“TEOLOGLARA RAĞMEN TANRIYA İNANIYORUM”

0
B39D4E2D-EBEE-4893-83ADD4E4DC0E8F8D_source
En ciddi inançsızlar hatta ateistler teologlar arasından çıkar. Bunun bir çok sebebi vardır ama en önemlisi dinsel alanın problematik bir alan olmasıdır. Dinsel alanının içerisine entelektüel çabalarla nüfuz etmeye çalışmak bir çok metafizik problemle yüzyüze kalmak anlamına gelir. Eğer kişide yeterli kapasite, yeterli donanım yoksa çok ciddi açmazlar ile karşı karşıya kalır. Bu açmazları ya ciddiye alır çözmeye çalışır; çözemediği zaman ise çoğu kere inkar yoluna gider. Bu inkarı da ya ilan eder, ya da içinde saklar. İbn-i Rüşd genel anlamda bu durumu kapasite eksikliğine bağlar. Kişinin zihinsel ve ruhsal yapısının metafizik konuları kaldırabilecek donanımdan yoksun olması ile alakalı olduğunu ifade eder. O yüzden entelektüel olarak metafiziksel alana girip yolunu şaşıranlar ile felsefe arasında bağ kurmanın yanlış olduğunu söyler. İbni Rüşdün örneğini biz de dinsel alan için kullanırsak “boğazına su kaçıp ölen birinden yola çıkıp suyun zararlı olduğuna karar vermemiz nasıl mümkün değilse” teologların da dinden uzaklaşmasının dinin olumsuzlanmasının bir delili olmadığını söyleyebiliriz.
Elbette bütün insanlarda, ortalama her insanda metafiziksel problemler vardır, fakat kişi, dini bir uğraş alanı haline getirmişse, bir iş haline getirmişse; yani bunu bir bilgi konusu haline getirmişse o zaman bütün meselesi bu metafizik problemlerle uğraşmak olacağından bu durum çok ciddi sapmaları üretir.
Bu yüzden ilahiyat alanından ateizme kayma noktasındaki örnekleri görmek hiçbir zaman bizi şaşırtmamalıdır. Zaten işin doğası bu olduğu için varılacak nokta da burasıdır.
Dolayısıyla dini sadece epistemolojik bir konu haline getiren sadece entellektüel bir uğraş olarak gören her anlayışın varacağı yer bizzat dinin özünü inkar etmek olacaktır. Bunda hiçbir şüphe yok, hep böyle olmuştur, hep böyle olacaktır.
Hatta geçmişten bugüne , dinden çıkarma, tekfircilik, öteki üretme, aforoz gibi hamleler teologlar ya da kendini Tanrının avukatı sayanlar tarafından kendi inançsızlıklarını kamufle etme, ya da metafizik acıyı bastırma ve dindirme çabası olarak bile değerlendirilebilir. Tanrıyı asla yüreğinde hissetmemiş, asla hayatı ve insanı inanç ile sevmemiş insanların doğal tavrıdır bu. İnançsızlığın en ciddi görünümü dinsel fanatizm olarak öne çıkmıştır. Dinin saldırganlık olarak tezahür etmesinin kökünde ise Tanrısız dindar (insan) bulunmuştur daima.
Don Kişot Sançonun “Ölüm Üzerine” yaptığı konuşmasını dinler ve:
“doğuştan gelen sağduyunla sen vaiz olup bu dünyayı dolaşabilir;çok güzel vaazlar verebilirdin”der.
“Doğru yaşayış vaaz yerine geçer” diye cevap verir Sancho; “başka İlahiyat bilmem ben” (Don Quijote-YKY)
Erasmus ise “günümüzün piskoposları o kadar budala değildirler. Kendilerini otlamaya bakar; sürülerini otlatmak işini İsa’ya, papaz vekillerine., dilenci keşişlere bırakırlar, hem de piskopos kelimesinin çalışma, şefkat, uyanıklık demek olduğunu kolayca unutur para çekmek sözkonusu olunca yeniden çok güzel hatırlarlar.” diyerek gerçek papalığın İsa’nın yolundan gitmek olduğunu bunun ise babalık yapmak ve fakirliği tercih etmek olduğunu vurgular. Bu haliyle papalığın gerçek dinin asıl düşmanı olduğunu belirtir.

Cündüb b. Abdillah (radıyallâhu anh) şöyle anlatır:

“Bizler ergenlik çağında iken üç-beş genç olarak Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber bulunduk. Biz, Kur’ân’ı öğ­renmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’ân’ı öğrendik. Bu sayede de imanımız arttı.”

Böyle..

Bir yanıt yazın