s-c4b6a5a9a7ebd293e461e4493843df0fcea0f084

     -Değer, Beklenti ve Kemâl-     

 “Sersem! Sanıyorsun ki sen, ben değilsin”
V.Hugo

Habili kardeşi Kabil öldürdü. Yusuf’u kuyuya kardeşleri attı. İsa’yı yoldaşı ihbar etti. Sezarı en yakın dostu Brütüs hançerledi. Bütün bunlar yakınımızdakilerin; yakınlık kurduklarımızın aslında yakınımız olmadıkları anlamına mı geliyor? Mekânsal yakınlık ile kalbi yakınlık birbirinden bu kadar uzak mı?

Elinden tuttuğumuz, umut beslediğimiz, sırtımızı yaslayabileceğimizi düşündüğümüz birçok insanın bizi seviyesizleştirdiğini, silikleştirdiğini, hançerlediğini, hayata bakışımızı alt üst ettiğini gördükçe azalmayı seçiyorum. Azaltıyorum kendimi. Kapılarımı sıkı sıkı kapatıyorum.

Bize öğretilenlerin desteği ile kafamda yarattığım insana inancım sarsıldıkça hiç kimse beni şaşırtmıyor. Öz olarak insanı reddedenler acaba bu gerçeği anladıklarından dolayı mı insanı hayvan olarak nitelediler bilmiyorum.

Darwin haklı mı yoksa? Hepimiz aslında biraz gelişmiş hayvan mıyız?

Yoksa Marx haklı mı? Aslında bütün kavga ekmek kavgası mı; kemik kavgası mı?

Freud haklı mı yoksa? Sevgiliye sunulan gül’ün anlamı aslında yatağın ön hazırlığı mı? Bütün âşık ve romantiklerden kadınların kaçmasının sebebi bu mu? Yatağa götürmeyen gülün değeri yok mu? Bütün aşklarımızın anlamı aslında cinsellik mi?

İnsanın asil olduğunu ve manevi değerler için savaştığını söyleyen anlayış ne kadar sağlıklı? İnsanların çoğu en aşağı dediğimiz hayvansal refleksler dışında refleksler geliştirebilme kapasitesine sahip mi? İnsan diye yücelttiğimiz aslında bizim kuruntularımız mı? 

***

İdeal bir insanı anladık biz insan derken. Ancak çevremde var mı böyle biri? Bir lokma ekmek uğruna kendini tekmeleyenin ayakları dibinden ayrılmayan köpekler, kendine ihsan edenin yüzünü tırmalayan kedilerle dolu değil mi çevremiz.

İnsanın özde iyi olduğu ta Aristoteles’ten beri söylenegelmiştir. Özde iyi olanlar kötü eylemlerin de yaratıcısı olmuşlardır. Bunun sebepleri üzerinde durulmuştur. Kötü eylemleri üretenler kimi kere insan olmamakla suçlanmışlardır. Burada hep bir ideal insan kayırılmıştır.

Ancak yeniçağda durum biraz değişmiştir. İnsan tanımı yeni bir anlam kazanmaya başlamıştır. İdeal insan açıklamaları önemini yitirmiş; evrim teorisi ile birlikte aslında insanın hayvani bir tür olduğu yolunda anlayışlar güçlenmiştir. Buna göre artık insanın özü diye bir şey yoktur. İnsan aslında herhangi bir canlıdan daha üstün değildir.

Acaba böyle midir?

