TÜRKİYE’DE YABANCI UYRUKLU AKADEMİSYEN OLMAK
Sosyal bilimlerde çalışmayan yabancı uyruklu akademisyenler büyük ihtimalle söyleyeceğim hususlar noktasında duygudaş olmazlar. Diğer taraftan sosyal bilimlerde (ve ilahiyatlarda) çalışanların bir kısmının benzer duygular içinde olduğunu düşünüyorum. Çevremizde olan bitenle ilgili ve özellikle akademyayı ilgilendiren konularda ‘Türk’ten Türkçü’ tepkiler verdiğim genelde arkamdan konuşulur, zaman zaman bana doğrudan hissettirilir, bazen de düpedüz yüzüme söylenir.
Bu tavırların ırkçılığı ve üniversite mefkûresine aykırılığını burada konuşmak istemiyorum. Bunlarla maalesef sıkça karşılaştığımı ifade edeyim şimdilik. Türkiye akademyasında neden ‘memlekette’ hissettiğimi açıklamak isterim. Birkaç sene evvel Saraybosna’da meşhur bir tarih profesörü ile tanışırken, ona İzmir’de akademisyen olarak çalıştığımı söyleyince “Meriç’in ötesinde bilim olmaz, ne işin var orada” dedi. Bozuntuya vermeden Hoca’nın bu lafına bayağı bozuldum ama çok geçmeden sinirimin Hoca’nın biraz haklı oluşundan kaynaklandığını anladım. Hoca’nın yüzüne ‘Ama olmak zorunda’ diye haykırmak istedim fakat yaş ve dünya görüşü itibariyle Hoca’yla oldukça mesafeli olduğumuz için sustum. ‘Meriç’in ötesinde neden bilimin olmak zorunda olduğu’ bana özel ve dolayısıyla dünya görüşümle alakalı bir durumdur. Örneğin Saraybosna Devlet Üniversitesi’ndeki İlahiyat Fakültesi çok köklü bir eğitim kurumu ve dünya çapında bir kadroya sahip olmakla birlikte, Müslüman coğrafyası üstünde büyük bir etkiye sahip olması pek mümkün değil. Bu durum söz konusu bölümün bulunduğu coğrafya ile doğrudan alakalıdır.
Boşnaklar ne yaparlarsa yapsınlar ‘dünyayı değiştirecek’ etki yaratmaları pek olası değildir ve bu nedenle millî bilinçlerinde de ‘dünya düzenini ıslah etme’ (Kızıl Elma) fikri mevcut değildir. En fazla ‘dünya düzenini’ kurgulama peşinde olan aktörler arasında doğru olanı seçme ve ona destek olma bilinci vardır; dolayısıyla Boşnaklar’ın Kızıl Elması doğru tarafta olmaktır. Diğer tarafta Türkler’de ve diğer bazı büyük/kalabalık uluslarda Kızıl Elma bütün dünyayı ilgilendiren bir şeydir. Belki Araplar’da da böyle bir durumdan bahsedilebilir. Ancak hali hazırdaki Dünya’nın durumuna baktığımızda Türkler’in Araplar’dan çok daha erken yola çıktıkları ve bu nedenle önde oldukları apaçıktır.
Şahsen Dünya’da bütün alanlarda adalet bekleyen çok kalabalık insan gruplarının umudunu Türkiye’ye bağlamış olması (bilinçsiz de olsa) nedensiz değildir diye düşünüyorum. Yine bana göre, Türkiye’nin Kızıl Elma’sına doğru olan bu yürüyüşünde ilahiyatın (akademik ve akademi dışı) çok önemli bir rolu vardır/olacaktır. Türkiye diğer alanlarda çağın gereklerini yerine getirerek güçlü bir şekilde öne doğru adım atarken, ilahiyat (ve diğer bazı alanlarda) geriye doğru adım atması fevkalade yanlış olur; eninde sonunda diğer alanlardaki ilerleyişi kötürümleştirecektir diye düşünüyorum. Bunun olmaması için başta ilahiyatlar olmak üzere, diğer bütün kurum ve organizasyonlar sadece mevcut iktidar odaklı vizyon geliştirmemeli, her bir kurum iktidardan bağımsız olarak varlığını temellendirmelidir. Özellikle üniversiteler söz konusu olduğunda bu olmazsa olmazdır. Örnek vermek gerekirse, üniversitelerde ‘düşünce ve ifade özgürlüğünü ilkeleştirmek’ üniversiteleri otomatik olarak iktirdan bağımsızlaştıracaktır. Benim Türkiye’de ‘memlekette’ hissetmem veya ‘Türk’ten Türkçü’ olmam bunlarla alakalıdır.
İlahiyat’ta çalışan bir akademisyen olarak, küçük de olsa kendi etki alanımın içinde görevlerimin gereklerini yerine getirmeye çalışırken, en başta vaz edilmesi gereken ilkenin (düşünce ve ifade özgürlüğü) saldırıya uğraması (M. Öztürk olayı) beni de doğrudan tedirgin etmektedir. Aynı zamanda bu ve benzeri saldırıların Türkiye’nin Kızıl Elma’sını da doğrudan ilgilendirdiğini düşünüyorum. Eğer olan biteni doğru tahlil edebildiysem, Türkiye devletinin bu saldırılara karşı daha fazla sessiz kalması da pek mümkün gözükmemektedir. Ne var ki akademyadaki anlamsız sessizlik devletin işini oldukça zorlaştırmaktadır diye düşünüyorum.
