images (1)

Ben yazımda İslâm’da tarikatların yeri var mıdır? Yok mudur? gibi bir konuya girmeyeceğim. Bu hem ilgi hem de bilgi alanımı aşan bir konudur. Ben burada tarikat olgusunun kurumsallaşmış biçimiyle toplumumuz açısından neye karşıt geldiğini saptayarak olaya birazcık insan hakları ve özgürlük üzerinden bakmayı denemek istiyorum.

Dinler tarihi ve din sosyolojisine aşina olanlara ma’lumdur ki hiçbir din ilk çıktığı gibi kalmaz ve ilk çıktığı zamandaki gibi de anlaşılıp yaşanmaz. Dünyada ilk günkü gibi yaşayan veya yaşatılan bir din olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Semavî ya da dünyevî hangi din olursa olsun zaman içerisinde önce mezheplere, sonra tarikat ve meşreplere bölünerek inanç ve uygulamada farklılaşan gruplar tarafından sahiplenilir. Bunun birçok sosyolojik felsefik, siyasî ve medenî sebepleri vardır.

İnançların birçoğunun akli ve bilimsel temeli yoktur. Bu açıdan bakıldığında dinmezheptarikat vb. inanç yapılarının kendi anlayışlarını mutlak doğru olarak görmelerinin de bilimsel doğruluğu yoktur.

Birçok bilim felsefesi uzmanının hemfikir olduğu nokta; bir şeyin bilimsel olabilmesi için, yanlışlanabilir ya da doğrulanabilir olması gerekir. Dinlerin ortaya koyduğu “hakikatlerin” ise doğrulanabilirlik ya da yanlışlanabilirlik niteliği taşıdığı söylenemez.

Din ile bilim arasında uyum olduğunu ya da çatışma olmadığını kanıtlamaya çalışan iyi niyetli islâm bilginlerinin de nitelikten ziyade niceliğe varan yorumlar oluşturduğu bilinmektedir. Bu bilginlerin yapmaya çalıştığı şeyin dini bilimselleştirmek değil, akla kapılar açarak, bir nevi bilimsel akıl yönteminden yararlanarak dini olanı aklileştirme olduğu söylenebilir.

İki uçlu yorum ve açıklamalar her dinin tarihi içerisinde olagelmiştir. Kutsalın saygınlığı mensubiyete bağlı olarak değişim gösterir. Bir mensubiyet grubunun kutsalı bir değeri için kutsallık arz etmek zorunda değildir.

Doğruların değişkenlik gösteren zihinleme dünyasından gerçeğe varmak için kullanılan yöntemler zamanla mutlakmış gibi görünerek aranılan şeyin yerine ikame edilmektedir.

İmam Gazali’nin “Filozofların Tutarsızlığı” ve bu kitaba karşı Rüşd’ün yazdığı “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” esas alınan ve tutarlılığı sürdürebilirliğine bağlı akıl-sezgi ya da kalp akıl çatışması gibi kavramların zamanla araçsallıktan uzaklaştırılıp amaçsallaştırıldığı cümlenin malumudur.

İmam Gazali’nin akla güvensizlik diye adlandırabileceğimiz tutumuna karşı Rüşd’ün geliştirdiği felsefik akıl tutumu da özünde paralellik gösterir.

Metafizik bilim olmadığı gibi, tartışılan metafizik kavramlara uygulanan inceleme yöntemi de bilimsel olmak zorunda değildir.

Kendi özünde değişkenliği ve ilerlemeği esas edinmiş bilimsel disiplinlerin değişmez nassları olan inançların öngörüsel (emr-i itibari) doğrularını ya da yanlışlarını akla uygunluk yada uygunsuzluktan öte sorgulama gücü yoktur.

Halil Cibran şöyle bir hikaye anlatır:

Bir köpek bir kedi sürüsünün yanından geçiyordu. Şişman bir kedi diğerlerine va’z ediyordu.

– Kardeşlerim! Kutsal kitabımızın va’dettiği günler yaklaştı yakında gökten fare yağacak! Diyordu.

Köpek bıyık altından güldü ve şöyle dedi:

– Şu ahmaklara bakın! Bizim kutsallarımızdan nasıl da habersizler. Oysa gökten yağacak olan fare değil kemiktir. 

Şimdi bu fablı birazcık ayrıştıralım. Fare, kedinin doğrusudur. Çünkü menüsünde en önemli yere sahip gıda faredir. Kedi için “cennet” farenin bol ve kolay ele geçtiği yerdir.

Kedinin fare üzerine kurduğu ideolojiye haydi “fareizm” diyelim. Köpeğin doğrusu ise kemiktir. Kedinin fare karşısındaki tavrı ne ise köpeğin de kemik karşısındaki tavrı aynı olacaktır.

