Gözden düşüren yücelik ve alçaklığın yükselişi!
“Büyük adam” diye bir şey var!
Bir yere gelmiştir ve ancak bu tabiri hak etmiştir: “Büyük adam”.
Fransız yazar Andre Gide, “Büyük adamların kişiliği birçok şeyleri anlamayışlarından da meydana gelmiştir” der.
Gazeteci ve roman yazarı Tarık Buğra da bizim eğitim sistemimizin tıpkı böyle “büyük adamlar” yetiştirdiğini söyler ve ekler: “Başarıları, değerleri, değerlileri anlamayan, anlamak ne kelime, umursamayan (…) büyük adamlar fabrikası…”
“Büyük adam” gelir kurulur, kurulduğu yerde sanki kendisinden önce bir şey yaşanmamış gibidir.
Yazılmış -evet bizzat yazılı belge olarak- şeyler olsa bile bunlar tarih öncesi çağlara ait anlaşılmaz işlerdir. Zaten “Büyük adam” anlamak için değil “idare” etmek için ordadır ve anlaşılması gereken şeyleri anlaması beklenmez. Onun işi, anlaşılmazlığı anlamlandırmaktır. Tabi ki bu da mümkün bir şey değildir ve işi –görece- pek çok zordur!
Bu yazdıklarım “ideal” olanın dışında fakat maalesef gerçek şeylerdir ve gerçek olması dolayısıyla hissettiğim hüzün, hadde ve hesaba gelmese de, bu böyledir.
BİR FİLM TAVSİYESİ
Gazeteci arkadaşlara ve iyi bir film izlemek isteyenlere tavsiye ederim, 1987 yapımı “Broadcast News”i izlesinler.
Ön reklam gibi olacak ama film hakkında bir kaç şey söylemeden duramayacağım:
Film, televizyon haberlerinde çalışan üç karakterin etrafında dönüyor.
Jane Craig (Holly Hunter), hayatını işine adamış, yetenekli, sinir uçları sürekli tetikte bir yapımcıdır.
Onun en iyi arkadaşı ve haberleri birlikte kurgulayıp hazırladığı Aaron Altman (Albert Brooks) yetenekli bir yazar ve muhabirdir, bu arada da Jane’e âşıktır.
Yerel kanallardan spor spikerliğinden gelen Tom Grunick (William Hurt) ise sevimli bir ekran yüzü olması hasebiyle işe alınmıştır ve yetenekleri tam olarak bununla sınırlıdır.
Bu arada o da çekinmesine rağmen Jane’e ilgi duymaktadır.
Filmde “Jane’e duyulan ilgiyi” bir kenara bırakmamamızın nedeni, onun da aklı ve kalbi arasındaki gelgitler yüzündendir. Çünkü film boyunca “aklı” Aaron’ın yanındadır ama “gönlü” Tom’a kaymaktadır.
Bu arada Jane ve Aaron haberciliğin etik değerlerini temsil ederken Tom bu değerleri hayatına hiç sokmamış gibidir. Zaten onu bu süreçte ileriye çıkaran şey de “değerler” hiç değildir.
Tahmin edebileceğiniz gibi Tom, kariyerinde basamakları bir bir çıkarken Aaron’ın yetenekleri ve etik değerlere bağlılığı onu kariyerinde yukarıya taşımaz. Hatta Jane’in aklını çelmeye en yakın kişi de bütün fedakârlığına rağmen Aaron değil Tom’dur.
Aaron ancak -benim gibi duygusal ve- değersiz değerlinin yerine, değerli değersizi tercih edenlerin gözünde örnek bir kahramandır. “Gerçek” değerlidir; fakat gözden düşüren yücelik(!), daima alçaklığın yükselişini izlemeye meyyaldir.
BÖYLE ŞEYLER YÜZÜNDEN
Filmin sonuna doğru Jane, etik dışına çıkarak yaptığı ve büyük ilgi gören haberi dolayısıyla Tom’u ihtar eder: Böyle şeyler yüzünden kovulabilirsin.
Tom rahattır: Böyle şeyler yüzünden terfi ettim.
Jane’in şu cümlesi de onun hiç umurunda olmayacaktır: Yeni sahte gözyaşları için mi?
Biz izleyici olarak biliyoruz ki kariyerinde ilerlemesi gereken birisi varsa o da Aaron Altman’dır. Fakat filmin “Büyük adamı” olmadığımız için buna biz karar veremiyoruz. Ve belki de öyle olsaydı yine de Tom Grunick’in yükselişini durdurumayacaktık. Çünkü Jane Craig -gerçekten de- gerçek hayatta pek az rastlayacağımız şekilde Aaron’un hakkını aramış, fakat çabası onun gözden çıkarılışını önlemeye yeterli gelmemiştir. Hayır, hayatta sadece böyle hikâyeler yok. Ve evet, karamsarlık bize
yakışmıyor. Fakat hayati bir vazife olarak şunu söylemem gerekiyor ki; karşısındayken bayraklaştırdığımız değerleri elimize aldığımızda, o değerlerin içini boşaltan da yine biz oluyoruz. Maalesef.
