TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR
Sorunlar Tüneline Giriş
Türkiye, hepimizi bunaltacak kadar uzun bir süredir girdiği sorunlar tünelinden yıllardır çıkmakta zorlanıyor. Peki bu sorunlar tüneline neden ve nasıl girmiştik?
Bilindiği gibi büyük, gerçekten büyük ve destansı bir savaşın ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, yerine geçtiği “Hasta Adam”ın bıraktığı sorunları aşmak için çok ciddi çabalar harcamış, başarı kapısını da kısmen aralamıştı. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, son zamanlarında hep kötü yönetilen ve üstelik pek çok savaştan perişan halde çıkmış ülkeyi sil baştan kurmaya karar vermişlerdi. Bu amaçla siyasal ve toplumsal alanda, ekonomide, hukukta ve eğitimde devrimsel nitelikte düzenlemeler yaptılar. Önce 1922’de saltanatı kaldırdılar. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in ardından 1924’te de “Halifeliği” kaldırdılar. Bütün bunlar, zaten dağılmış olan “İslam Birliği” yerine artık “Ümmet” ekseninde dönmeyen yeni bir ulus devlet demekti.
Aslına bakarsanız, ulus devlet kurma meselesi, o günlerde İslam dünyasının tamamında tartışma gündeminin ilk sırasını teşkil ediyordu. Hilafet birliği dağıldığı halde “Hilafet” hala gerekli ve geçerli mi? İşgal altındaki İslam ülkeleri kurtuluş mücadelelerini yine bir hilafet birliği gibi beraber mi verecekler; yoksa her bölge kendi başının çaresine bakıp kendi kaderini mi tayin edecek? İslam ülkeleri kendi ulus devletlerini kurup kendi başlarının çaresine bakacaklarsa, “Hilafet” ne olacaktı?
Mısırlı büyük alim ve düşünür Muhammed Reşit Rıza, tam da bu tartışmaların had safhada olduğu 1922 yılında “El Menâr”da yayınladığı “Hilafet” adlı risalesiyle gündeme bomba gibi düştü. İslam dünyasında oldukça yankı uyandıran bu makalesinde Rıza, hilafet birliğinden bağımsız müstakil ulus devletlerin kurulmasına cevaz veriyor, çağın koşulları gereği İslam dünyasının artık Osmanlı Hanedanlığına bağlı bir hilafet birliğini kaldıramayacağını savunuyordu. Türkiye’nin verdiği kurtuluş mücadelesinin 30 Ağustos 1922 itibarıyla başarıya ulaşmasına oldukça sevinen Muhammed Reşit Rıza, aynı risalesinde başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları olmak üzere Türkiye Müslümanlarını tebriklere boğuyor ve onlardan şu ricada bulunuyordu: “Yeni Bir Hilafet Modeli” oluşturalım; ama siz önderlik edin!
Rıza’nın kafasındaki yeni hilafet modeli, Vatikan gibi bağımsız bir devlet statüsünde olan ama Vatikan gibi ruhani karakter taşımayan bir modeldi. Rıza, tasarladığı bu yeni hilafet modeline Türkiye’nin önderlik ve garantörlük edeceğini umuyor, hilafet merkezi olarak da Musul gibi Türklerin, Kürtlerin ve Arapların ortak yaşadığı bir alanı öneriyordu. Rıza’ya göre bu tasarı hayata geçerse, İslam ülkeleri bir yandan bağımsız olacaklar, ama öte yandan da birlik ve beraberlik içerisinde dünyadaki güçlü duruşlarını devam ettireceklerdi.
Cumhuriyeti kuranlar, bu ve benzeri “yeni hilafet modeli oluşturma” tekliflerine pek sıcak bakmadılar. Ancak başta Muhammed Reşid Rıza’nın “El Hilafe”si olmak üzere “Hilafet Devleti” yerine “Milli Devlet” kurulmasına cevaz veren görüşlerden yararlanmasını da bildiler.