Haydi, köpeğin, kemik üzerine geliştirdiği ideolojiye de “kemikizm” diyelim. Fakat bakıldığında kedinin fareizmi de köpeğin kemikizmi de menüdeki doğru seçimden ibarettir. Bu iki seçim de ihtiyacın ve iç doğanın belirlediği görece doğrulardır.

Peki, buradaki doğrular, kedi için “fare” köpek için “kemik” ise atlanmış gerçek ne?

Bu soruya verilmesi gereken cevap; elbette ki “açlık”tır. Aç iken tercih edilen menü değişiklik ve görece doğruluk karakteri gösterse de “açlığın” kendisi mutlaktır.

Kişiden kişiye göre şiddeti niceliği değişse de özü itibariyle gerçeğin ta kendisidir.

Maddî alemden alıntılanan bu örneğin elbette ki manevi alanların tamamını kuşatmayacağının farkındayız. Bununla birlikte inanmak ihtiyacı, (sadece gaybi onlana değil) insanların büyük bir kısmında mevcut bir sabitedir.

Bu sabitenin kişiye uygunluk gösterip göstermediği kişinin, toplumsal, ruhsal ve akılsal özelliklerin belirlenmesine kalmıştır demek, abartı olmayacaktır.

Biraz önce “fare ve kemik” üzerinden oluşturmaya çalıştığımız önermeyi inanca uyguladığımızda, inancın mutlak, inanılan nesne, kavram veya sistematiğin göreceli olduğu belirginleşmiş olur.

Bu söylediğimiz sözlerle bizim mutlak bir göreceliğe inandığımız zannedilmesin olguların mutlaklığına, doğanın gerçekliğine Dostoyevski’nin söylediği gibi her şeyin akla uygun olması düpedüz deliliktir, önermesine inanan birisi olarak, yakınlaşmayı engelleyen mutlak göreceliğin aşkı ve sevgiyi zedeleyeceğine inanmaktayız.

Konumuza dönersek, mutlak olanın görece yorumu insan aklının doğasında vardır. Bunu birçok din ve düşünce adamı söyleyegelmiştir. Bu değişik yorumlama biçimleri üzerinden birbirini din dışı gören, dışlayan mezhep, akım, cemaat ve tarikatların tarih boyunca varlıklarını sürdürdüğü gerçektir.

Bazı araştırmacılar sistematize olan din anlayışlarının zamanla toplumsal hayatta bazı kişi ve grupları mutsuz ettiği için, yerleşik anlayışa karşı çıkan birçok grup ve topluluğun mevcut din içinde yerleşmek için bir “niş” ararken yeni yorumlama biçimleri geliştirdiklerini söylemektedirler.

Bu durum Musevilikte Hristiyanlıkta ve İslâm dininde görülegelmiştir. Günümüze gelene dek Museviliğin onlarca, mezhep, tarikat ve cemaate bölündüğünü, Hristiyanlığın mezheplere bölündükten sonra birçok tarikat ve cemaate ayrıldığını bilmeyen yok gibidir. Bu durum son semavi din olan İslâm için de geçerlidir.

Ehl-i Kitap diye adlandırılan Musevilik ve Hristiyanlığın geçirmiş olduğu yorumlama sürecini bir tarafa bırakıp İslâm dini için düşündüğümüzde karşımıza şu manzara çıkar:

1. Siyasi Bölünme

Hz. Muhammed’in Müslümanlar tarafından mutluluk çağı (Asr-ı Saadet) diye adlandırdığı döneminden sonra, ufak tefek sorunlar, çıkmakla birlikte ilk üç halife Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde Müslümanlar arasında siyasi bölünmeler henüz görülmemektedir.

Hz. Osman dönemindeki bazı uygulamalara bağlı olarak Hz. Ali dönemine yansıyan bazı sorunlar Müslümanlar arasındaki ilk siyasi ayrışmanın habercisi olacaktır.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinde kimlerin parmağı olduğunu Hz. Ali’nin araştırmadığını iddia eden Şam Valisi Muaviye Hz. Ali’nin hilafetini tanımadığını, kendisinin halife olduğunu ilan eder. Bu durum Hz. Ali ile Muaviye arasındaki Sıffin savaşına yol açacak bir faciaya dönüşür.

Hz. Ali ve Muaviye arasındaki savaş bazı nedenlerle barışla sonuçlanmayınca o dönemde üç grubun ya da ayrışmış üç ayrı grubun ortaya çıkması sonucunu doğurur.

– Şia-yı Ali
– Şia-yı Emevi
– Hariciler.

Yani Ali taraftarları, Emevi taraftarları ve Hz. Ali’yi de Muaviye’yi de Müslümanlar arasına ayrılık düşürdükleri için “din dışı” görenler.

Emevi şiası Emevi devletinin yıkılmasıyla birlikte tarihe karışırken, Ali şiası, özellikle de Hz. Hüseyin ve ailesinden birçok kişinin Kerbela’da Muaviyeoğlu Yezid’in askerlerince şehit edilmesinden sonra içine İran’ın milli bazı kültürel öğelerini de alarak bugün imamiye şiası diyebileceğimiz, İran Şiîliğinin temellerini oluşturmuştu.