Hayalkırıklıklarının Kaynağı Beklentilerimizdir

İnsanlardan beklentilerimiz olmasaydı hayal kırıklıklarımız da olmayacaktı. Aslında insana ait bir öz var mı yok mu tartışması bile bir beklentinin ürünü. Peki beklentilerimizin kaynağı ne? Aslında beklentilerimiz mükemmeli isteyişimizden geliyor. Mükemmeli aradığımız için karşımızdakinin şahsında mükemmeli görerek seviyoruz onu. Ancak yıkım bu mükemmelliğin olmadığını gördüğümüzde başlıyor. Sufilerin aşk’ı “ilahi” olarak nitelemesinin anlamı da bu galiba. Beşer aşkı kaldıracak mükemmellikten yoksun. Beşere olan sevgi de aslında ilahi olan mükemmellikten besleniyor. Bunu fark etmek sanırım içimizin mükemmelle çok içli dışlı olmasına ve mükemmelin ne olduğunu anlama noktasında hicaplardan kurtulmasına bağlı. “Arif” bu yüzden “arif” oluyor herhalde. Arif olanlar bu yüzden belki de daha çok acı çekiyor. Ama acılarını asla belli etmiyor.

Mevlana dünyanın gaflet üzerine durduğunu vurguluyor.[1] Aristoteles “sevdiğimiz kadar sevileceğimiz anlayışının bir yanılsama olduğunu belirtiyor.

Âşık Veysel “Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek insan ilişkilerindeki bütün beklentilerden sıyrılmak isteyerek insani ilişkilerin sağlamlığı konusunda bir imkânsızdan söz ediyor.

Yani anlaşıldığı gibi sorun iyiyi isteme ve mükemmele ulaşma yönelimimizde. Hepimiz bir iyiyi istiyoruz; bir mükemmeli istiyoruz. Mükemmeli ise bu dünyada bulamıyoruz. Bulamayınca ya kusursuz dost aramaktan vazgeçmeyi telkin ediyoruz kendimize, ya da tamamen insanlardan uzaklaşıp uzlete çekilmeyi deniyoruz.  Birinci tutum çoğu kere ilkelerimizden uzaklaşma gibi bir olumsuzluğu, ikinci durum da toptan dünyayı yadsımayı getiriyor.

Ne yapmalıyız peki?

Bize hayalkırıklığı yaşatan beklentilerimiz ve değerlerimizdir. Beklentiler ve değerler çoğu kere gerçeği ideale kurban etme yanılsamasını getiriyor. Bütün şarkılarımız şiirlerimiz, öykülerimiz aslında burada olmayanın tasviri değil mi?. Burada olmayanı burada görme yanılsaması. Burada olmayanı burada arama gafleti. Sonu çoğu kere paganizm. Paganizm yani yaratılanı(gerçeği) yaratan(mükemmel) yapma; yaratanı buraya hapsetme şaşkınlığı. Mükemmeli burada bulduğunu zannediş.. Tam bir kaybediş.. Zann ve dalalet.

 Eğer ideale, gerçeklere sırt çevirmeden bakabilseydik çok fazla üzülmeyecek; “insana ait bir öz yoktur” diye saçmalamayacaktık. Gerçeklere bakayım diye ideali reddetmeyecek, ideali bulalım diye gerçekleri tekmelemeyecektik.

***

Hem saygı görmek istiyor hem de acı çekmek istemiyorum. Ama acı her zaman yanıbaşımda duruyor. Acı çektiren şey adaletin gerçekleşmemesi galiba.. Herkes sevdiği oranda sevilmeyi, değer verdiği oranda değer verilmeyi ister. Bu yönelim içsel bir adaletin olduğunu söyler bize. Bu adaletin sağlandığı oranda rahat ederiz; bu adaletin sağlandığı oranda huzur buluruz.

Ve hayat hep bir adalet arayışı değil midir? Adalet arayışı da bu dünyanın eksik olmasının en önemli kanıtı değil mi? O zaman bize acı veren eksikliklerin içinde mükemmeli aramamız oluyor. Eksiklikler içinde mükemmel gerçekleşebilir mi? Gerçekleşemez belki. Ama bunu bilmek bile mükemmele doğru atılmış önemli bir adımdır. Gazali ve Leibniz bu yüzden “evren yaratılmış dünyalar içinde en az kusurlu olandır” diyorlar.