Dönemin Adalet Bakanı olan İzmir Milletvekili Çelebizade Seyit Bey, 1924 yılında hilafetin kaldırılmasına ilişkin olarak verilen kanun teklifi üzerine mecliste yaptığı uzun konuşmasında “Hilafet”in Kuran’da emredilmediği için dini bir mahiyeti olmadığını, Kuran’da asıl emredilen hususların “Meşveret” ve “Ulu’l-emre itaat” olduğunu savunacaktı.. Kendisi aynı zamanda İstanbul Darülfünun Hukuk Müderrisi olan Seyit Bey’in oldukça ses getiren bu konuşması, 1924 yılında “Hilafetin Mahiyet-i Şeriyyesi” adıyla kitaplaştırılacaktı. (Çelebizade Seyit Bey, halifeliğin kaldırılmasından kısa bir süre sonra hazırladığı “Medeni Kanun” teklifinde ısrar ettiği için gözden düşmüş, Meclis görevinden ayrılmaya zorlanmış ve İstanbul’daki müderrislik görevine geri dönmüştür.)
Cumhuriyet’in kurucuları saltanat ve hilafeti kaldırarak kendi “Milli Devletleri”nin temelini atmışlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse 1920’lerde alınabilecek en isabetli kararlardan birisiydi bu. Çünkü Fransız İhtilalı’ndan sonra tüm dünyada esen milliyetçilik rüzgarları Türkiye’yi çoktan kasıp kavurmaya başlamıştı. Dönemin okur-yazar ve aydın insanlarının çoğu milli bir devlet kurmak gerektiğine inanıyorlardı. Bu güçlü talebin karşılık bulması gerekiyordu. Öte yandan Osmanlı Devletinin başını çektiği “Hilafet ve Saltanat Devleti” zaten yıkılmış, “Hilafet Birliği” dağılmıştı. İsteseniz de artık dönemin “Düveli Fahîmesini/Zorlu Devletlerini” alt ederek “Hilafet Birliğini” yeniden oluşturamazdınız. Bu bakımdan o dönemde “Saltanat” lehine statükocu duruş sergileyenlerin yaptığı cumhuriyet karşıtlığı hiç tutarlı değildi. Cumhuriyet karşıtlarının temel argümanları statükoculuk, nostaljik duygular ve eski dini fetvalara bağlılıktan öteye gidemedi. Bu karşıtlığın haklı ve sosyolojik bir dayanağı olmadığı, Türkiye’de “Saltanatçılık” adı altında “Cumhuriyet” karşıtı bir akım gelişmediğinden de anlaşılabilir. Nostaljik duygularla ve statükocu bir ruhla saltanat edebiyatı yapan nesil gidince, saltanat edebiyatı da karşı bir akıma dönüşmeden tarihe karıştı.
Atatürk ve mücadele arkadaşlarının kurduğu “Milli Devlet” asıl problemini “Meşruiyet Zemini” oluşturmada yaşayacaktı. Hilafet devleti dağılıp yıkıldığı için meşruiyet argümanları artık “Ümmet” veya başka bir dini kavram olamazdı. Bu ulus devlet anlayışının ruhuna aykırıydı. Zaten daha sonra benimsenen ve kanunlaştırılan “Laiklik” prensibi de buna izin vermezdi. Cumhuriyetle başlayan “Ulus Devlet” meşruiyet zeminine milliyetçi bir argüman yerleştirmek zorundaydı. Nedense bu argüman “toprak” veya “vatan” milliyetçiliğini çağrıştıran bir kavram yerine bir ırkın adını çağrıştıran “Türk Milleti” olarak belirlendi.
Ayrıca, başka bir sorun da zamanla kendisini hissettirecekti. 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen “İstiklâl Marşı”nda kullanılan bazı tabirler, kurucuların niyetindeki anlamsal çağrışımlarla çelişiyordu. Örneğin, Akif’in zamanında “Millet” kelimesi bir dinin çatısı altında toplanan tüm kavimler anlamında; “Irk” kelimesi de kök ve tür anlamında kullanılıyordu. Nitekim, bizzat Akif’in diğer yazı ve şiirlerinde bu kelimeler açıkça bu anlamlarıyla kullanılmıştı. “Hani milliyetin İslâm idi, Kavmiyet ne? Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine…”
(Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hakk’ın Sesleri, 1915) Bu mısralarda kullanılan millet kelimesinin ulus anlamına gelmediği, din anlamına geldiği çok açık değil mi? Arapça kökenli bir kelime olan “ırk” da Akif’in döneminde insan soyu anlamına gelmiyor, kökler ve tür anlamına geliyordu. Örneğin “Adam ol, ırkına çek!” cümlesi, “Köklerine ve onlardan aldığın meziyetlere ihanet etme!” anlamına gelen bir nasihat cümlesiydi. Yüksek tahsili bakımından bir “Veteriner” olan M. Akif, “ırk” kelimesinden, genetik ilmine aşina birisi olarak “tür” ve “kökler” anlamında bir nasihat sanatı çıkarmıştı.