Şianın değişik, kol ve yorumları olduğu gerçeğine burada konuyu dağıtmamak için girmiyoruz.

2. Fıkhi Bölünme

Hz. Peygamber’den sonra oluşan birçok medresede, İslâm dininin gündelik hayattaki ibadet ve uygulamaların şekline, nicelik ve niteliğine dair birçok yeni görüşler belirir.

Bu görüş ve anlayışlar, onları ilk konuşan ya da tartışan imamların adını alarak, sistematize olup fıkhi mezhepleri oluşturmuştur.

Önceleri sayıları çok fazla olan bu mezhepler, Sünni dünyanın “dört hak mezhep” tamlaması içerisinde, Hanefilik, Şafiilik, Hanbelilik ve Malikilik adını alarak günümüze kadar varlıklarını ve etkilerini sürdüregelmiştir.

3. Kelami Bölünme

Kelam bir çeşit din felsefesidir, denilebilir. Emevi döneminden başlayan, Allah’ın varlığı, imanın niteliği, kadar ve ilim; Kur’an-ı Kerim’in yaratık olup olmadığı, irade ve iradesizlik gibi felsefik tartışmalara, İslâm ümmetinin akide (inanç) sisteminde ayrışmaya yol açan kelam ekol ve mezheplerinin doğuşuna neden olmuştur.

Genellikle en meşhurları Mu’tezile, Cebriye, Kaderiye, Murciye, Maturidiye ve Eş’ariye gibi adları almıştır.

Aklı önceleyen Mu’tezile mensupları başlangıçta düşünce özgürlüğünü savunurken zamanla hakim oldukları yerlerde kendileri gibi düşünmeyenleri katletmek, şiddete başvurmak gibi düşünce özgürlüğü ile bağdaşmayan eylemlerin de içinde yer almışlardır.

Mu’tezile mezhebinin dinin emirlerinin kılıçla ve cebren tatbik edilmesi hususundaki görüşlerinin günümüzdeki bazı devlet ve devlet dışı İslâmcı grupları etkilediğini söylemek mümkündür.

4. Tasavvufi Bölünme

İslâm tasavvufunun kökenleri hakkında çok şeyler söylenegelmiştir. Kimileri tasavvufun Budizm, Maniheizm gibi Hint ve İran’ın kadim felsefelerinden etkilenmiş bir disiplin olduğunu söylerler.

Biz burada tartışmalı menşe konusuna girmek istemiyoruz. Kimileri tasavvufun Hz. Muhammed’den sonra, İslâm toplumunda maddeye, zenginliğe önem verenlerin çoğalmasına karşı bazı takva sahiplerinin Hz. Muhammed’in Hira mağarasına çekildiği zamanki saflık ve arı duruluğun özlemi olarak ortaya çıkardıklarını da söylerler.

Tasavvuf ve tarikat kavramları genellikle birlikte eş anlamlı olarak kullanılır. Fakat bu kullanım bir meşhur yanlıştır.

Tasavvuf, tarikati oluşturan akide, prensip, fikir ve irfanın genel adıdır.

Tarikat ise, tasavvufun şahsi hayata tatbikinden ibarettir.

Yani tasavvufun açtığı çerçeve ve perspektiften mürşid ile salik; şeyh ile mürit arasında meydana gelen manevi arınma eğitimi ve olgunlaşma terbiyesi olarak kabul görmüştür.

Mürid kelimesinin kökü “irade”dir. Mürşidin kelime kökü ise “rüş”dür. Rüşd, reşit olmak, akil baliğ olmak şeklindeki reşid kelimesinin kökenini oluşturur.

Bu mantıkla bakıldığında, mürid, mürşidine kendisini teslim ederek manevi olgunlaşmaya adım atmış olur.

Tasavvuf başlangıçta bir zühd (takva elini eteğini dünyadan çekmek) hareketi olarak hayata girer. Bu dönemde henüz tarikat, şeyh, mürid, tekke, dergâh, hangâh ve zaviyelerden söz etmek mümkün değildir.

Kelebazi, “Doğuş Devrinde Tasavvuf Taarruf” (Haz. Süleyman Uludağ, İst., 1992) adlı meşhur eserinde tarikat öncesi tasavvufun yani zühd hareketinin oluşumunu anlatır. 

Kelebazi’nin eserinde tasavvufun menşeine kelimekökenine dair ayrıntılı bilgiler vardır. Burada dikkati çeken noktalardan birisi de başlangıç döneminde bile zühd ehline zahidden ziyade sûfî deniliyor olmasıdır.

Kelebazi, sûfîlerin Allah’ın sıfatları, Allah’ı görmek, şefaat, çocuk terbiyesi, marifet, ilim, ruh vs. hakkındaki görüşlerini ayrıntılarıyla anlatır.