KALDIRMA KUVVETİ
Daha önce “Düşünürün matbuatından matbuatın düşü(nürü)ne” başlığı altında, özellikle gazeteciliğin neden düşüş yaşadığına dair fikirlerimi ifade etmeye çalışmıştım. Ve orada da –üstü kapalı da olsa- ima ettiğim şeyi burada biraz daha hikâye edebilirim. Suyun içinde dip yapmak üzere batan yani düşüş yaşayan maddenin hızını belirleyen en önemli şey üzerindeki ağırlıklardır. Şu Arşimet tarafından kayda geçirilen bilimsel gerçek de budur: Su, kendi yoğunluğundan az yoğunluğa sahip olan cisimleri kaldırır. Cismin ağırlığı sıvının kaldırma kuvvetinden büyük ise bu defa da batar. Yani tam bir denge, olması gerektiğinden ne fazla bir ağırlık ne de daha azı; gerekli olan vasattır.
BİR KİTAP TAVSİYESİ
Filmlerde, kitaplarda gazeteci ve gazetecilik üzerine yazılmış tek bir satır bile dikkatimi çeker.
Bunları not alırım.
“Broadcast News”i izlenmesi için tavsiye etmişken -ve ismini yazımızın girişinde anmışken- büyük romancımız Tarık Buğra’nın da bir kitabını tavsiye edelim: Firavun İmanı.
Durum burada da, yukarıda sınırlı satırlarla açıkladığımız filmdeki “gözden düşme” ve “yükselme” örneklerindeki gibidir. Ve pek dehşetlidir. Romandaki Küçük Ağa “Firavun”u şöyle anlatır: “Firavun, kendi zekâsından, kurnazlığından, düzenbazlığından başka kuvvet tanımıyordu. Haklı olduğuna emin de; çünkü insanların kötü ve günah saydıkları her şeyi yapıyor, ama hiçbir ceza görmeden hatta kudreti daha da artarak sapasağlam yaşayıp gidiyordu. Her hakka saldırışı ona kazandırmakta, hak sahibini yere sermekte idi. Musa ona Allah’tan söz açtığı zaman güldü, alay etti, zindana attı. Musa’dan mucizeler göstermesini istedi, fakat onları gördükten sonra da kendinden kudretli bir şeyin olabileceğini kabul etmedi.”
DEHA İŞİ FENALIKLAR
Romanda kötü olmasına rağmen yükselen karakter gazeteci Ali Yusuf’tur. Düzende yerini sağlamlaştırmak isteyen Ali Yusuf, İstanbul’un işgal yıllarında para kazanmak adına yaptığı rüşvet almak, -Avrupalı devletlerin ajanlarıyla iş birliği yapmak, gazetesini hükûmet aleyhine kullanmak/kullandırmak- ve yolsuzluk faaliyetlerini bilen kişileri ortadan kaldırır.
İyi olmalarına rağmen “gözden düşenler” ise Mehmet Akif’tir, Hüseyin Avni’dir, Kurtçalı Aziz’dir, Hasan Basri’dir ve bu isimleri itibarsızlaştıran da yine Ali Yusuf ve onun gibi Firavunlardır.
Romandaki Mehmet Akif, -Ali Yusuf ve onun diğer benzerleri için- şunları söyler:
“Türkiye batacak demiş. Tufandan ne farkı var bunun? Şimdi o tufandan, hem de çok büyük kazançlarla kurtulacak bir adam olarak görüyor kendini. Bu da bir deha işidir.”
Hayat da tıpkı filmlerdeki, hikâyelerdeki gibidir. Yanlış giden şeyler görmezden gelinir. Oysa her kurumu nitelik yönüyle ileri götüren şey, o kurumdaki insanların erdem ve kabiliyetleridir. Bu erdem ve kabiliyetleri yok eden her anlayış, kendisini yok etmeye ant içmiş gibidir. Gazetecilik mesleğini ayakta tutacak olan da Ali Yusufların ya da Tom Grunicklerin her sarsıntıdan çizik almadan kurtulan hinlikleriyle değil, Mehmet Akiflerin ya da Aaron Altmanların fedakârlıklarıyladır.
Ne yapalım… Bunu bilmek ve görmek bizi “Büyük adam” yapmazsa yapmasın