Peki nasıl oluyor da günümüzde Türkçe konuşan her çocuk milletin “Ulus”, ırkın da “Soy” anlamına geldiğini sanıyor? İşte bu da ulus devletin becerisidir. Devlet bu alanda toplum mühendisliği yapar gibi “Lisan Mühendisliği” yapmış ve önemli gördüğü pek çok kavramı, kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmiştir. Ulus devletin yeniden şekillendirdiği pek çok kelimenin yeni anlamlarıyla 1940’larda sözlüklere alındığı bilinmektedir.
Cumhuriyet, yaptığı bu Türklük tanımıyla tarihi boyunca sancılanacağı bir karar almıştı. Türkiye farklı etnik azınlıklardan oluşan bir ülkeydi. Buna rağmen “Türk” isminin rahatsızlığa yol açmayacağı düşünüldü. Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına “Türk Milleti” denir, demişti. Dolayısıyla bu ifade, yapılan tüm anayasalarda vatandaşlığı tanımlayan madde olarak karşımıza çıkacaktı. Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tü. Yetersiz analiz ve raporlar bu konuda bir sorun yaşanmayacağını söylüyordu.
1925’te başlayan Şeyh Sait İsyanı kafaları biraz karıştırmıştı. Buna rağmen ulus devletin fikir öncüleri, Kürtler konusunda yine iyimser davrandılar. Kürtler Müslüman ve Türklerle kardeş duygular içerisindeydiler. Dolayısıyla, ulus devlet oluşturma projesine sorun teşkil etmezler, diye düşünüldü. Bu iyimserlik, vatan ve din birliği içerisinde Kürtlerin zamanla Türkleşeceği vehminin ciddiye alınmasını sağladı. Kürtler Yavuz’la yaptıkları anlaşmadan sonra, hiçbir zaman toplu bir isyana girişmemişlerdi. Şeyh Sait İsyanı da hem lokal bir isyandı, hem de bereket versin ki, bir nevi “Şeriat İsyanı” sayılıyordu. Belki de bundan dolayı ne “Kürt İsyanı” ne de “halk hareketi” olarak sayılmadı. Devlet Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra “tedip” yoluyla bastırdığı bazı hareketleri de “halk hareketi” olarak görmedi. Bu vakalar, ya ”adi nedenlerle ortaya çıkan kalkışmalar” veya “irtica temelli isyanlar” olarak değerlendirildi. Yapılan sosyolojik değerlendirme de Kürtlerin sadece “cahil” olduğu, ne yaptığını bilmediği, onun-bunun doldurmasıyla hareket ettiği yönündeydi. Kürtler Türkçe eğitim alırlarsa, hem cahillikten kurtulacak, hem de zamanla Türkleşecek, artık sorun teşkil etmeyeceklerdi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en vahim ve dramatik hatası bu yanlış hesaplamayla başladı. Sonraki dönemlerde “asimilasyon politikası” anlamına gelen uygulamalar bu nedenle yürürlüğe konacaktı.