Kelebazi, bu ilk dönem sûfîleri olrak Hasan Basri, Üveys-i Karani (bilinen adıyla Veysel Karani) gibi isimleri saysa da Hz. Ali ve Hz. Ali’nin soyundan gelen “Ehl-i Beyt” imamlarını da sûfîler arasında gösterir.

Bu ilk döneminden sonra birçok İslâm beldesinde ismi günümüze kadar gelen birçok sûfî mürşid ortaya çıkar.

Bu sûfî-zahidlerden sonra birçok isim tasavvufla ilgili eserler oluştururlar. Bu oluşum döneminden sonra tasavvuf kurumsallaşmaya başlar. Bu kurumsallaşma tarikat dönemini başlatır. Artık tasavvuf; mürşidler, pirler halifeler dönemine girecek saliklerin ve müridlerin eğitimi ve manevi yolculuğu tekkeler, zaviyeler yoluyla sürdürülecektir.

Mahir İz, Kelebazi’nin saydığı isimleri sayar, sonra tasavvufun tarikat dönemini anlatır. Buna göre tarikat öncesi bir zühd hareketi olan tasavvuf, kişiler etrafında ve onların isim ve lakaplarıyla anılacaktır.

Tarikatlar oluşurken tamamına yakını kendi tarikat gelenek ve silsilerini Hz. Muhammed ve dört halifeye dayandırma gayreti taşımışlardır.

Böylece tarikatın şeriatten ayrı bir şey olmadığı, şeriata uyarak tarikata, tarikatten de marifet ve hakikate ulaşılacağı düşüncesi Hicri 2. Yüzyıldan itibaren oluşan tarikatların 5. Yüzyıldan itibaren ana tematiğini oluşturan; adap, erkan, yol, zikir, vird, teşbih, çile, istihare, hizmet ve benzeri kavramlar ve dört halifenin prensiplerine göre uygulandığı daima en önemli vurgu olarak varlığını sürdürmüştür.

(Mahir İz “Tasavvuf” İst., 1969)

Bundan dolayı ilk dönem sûfîlerinden Zünnun-ı Mısrî, “Tasavvuf ve tarikat Mirac’ın gölgesi altında seyrusüluktan ibarettir” diyerek tasavvufun vahiyden kopuk bir şey olmadığını göstermeğe çalışmıştır.

Dediğimiz gibi 5. Hicri yüzyıldan itibaren tasavvuf, tasavvuf büyüklerinin elinde sistematik bir hale getirilmiş, dergâhlar, hangâhlar, tekkeler etrafında teşkilatlanmıştır.

İlk devresinde tohumları serpilen bu disiplin geniş sahalara yayılmış, böylece İslâm dininin yayıldığı hemen hemen her yerde büyük şahsiyetler yetişmiştir. Beşinci Hicri yüzyıldan itibaren tasavvuf, tasavvuf büyüklerinin elinde sistematik bir hale getirilmiş, dergâhlar, hangâhlar, tekkeler etrafında teşkilatlanmıştır. İlk devresinde tohumları serpilen bu disiplin geniş sahalara yayılmış, böylece İslam dininin yayıldığı hemen hemen her yerde büyük şahsiyetler yetişmiştir.

Basra civarında başlayan tasavvufî hareketler daha sonraları Türkistan’da gelişkin bir şekilde yayılım göstermiştir. Bilinen tarikatların sayısına on iki diyenler vardır.

Bunlar: 

  1. Kadiriyye
  2. Yeseviyye
  3. Rıfaiyye
  4. Kübreviyye
  5. Medyeniyye
  6. Desukiyye
  7. Bedeviyye
  8. Şazeliye
  9. Ekberiyye
  10. Mevleviyye
  11. Sa’diyye
  12. Nakşibendiyye

Sûfîler, bu oluşan tarikat döneminden sonra, ameli bir zühd anlayışından doğan tasavvufu her yönüyle hayatın merkezine alırlar.

Bu tarikatlar başlangıçta çok değildi.

Abdülkadir Geylani’nin açtığı yoldan gidenlere Kadiri,

Necmeddin Kübra’nın açtığı çığırı izleyenlere Kübrevi,

Bahaeddin Nakşibendi’nin izini sürenlere Nakşibendi,

Muhyiddin Arabi’nin izinden gidenlere Ekberî denilegeldi.

Hilmi Ziya Ülken’e göre tarikatlerin ilkleri genellikle Orta Asya ve Horosan’da kurulmuştur;

İlk teşekkül eden tarikatlar, iyadiye ve Edhemiye’dir.

Ondan sonra Kassariye, Tayfuriye, Nuriye, Halumiye, Seyyariye tarikatleri görülür.

Bunlardan büyük bir kısmı Orta Asya ve Horasan’da doğuruyordu.

Maruf Kerhi’nin kurduğu Harraziye onları takip etti.

