumu birçok farklı unsurun katılımıyla gerçekleşir. Uzun bir süreçtir bu. Bu süreçte insanlar bir arada yaşamayı öğrenirler. Birbirlerinden bir çok şey öğrenirler. Bu etkileşim sanattan, siyasete siyasetten Hukuk’a her alanda etkili olur. Medeniyet sadece bir dinle de alakalı değildir. Çünkü biliyoruz ki Ortadoğu coğrafyasını ele aldığımızda Ermeni, Süryani ve Yahudi unsurlarında bu  medeniyetin oluşumunda önemli katkıları olmuştur. Ancak Müslümanlar ortak değerler ekseninde farklı olana saygı duyduklarından gayrimüslim unsurları da kendi havzasında korumuş ve  kollamışlardır. Bu yüzden felsefeden sanata hatta mutfak kültürüne kadar düşünsel ve eylemsel ortak değerler üretilmiştir.
Bir medeniyet içinde farklı unsurların olması o medeniyetin bir ortak yaşama zemini üretmesine engel değildir. Ki zaten medeniyet de böyle bir şeydir.  Farklılıkların bir arada yaşatılma başarısının adıdır medeniyet. Eğer siz farklılıkları bir arada yaşatamıyorsanız, orada ne bir medeniyetten, ne de bir devletten söz etmek söz konusu olmayacaktır. Sadece aşiret, kabile veya ideolojik grupların egemen olduğu herhangi bir aidiyetin oluşmadığı ve asla oluşamayacağı toprak parçalarından söz edilebilecektir.

DEVLET VE GECEKONDU

Gecekondu bir mekanı otorite boşluğundan faydalanarak ele geçirip üstüne otoriteden habersiz kurulan binadır. Bu bina güç para ve otoritesi olmayanların koşulların yönlendirmesi ile elde edilen fırsatı değerlendirme durumudur..Gecekonducunun 3 özelliği vardır

1-Yasadışı: yani herhangi bir kurala dayanmayan, hiçbir fizibiliteyi esas almayan.

2-Fırsatçı. Güç ve güçsüzlük dengeleri ile koşullar tarafından oluşan..

3- Rantçı: Hakedilmeden elde edilmiş, tamamen çıkara dayalı ..

Önce bir kaç tuğla koyarsın..Bakarsın kimse ses çıkarmıyor, üstüne bir kaç tuğla daha..Sonra çatıyı çıkarsın vesaire.. Evi kurduktan sonra, ezilmişlik, yoksulluk, ötelenmişlik teraneleri ile bu yapıyı korumaya çalışırsın.. Ama ev sahibi olman otoritenin sana gözyumup yummaması ile ilgilidir..Evinin ömrü de sana göz yumanların insafına bağlıdır.. İki kepçe ve iş makinesi sana ait olmayan ve sadece birilerinin insafı ile ürettiğin yapıyı yerle bir etmeye kafidir..Bu yüzden gecekondunun ömrü güç sahiplerine sadakatinle doğru orantılıdır. 

Devlet ve medeniyet kurmak kendine ait güç-otorite anlayışı ve bakışaçısı ile ilgilidir..Devlet gecekondu mantığı ile ortaya çıkmaz..Ortaya çıksa devlet olmaz.

Şimdi Ortadoğuda seksen yıl önce kurulan gecekondular bir bir yıkılıyor ve devlet diriliyor..Emperyalistler devlet güçlenmesin diye, yeni gecekondular kurmaya çalışıyorlar. Gecekonducular ise egemen sistemle işbirliği içinde otorite boşluğundan faydalanarak gecekondularını korumak için her tür kirli işi yapmaktan geri durmuyorlar. 

Devlet kalıcı gecekondu gidicidir oysa..Devlet varlığını kendi dinamiklerine gecekondu ise otorite sahiplerinin insafına borçludur çünkü..

Bir yanıt yazın