Öte yandan Türkiye, Cumhuriyetin yapacağı bir dizi yenilikle de tanışmaya başlamıştı. Devrimsel nitelikteki bu yenilikler, genel anlamda çağdaş medeniyet seviyesini yakalamaya matuf iyi niyetli düzenlemeler niteliğinde olsa da bunların bazısıyla ülke tabanı arasında doku uyuşmazlığı meydana geldi. Ulus devlet, oldukça dediğim dedikçiydi. Yapılan yeniliklere “kaşı çıkış” ister toplu isyan olsun, ister bireysel çıkış olsun, isterse de karşı fikir beyan etme şeklinde olsun devletin üslubu hep aynıydı. Osmanlı’nın yerine oturan genç Cumhuriyet’in kurucuları, maalesef kendilerine hasta adamdan geçen bazı hastalıkları iyileştirmek yerine bu hastalıklarla beraber yürümeyi tercih ettiler. Tabandan gelen talepleri dikkate almayan, empati hiç kurmayan, baskı ve şiddete yönelmekte hiç tereddüt etmeyen bir üslupla hareket ettiler. 1920-1922 yılları arasında Kurtuluş Savaşını akamete uğratmak isteyenlere karşı çıkarıldığı söylenen “Takriri Sükun” kanunu, 1925’te meclisten alelacele geçirildi ve 1929’a kadar yürürlükte kaldı. Bu kanun doğrultusunda kurulan İstiklal Mahkemelerinde toplam 60 binden fazla insanın yargılandığı ve binlerce idam kararının infaz edildiği biliniyor. Bu özel yetkili mahkemelerin mahkum ettiği insanlar, isyanlar bastırıldıktan sonra yakalananlar tabii ki… İsyanlar sırasında ve akabinde ölenlerin sayısını ise kimse bilmiyor…
Cumhuriyetin “Hasta Adam”dan tevarüs ettiği en ciddi hastalık olan bu “Sertlik politikası” ne yazık ki, kronikleşerek ilerleyecek ve devletin refleksi haline gelecekti. Devletin selefinden tevarüs ettiği ikinci bir hastalık da “Ululuk” hastalığı oldu. Osmanlı Saltanatı kendisini “Devleti Aliye/Yüce Devlet” olarak ifade ederdi. Yükselme dönemlerinden sonra bu ifade kupkuru bir kibre, bu kibir de zamanla “Devleti Ebet Müddet/Sonu Gelmeyecek Devlet” paranoyasına dönüşecekti. Cumhuriyet de ululuk yarışında Osmanlı’dan geri kalmadı. Milli devlet, kendisini üstün ve öncelikli kabul ediyordu. Tabi, ulu şahsiyetine karşı tehdit olarak kabul ettiği her tehlikeyi, sert yöntemlerle ve derhal bertaraf etmekten de geri kalmıyordu.
Kurtuluş Savaşının büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ömrü, ulus devletin aldığı bazı kararların hata verdiğini görmeye vefa etmedi. Yaşasaydı, feraseti ve liderlik gücüyle yapacağını umduğumuz düzeltme ve değişiklikler o yüzden yapılamadı.
Bu güne kadar Cumhuriyet’in tutarlı-tutarsız pek çok analizi yapılmış, yaşadığı sorunlar üzerine çok fazla değerlendirme yapılmıştır. Bir değerlendirme de biz yapalım:
- Cumhuriyet’in kendi meşruiyetine bir kavim adı olan “Türklük” üzerinden zemin sağlamaya çalışması, başta Kürtler olmak üzere bazı farklı etnik unsurlar üzerinde ciddi bir gocunmaya neden oldu. Atatürk’ten sonraki dönemlerde hata veren hususların düzeltilmesi yoluna gidilmeyip ek tedbir paketleriyle daha fazla baskılanması, sorunu daha da derinleştirdi. Asimilasyon politikası gibi realize edilemeyen ütopik politikaların ısrarla sürdürülmesi, baskı ve şiddeti artırmakla kalmadı; devleti akıl ve bilim dışı pek çok garabete de sürükledi. 30’lu yıllarda bir milli eğitim bakanının yazdığı “Andımız” metninin yıllardır okullarda okutuluyor olması tipik bir garabet örneğidir. Telkin yoluyla Türklüğü hatırlatmayı ve biraz da Türkleştirmeyi hedefleyen bu metin, geriye bir kazanım ve çıktı bırakmadığı halde yıllardır tabu halinde okutulmaktadır. Aklımızdan hiç silinmeyecek olan bir başka garabet örneği de 12 Eylül sonrası, uçaklarla Doğu ve Güneydoğu’daki dağlara/köylere atılan broşürlerdir. Ne mi vardı bu broşürlerde? “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın…” içerikli ayet mealleri, Kürtlerin aslının Türk olduğunu kanıtlamaya çalışan bilimsel(!) çalışma özetleri ve Kürt kelimesinin “Kart-kurt”tan türediğini söyleyen dahiyane tezler… Güler misin, ağlar mısın?
- Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiğini düşündüğümüz “Sorunlarını baskı kurarak halletme” ve “Kendisini her şeyin üstünde görme” anlayışı, zamanla devlet-halk bütünleşmesini bozarak ayrışmaya neden oldu. Genellikle siyaset ve sosyoloji uzmanlarının Fransız tipi cumhuriyetçiliği benimsediği için tepeden inmeci/jakoben buldukları Cumhuriyet rejimi, bize göre bu özelliklerini hasta adamdan alarak devam ettirmiştir. Çünkü Tanzimat’tan itibaren üzerine zaten “Batı tozu” serpilen Osmanlı’nın 1908-1922 yılları arasındaki Jön Türk hükümetleri de jakoben idiler. Cumhuriyet rejimi başlangıçta kendisini elitist ve jakoben anlayışlardan teorik olarak korumaya çalıştıysa da bunu pratikte başaramadı. Sorunlarını baskıyla çözmeye çalışan rejim, Türklüğü yeteri kadar izah edip kabul ettiremediği için önce Kürtlerini gücendirdi. Laiklik prensibini yeteri kadar anlatamadığı için de dindarlarını gücendirdi. Zamanla bu kesimlerin desteğini neredeyse tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
- Tepeden inme yenilikler yapan, verdiği hak ve imkanları bir atiye gibi sunan Cumhuriyet, selefinden devraldığı ululuk vehmini zamanla “Devletçilik” politikasına dönüştürdü. Devletçilik politikası, “Halk yapamaz, ben yaparım.” Politikası idi. Dolayısıyla, yatırımdan üretime ve ticarete kadar ekonomik hayatın çok önemli bir bölümünü devlet üstlendi. Bu da zaten Kürtlerini ve dindarlarını küstürmüş olan ülkenin, üretim ve ekonomi sahasında halk enerjisinden tamamen mahrum kalmasına yol açtı. Yüzyılın başında “Muasır medeniyet” ve “Kalkınma” sloganlarıyla yola çıkan devlet, yüzyılın sonuna doğru neredeyse çağ dışılığın ve geri kalmışlığın mümessili haline gelmişti.
- Cumhuriyet’in, karşılaştığı her sorunu baskı ve şiddet kullanarak bertaraf etme taktiği, sadece halkla arasını açmakla kalmadı; devletin kendisinde de bir korku paranoyası başlattı. Devletin kendi varlığı için tehdit olarak kabul ettiği hususlar çeşitlenerek arttı. Bu korku paranoyası devletin bekçiliğine soyunmuş güçlere cesaret verdi. Bu güçler, 10-15 yılda bir yönetime el koyarak devlete format atmayı neredeyse alışkanlık haline getirdiler. Ama her defasında aynı formatı veriyorlardı. Asıl sorunun biraz da programın kendisinde olabileceği hiç düşünülmedi. Türkiye, “Devlet Erki”ni korumakla o kadar zaman geçirdi ki, bütün o süre boyunca devlet kavramının diğer iki elemanı olan “Toprak” ve “Halk” ihmale uğradı. Ülke(toprak) imardan ve kalkınmadan, halk da kişisel gelişimden, insani hak ve özgürlüklerden mahrum kaldı.
Uzun ve karanlık bir sorunlar tüneline nasıl girdiğimizin hikayesi işte budur…
Sorunlar Tünelinden Çıkış
Türkiye nihayet büyük bir gürültüyle içinde bulunduğu sorunlar tünelinden çıkıyor. Tünelin ucundaki ışık, çıkışa oldukça yakın olduğumuzu gösteriyor.
Bu çıkışın işaretlerini daha Turgut Özal döneminde almaya başlamıştık. Özal’ın Türkiye’si dışa açılma ve değişim konusunda dünya koşullarıyla paralel bir zamanlama tutturmuş, değişen dünyaya ayak uydurmayı başarmıştı.
Özallı yıllar, ekonomiyi demokrasiye öncelemiş ve ülke insanını başta zengin olma hevesi ve ahlaki dejenerasyon olmak üzere, kafa karışıklığı açısından kaotik bir ortama sürüklemişti. Aradan geçen zaman Özal’ın, icraatlarında ve sıralama tercihlerinde haklı olduğunu ortaya koydu. Ekonomik hayatın canlı dünyasına ayak basan halkın demokrasi, hak ve özgürlük talepleri hiç olmadığı kadar arttı. Kaos, yerini düzene terk etti ve bireydeki kafa karışıklığı zamanla “kendisini ve geleceğini düşünmeye” dönüştü. Özallı yılların başlattığı açılım ve atılımlar sayesinde Türkiye, doksanlarda “Düşünen ve konuşan Türkiye” haline geldi.