(Hilmi Ziya Ülken “İslam Düşüncesi” İst., 1995)

Yine Hilmi Ziya Ülken’e göre beşinci Hicri yüzyıldan sonra orijinal bir tarikat kurulamamış, takipçileri üzerinden bu akımlar sürdürülegelmiştir.

Beşinci Hicri yüzyıldan sonra kurulan tarikatların bir kısmı Sünnilik içinde kalırken, bazılarında Şiî etkisi olduğu gibi, bazıları, İslam akidesinin dışına çıkacak aşırı yorumlarla (İbahiye, Hululiye vs.) aşırılılıklar gösteren marjinal gruplar oluşturmuştur.

İslam aleminde anlattığımız gibi ortaya çıkan tasavvufa Türklerin yabancı kalması düşünülemezdi. Türklerin İslam diniyle tanışıp, diğer halklarla karşılaşmaları dikkate değer bir süreçtir.

Müslüman Arap orduları İran’ı fethedip Ön Asya’da ilerleyince Maveraünnehr’e varıp, Türk kavimleriyle karşılaşırlar. Türklerin daha önce birçok dine girdikleri bilinir. Fakat İslam öncesi Türklerinde dini bir birlikten söz etmek olası değildir. 10. yüzyıldan sonra Türkler kitlesel olarak İslam’ı kabul edince dini birlik oluşur. Bu da Türklerin büyük devletler kuracak şekilde birlik oluşturmalarını sağlar.

Türklerin İslamiyet’e yoğunluklu olarak girmeleri esnasında tasavvuf artık sistematize olmuş dini bir anlayış olarak varlığını tamamlamış durumda idi.

İslam aleminde Türklerin oldukça etkili olmaya başladıkları dönem Selçuklular dönemidir. Bu dönemde İslamiyet, Sünnilik ve Şiîlik diye iki ana gruba ayrılmış durumda idi.

Selçuklular Sünnî oldukları için Abbasi halifeliğinin yanında yer almış, özellikle Tuğrul Bey zamanında Abbasi halifesinin koruyucusu haline gelmişlerdir. Bazı yorumcular, bu durumu bir nevi din işleriyle dünya işlerinin ayrılmasının ilk modeli olarak da görürler. Türklerin İslamiyet’i kabulünde gezici derviş ve sûfîlerin rolü oldukça büyüktür.

Bu gezici sûfî dervişler, Türk bölgelerinde dolaşıp İslamiyet’i ve sûfî anlayışı yayarlar. Özellikle karmaşa zamanlarında tarikat ehli sûfîler halkın maneviyatı üzerinde etkili oldular.

Sonradan kurulan tarikatler de aynı fonksiyonu devam ettirdiler. Anadolu’nun Müslümanlaşması büyük bir oran da tasavvuf ve tarikat üzerinden gerçekleşmiştir.

Başta Fuat Köprülü olmak üzere (Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar) bazı araştırmacılar günümüze kadar varlığını sürdüren tasavvuf irfanının kaynağı olarak Ahmed Yesevi’yi görürler.

Ahmed Yesevî daha sonraları Horasan Erenleri diye anılacak olan sûfî alp-erenlerin yetiştiricisi olarak görülür. Yesevî ocağından çıkıp, Anadolu’yu bir ucundan bir ucuna İslamlaştıran bu dervişler, Arnavutluk’tan Macaristan’a kadar olan coğrafyaya da irşad faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

Birçok araştırmacı Yunûs Emre’den Gül Baba’ya varan silsilenin Ahmed Yesevi’ye dayandığı konusunda görüş birliği içindedir. Anadolu’da tasavvuf ekolleri başlangıçta Yesevilikten ilhamını alan Hacı Bektaş-ı Veli ve daha sonra bugünkü Afganistan’tan gelip, Konya’ya yerleşen Mevlânâ Celaleddin Rumi’ye bağlı olarak iki koldan varlığını devam ettirir. Tapduk Emre, Yunûs Emre gibi sûfîlerin Anadolu’da özellikle Moğol İstilası sırasında halkın maneviyatı üzerinde etkili olduğu bilinir.

Mevlânâ Celaleddin’in Mesnevi’si ise yüzyıllardır, halk ve aydın tabakaları etkilemeğe devam etmiştir. 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da Bayramilik, Şabanilik, Uşakkilik, Halvetilik, Cerrahilik, Celvetilik, Gülşenilik, Mevlevilik ve burada konuyu dağıtmamak için adını anmadığımız birçok tarikat daha varlığını hep sürdüregelmiştir.

Osmanlı Devleti başlangıcından belki de yıkıldığı güne kadar, tarikatların maddî ve manevi gücünden faydalanmıştır.   Birçok Osmanlı padişahının tasavvufa meylettiği, birçoğunun bir tarikata mensup olduğu bilinen bir gerçektir.