Özal sonrası 90’lı yıllar etkisiz koalisyon hükümetleri ile geçildi. Başta ekonomi olmak üzere, açılım ve çözümler tatile girdi. Bu koalisyon hükümetlerinden “Refahyol” hükümeti kamu oyunda bir başarı beklentisi uyandırmıştı. Ancak bu beklenti, 28 Şubat 1997 post modern darbesiyle tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Doksanlı yıllar, bu nedenle, ayağa kalkan Türkiye aşısından bir “Fetret devri” olarak tarihe geçti. Bu yılların tek olumlu tarafı düşünen, konuşan ve tartışan Türkiye’nin “gelecek” hakkındaki iyimserliğini sürdürmesi olmuştu. Çünkü, Özallı yılların devri kapanmış ama estirdiği rüzgar bir süre daha Türkiye’ye olumlu katkı yapmaya devam etmişti…
Özallı yıllarda “Sorunlar Tüneli”nden çıkabileceğinin işaretlerini alan Türkiye, tünelin ucundaki ışığı ilk defa Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında gördü. 2002’de Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığındaki “Ak Parti” tek başına iktidar olmuştu.
Ak Parti iktidarı döneminde, Türkiye koalisyonlar dönemindeki gibi önemli sorunlarını ıskalamadı. Ekonomi toparlandı. Enflasyon tek haneli rakamlara indi. İhracat ve kişi başına düşen milli gelirde önemli ölçüde artış sağlandı. Kamu teşebbüsleri kambur olmaktan çıkarıldı. Kamu bankaları zarardan kurtarıldı. Başta memurlar olmak üzere kamu çalışanlarının ücretlerinde iyileşme görüldü.
Ak Parti İktidarı sağlık alanında “devrim” sayılabilecek düzenlemeler yaptı ve büyük takdir topladı. Eğitime desteği artırdı. Tarımda önemli yenilikler yaptı. Kara, hava, deniz ve demiryolu ulaşımında önemli işler yaptı. Sosyal güvenlik ve sosyal yardımlar konusunda tanışık olmadığımız olumlu yenilikler yaptı. Sadece engellilere verilen destek ve bakımını üslenen ailelerine bağlanan maaş bile her türlü takdirin üstündedir. Köydes-beldes projeleriyle 10 milyon kişiye içme suyu sağladı. Köylerin yol, su, elektrik ve kanalizasyon ihtiyacını tamamen karşıladı.
Ak Parti iktidarı dış politika konusunda şahsiyetli politikalar izledi. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini iyi götürdü. Bu sürecin gerektirdiği yasal düzenlemeleri başarıyla sağladı ve “müzakere” sürecini başlattı. Komşu ülkelerle sıfır sorun politikası büyük ölçüde sağlıklı sonuçlar verdi. Sorunlar çözülemiyorsa, ona sırtını dönme veya erteleme politikaları terk edildi. Sorunun kaynağına inme politikası başlatıldı. Türkiye’nin ve ülke insanının dış dünyadaki prestiji arttı.
Ak Parti iktidarı “Demokratikleşme” konusunda da önemli adımlar attı. Yaptığı yasal ve anayasal değişikliklerle özgürlük alanlarını genişletti. Başta “Kürt Sorunu” olmak üzere, Gayrı Müslimlerin, Alevilerin, Romanların, Kafkas ve Çerkez kökenli vatandaşların sorunları “Demokratik Açılım” adı verilen bir paketle ele alındı. Bu çalışmalar halen devam ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sivilleşme, askeri vesayete karşı gelme ve devlet kurumlarında örgütlenen suç şebekeleriyle mücadele etmesi de halkın teveccühünü artıran önemli bir husus oldu.
Türkiye Özallı yıllarla beraber “Düşünen ve Konuşan” bir ülke olmuştu. Ak Parti iktidarıyla beraber de “Proje ve Çözüm Üreten” bir ülkeye dönüştü.
2011 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi, icraata ilişkin vaatlerine ek olarak sivil bir “Anayasa” sözüyle halktan destek istedi. Perşembenin gelişini çarşambadan anlayan halk, %50’lik destekle “Ak Parti”yi yeniden iktidara getirdi. Seçime katılan diğer partiler de yeni bir anayasaya vurgu yaparak halktan oy istemişlerdi. Bu da tabandaki yeni anayasa beklentisini güçlendiren bir başka faktör oldu.
Bu nedenle başta Ak Parti olmak üzere tüm partiler yeni ve sivil bir anayasa konusunda istekli görünüyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’nin tüm sorunlarını çözmeye talip yeni bir anayasa! Tünelin ucundaki ışık bu değil de nedir?
*Umran Dergisi 214. (Haziran-2012)