Şeriat ehli ile tarikat ehli arasındaki ilk büyük kopuş

Şimdi bir başka bahse girersek;

Tasavvufun ortaya çıktığı günden bu yana genelde tasavvufun, özelde tarikatın İslâm içerisindeki yeri konusunda tartışmalar hep olagelmiştir. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri Hallac-ı Mansur’un 913’te yani 10. yüzyılda Ene’l-Hak (Ben Hakkım) demesi ile başlayan “Zındıklık” tartışmasıdır. Mansur’un Vahdet-i Vucüd anlayışı içerisinde kendini Allah’ın bir parçası olarak gördüğü için söylediği “Ene’l-Hak” şeriat ehli ile tarikat ehli arasındaki ilk büyük kopuşu oluşturur. Zındık kelimesi Farsça bir sözcüktür. M.Ö 600’lü yıllarda Zerdüşt Âvestâ’yı yazar. Zıtların çatışması üzerine oturan bu kitapta Zerdüşt; iyilik ve kötülüğün, nurun ve karanlığın, Ahuramazda (İyilik Tanrısı) ve Ehrimen (iblis) arasındaki çatışmalardan bahisle, bir ceza gününün geleceği, iyilerin yani Ahuramazda’nın izinde giden inananların, Ehrimen’in ordusunu yenip, onları Cehennem’e yollayacağı şeklinde özetlenebilecek bir öğreti geliştirir.

M.S. 200’lü yıllarda Mani, (Maniheizmin kurucusu) Zerdüşt’ün Âvestâ’sına bir tefsir (yorum) yazarak, adını Zend-Âvestâ koyar. Zend-Âvestâ, Âvestâ’nın batini (ezoterik) bir yorumudur. Mani, bu kitabında zahiri, dışsal yorumların dışına çıkarak, Zerdüşt’ün Âvestâ’sının sembollerini çözdüğünü ve onun ruhunu yazdığını söyler. Eski Farsça’da ruh anlamına gelen “Zend” sözcüğü esasında bugün Türkçe’deki; canlı, diri anlamına gelen zinde kelimesinin de kaynağıdır. Mansur yerleşik şeriat anlayışına muhalif sözler söyleyince, muhalifleri tarafından Zend dinine geri dönmekle yani Zendik (Zındık) olmakla suçlanır. O günden itibaren zındık kelimesi, dinden çıkmış, sapmış ya da inkarcı anlamlarına gelecek şekilde, anlam değiştirmiştir. (İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İst., 1999 )

Kaynağı nereden gelmişse gelsin birçok sûfî en azından görünüşte İslâm şeriatiyle çelişen fikirler geliştirmiş ya da sözler söylemişlerdir.

Gazali, Fahreddin Razi gibi alimler sûfîlerin içsel yorumlarının kendilerini bağlayacağını, bazı söz ve davranışların ancak onu söyleyen ya da yapan kişice bilinebileceğini söylerken, diğer bazıları, özellikle de İbn-i Teymiyye ve takipçileri sûfîlerin, rüyaya yüklediği anlamları, mürid ile şeyh arasındaki aşırı irtibatın şirki doğurduğuna dair eserler kaleme almışlardır.

Daha sonraki zamanlarda Selefilik adını alacak anlayışın ilk örneklerini oluşturacak olan İbn-i Teymiyye ekolu, Vahdet-i Vücud felsefesini, küfür olarak görür. Evliya kerametlerini reddeder. Yani sûfî düşüncesini zındıklıkla suçlar. Buna karşılık sûfîler zahiri ulemayı (şeriat ehli, görünüşe önem verenleri) zahir-perestlik, kalın kafalılık ve ince düşünceyi anlamamakla suçlar. Birçok sûfîye göre, şeriat ancak hakikate götürdüğü için değerlidir.

Mesela Yunûs Emre şöyle demektedir;

Hakikat bir denizdir şeriattir gemisi

Çoklar gemiden inip denize dolmadılar

Dört kitabı şerheden hakikatte asidir

Zira tefsir okuyup ma’nasın bilmediler

Mevlânâ Celaleddin’in buna benzer birçok değinmesi mevcuttur.

Bu çekişmeler yani şeriat ehli ile tasavvuf ehli arasındaki çatışmalar yüzyıllardır devam etmektedir.

Nitekim Cumhuriyet’in kurulmasından yüzyıllar öncesinde IV. Mehmed döneminde Kadıza’de hareketinin temsilcilerinden Vanî Mehmed Efendi, bütün tekke ve dergahları kapatıp, zikir ve ayinleri yasaklamıştır.

Niyazi-yi Mısri’nin Rodos’a Limni’ye sürgün edilmesi de bunun bir örneğidir.

Tasavvuf ehli olanların Kur’an nasslarını içsel yoruma tabi tuttukları söylemiştik.

Bu yorumları yapanların tamamına yakını bu yorumların dinin özü olduğunu iddia etmektedir.

Bununla birlikte sûfîlerin yorumlarını din dışı görenler de bu yorumların dinin özüyle çeliştiğini iddia ederek karşı çıkar; çoğu kez bu yorumların sahipleri kafir, müşrik, zındık, mülhid gibi hakaret içeren sözlerle nitelendirir ve sûfî düşüncesini dinin dışında görürler.

Tabiidir ki sûfî yorumcuların yorumlarını benimseyenlerle, karşı çıkanların tanımlama biçimi farklı olacaktır. Örneğin birçok sûfî anlayışının “Seyh-i Ekber” (En Büyük Şeyh) dediği Muhyiddin Arabi’ye, muhaliflerin bir kısmı “Şeyh-i Ekfer” (En Kafir Şeyh) diyegelmişlerdir. Yine Selahaddin Eyyubi zamanında fikirlerinden dolayı idam edilen işrakiliğin kurucusu Sühreverdi’ye sûfîler “Sühreverdi-yi Şehid” derken, muhalif oılanlar “Sühreverdi-yi Maktul” derler. Şeriat-Tarikat tartışması yüzyılların tartışmasıdır. Bu tartışmanın bugünden yarına biteceğini düşünmek de safdillik olur.

Çünkü insanların karakter yapısı, sosyolojik ve sınıfsal farklılıkları gibi, düşünsel farklılıkları da gayet normaldir. Bu farklılığın ortadan kalkmayacağı aşikar iken, iki taifenin birbirini ikna etmeyi bırakıp birbirlerini kâfirlikle itham etmeleri normal bir ruh haliyle açıklanamaz.

Esasına bakıldığında tarikat karşıtı olarak ortaya çıkan birçok modern cemaat de zamanla karşı çıktıkları tarikat örgütlenmesine benzer şekilde dönüşmekte, Allah’la kul arasına girmenin yanlış olduğunu söylemekle işe başlamış olan cemaat liderine bir nevi kutsallık atfederek sorgulanamaz bir makama oturtmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’den başka dini bir kaynağa gerek yoktur, diyerek; onlarca dini içerikli eser yazan yazarlara sıkça rastlamak mümkündür. Bir sonraki aşamada, cemaat liderini Mehdi görenler, söylediklerini neredeyse Vahiyle aynileştirenler de modern cemaatlerin bir başka özelliğidir. Bazı tarikatlerin zamanla kendi kuruluş gayesinden ve özünden uzaklaşarak sömürü kurumu haline geldiği gerçeği de gün gibi âşikârdır.

Ahlaklı olmayı başkasından beklemek bir az gelişmişlik göstergesidir

Bu sapmaların birçok sebebi vardır. Bunlardan en önemlilerinden biri, ıslahı mümkün olmayacak şekilde tarikat ve cemaatler etrafında oluşturulan, ekonomik ve siyasî çıkarlardır. Din adamları birçok insan gibi istismar suçu işlemiş, işlemeğe devam etmektedir. Bunun bütün dünya da örnekleri oldukça çoktur. Batı edebiyatlarında ve sinemasında din adamlarının bazılarının görevini kötüye kullanmasına dair yapılmış eserler külliyat oluşturacak kadar bir yekuna sahiptir. Yine bütün dünyada görevini kötüye kullanan, öğretmenler, memurlar, siyasiler olagelmiştir. Burada din adamlarıyla onlar arasındaki tek fark, din adamına suçun yakıştırılamaması şeklindeki kutsallaştırmadır. Ahlaklı olmayı başkasından beklemek bir az gelişmişlik göstergesidir. Seküler dünya görüşünün benimseyen kişi ve grupların adeta gizli bir hayranlık ya da hayranlıkla karışık bir düşmanlıkla, tarikat şeyhine ya da mensubuna kutsallık atfeden bir tutumla, bazı kötü niyetli tarikat şeyhlerine suçu yakıştıramayarak feveran etmesi de oldukça ilginç görünmektedir.

Kur’an İslâm’ı tamlaması karşısında ürpermemek olası değil!

Unutulmamalıdır ki toplumsal çoğulculuğun yolu dini ve fikri çoğulculuğun kabulünden geçer. İnançlar arasındaki farkları kabul etmeyen bir kişinin, bir başkasının inanç ya da inançsızlığından doğan yaşam biçimine saygı göstermesi beklenemez. Esasen bu tekleştirme faaliyetinin değirmenine su taşıyanların birçoğu da ilahiyat camiasından çıkmaktadır.

Adına Kur’an Müslümanlığı ya da benzeri tamlamalarla adlandırdıkları kendi anlayışlarını mutlaklaştırarak, adeta kendi tefsir yöntemlerini tartışılmaz hale getirmektedirler.Kur’an İslâm’ı tamlaması karşısında ürpermemek olası değil! Bu tür yorumlar elbette ki gereklidir. Fakat bu yorumu yapan hocalarımızın birçoğunun, önceki yorumlarının sonradan nasıl değiştiği de cümleye ma’lumdur.

Bu tür yorumlar zaman içerisinde kendi tatklitçilerini de oluşturmaktadır. Akademisyen hocaların bir kapsam içerisinde vardıkları sonuçları kapsamsız her türlü meselenin yorumunda tekfiri doğuracak şekilde Allah adına faşizm diyebileceğimiz şekle dönüştüren “kaba dinci” anlayışlar belirmektedir.

İmam Gazali ulemanın taklitçilerini şöyle nitelendirir:

Eğer muhatabın küfrün tarifinin ‘Eş’ari, Mu’tezile veya Hanbelî gibi muayyen bir mezhebe muhalefet etmemektir’ şeklinde olduğunu iddia ederse, o zaman bu kimsenin ahmak ve budala bir insan olduğunu bil zira taklit bu adamı bağlamıştır.

Onun için bu kimse körlerden de kördür.

Böylesini ıslah edeceğim diye vaktini zayi etme…

(İmam Gazeli İslam’da Müsamaha,
Faysalü’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendeka,
Çeviren: Süleyman Uludağ, İst., 2019)

Şimdi ne mi diyorum? Şunu söylüyorum;

Artık günümüzde etrafında aldığı güçlerle, ekonomik sebeplerle tarihi diplerle, coğrafik ve milli sebeplerle ne mezhepleri ne de meşrepleri birleştirmek ya da tekleştirmek mümkün değildir.

O zaman ne yapmalı?

Kişinin inanç ya da inançsızlığı, meşrep ya da anlayışı kanunla güvence altına alınmış ya da alınması gereken bir insan hakkıdır.Bir kişi bir tarikata girmeğe nasıl zorlanmamalıysa aynı zamanda girmemeye de zorlanmamalıdır.Bu tamamen kişinin kendi iradi seçimi olmalıdır.

Fakat mesele bu kadar basit mi?

Hayır elbette ki değil…

Yüzyıllar boyunca, inanç grupları, tarikatlar, cemaatler, komitalar güçlenmek ve güç elde ettikten sonra da kendi devletini kurmak ya da mevcut devleti ele geçirmek gibi niyetlerle birçok kalkışımda bulunmuşlardır. Bunların bir kısmı başarıyla bir kısmı da hüsranla sonuçlanmıştır.

Mesihçi, Mehdici birçok hareketin yüzyıllar içinde ne facialara yol açtığı başka bir çalışmanın ya da çalışmaların konusu olacak oranda önemlidir.

O zaman sistem ya da sistemler inanç grupları arasından birini tercih edip, diğerine adaletsiz davranmamalıdır.

Böylece mutsuzlar oluşturup, oluşan mutsuzlukları kalkışım ya da İslâmi terimiyle fitne çıkaracak şekilde kullanmak kötü niyetlilerin niyetlerini sekteye uğratılmış olur.

Devlet, kanun, hukuk inançları değil fiil ya da suçları cezalandırmalıdır. Komşu ülkelerin birinde “Dâdgâh-ı Tahkik-i Akaid” (İnanç suçlarını Araştırma Mahkemesi) adıyla bir kanun birimi var! Burada bir çeşit engisizyon mantığı ile farklı inançların muhakemesi görülmekte, din dışı olarak görülenler cezalandırılmaktadır.

Kimsenin kendisini “iman ölçer” görme hakkı yoktur. Herkesin kendi anlayışını hak görme, farklı düşünenin de kendisini haklı görme hakkı olduğunu kabul etmeğe ihtiyacı vardır.

Kanun ve hukuk; tarikat, cemaat, topluluk, ya da fikir gruplarının, tefekkürden tahakküme geçme niyetleri varsa bunun kuvveden fiile çıkmaması için denetim ve gözetim hakkını toplumdaki farklılıkların yaşatılmasının insanların en temel hakkı olduğu prensibine sahip çıkarak uygun şekilde yerine getirmelidir.

Elhasıl Karl Max şöyle der;

Ruhunu kaybetmiş bir dünyada din, ruhun feryadıdır…

Bu feryadın mutluluğu doğurmasının yolu ancak bizim bir başkasını belirlememizden geçer.

Öbür türlü birçok kere görüldüğü üzere, din kendi varoluş nedeninden koparılarak, ideolojik bir yan ürüne dönüştürülerek, kitlelerin afyonu haline getirelecektir diyerek sözlerimizi eski bir şarkı sözüyle bitiriyoruz.

Şarkı, farklılığı güzelliğin kaynağı olarak görür.

Benzemez kimse sana
Tavrına hayran olayım

https://www.indyturk.com/node/82721/t%C3%BCrkiyeden-sesler/tarikatlara-sald%C4%B1rman%C4%B1n-dayan%C4%B1lmaz-hafifli%C4%9Fi-2

Prof. Dr. Mehmet Çelik

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi , Şair ve Yazar 

Bir yanıt yazın