O zaman mükemmellik arayışını nihai bir mükemmellikle sonlandırmadan bu sıkıntıdan kurtulamayacağız demektir. Nihai mükemmellik nedir o zaman? Bize mükemmellik düşüncesini verendir elbette. Bu mükemmellik kendinde mükemmelliktir. Belki büyük dinsel öğretiler bu yüzden beklentilerin insan denen aciz varlıklara değil Tanrıya dönük olmasını vurgulamaktadırlar. “Allah için yapın iyiyi, yoksa iyi iyi olmaktan çıkar.”şeklinde bir telkinle uyarmaktadırlar bizi. Çünkü temelinde mutlak bir değerin olmadığı iyi, zulme ve kötülüğe zemin bile hazırlayabilir. Belki de birçok insanın zalim ve despot olması insanlar için yaptıkları eylemlerin sonucundaki beklentilerinin gerçekleşmemesi; bu tür nankörlüklerle karşılaşmalarının ürünüdür. Kim bilir?

Değer değerli olmakla ilgilidir

Öteki ile ilişki bağlamındaki (ahlaki boyutuyla) değer hepimizin ulaşmak istediği iyidir. İyinin değer olması onun genelgeçer olmasına bağlıdır. Haz ve fayda da iyidir ancak öznel oldukları için buna ahlaki anlamda bir değer diyemeyiz. Ahlaki anlamda herkes için iyi olana değer diyebiliriz. Örneğin herkes adaleti ister. Çünkü adalet bir değerdir ve mutlak iyidir. En zalim insan bile adaletin bir değer olduğunu kabul eder; özellikle kendisi sözkonusu olduğunda onu ister. Bu durum, değerin genelgeçer ve mutlak olduğu anlamına gelir.

Biz değeri biliriz ama değerli olanı deneyimlerle elde ederiz. Değerli olanı bilmek değeri bilmeye bağlı.  Ancak değeri bilmek değerli olmayı gerektirmez. Her insan değeri bilir ancak kimi arızi sebeplerle değeri asli zemini dışında algılamaya başlamış olabilir. Çünkü insan kimi arızi sebeplerle asli ve genelgeçer değeri geçici ve uçucu şeylere kurban edebilir. Bireysel hazzı ve bireysel faydayı ötekine tercih eden insan asli olanı arızi olana tercih etmiştir. Sorun değeri bildiği halde değerli olmayı beceremeyen insanla ilgilidir. İnsanın değer algısının bozulması ise hastalıklı bir durumdur. Kişinin kendisiyle çelişmesini getiren bir olumsuz durumdur. Değerin ne olduğunu bilmekle birlikte değerli olanı eylememe çelişkisi hastalıklı insanları üreten bir sürece kapı açmaktadır.. Bu yüzden bizim değer temelinde geliştirmek istediğimiz insan ilişkileri her zaman değer ile karşılık bulmaz. Yakınımız olanlar ile sorunlu olmamızın sebebi biraz da budur. Çünkü Kalb değişken anlamına gelmektedir. Bu yüzden kalbinde hastalık bulunanlar yakında olabilirler ancak asla yakın olamazlar.

İhanetler yakınımızdakilerden gelir yakınlarımızdan değil. Yakın kelimesinin yakin kelimesinden gelmesi anlamlı değil mi? Yakinimiz arttıkça yakınımızı daha iyi tanıyacağımızdan eminim. Çünkü mutlak dost yakınımızdır. Yakini olan insanlar mükemmeli ve kusuru fark edebilme kapasitesine sahip olanlardır çünkü.

Yakınlarımız bizimle aynılaşanlardır. Temelinde değer olan bir paylaşmanın uzantısı ile ulaşılan bir birlikteoluştur bu. Mevlana’nın seven ve sevilen ilişkisi dolayımında anlattığı bir örnek çok çarpıcıdır.

Sevgilinin kapısını çalıyor seven. İçerideki(sevilen) “kim o” diyor. Kapıdaki benim diyor. İçerideki “şimdi git!” diyor; “sonra gel.” Kapıdaki gidiyor. Birkaç sene gezip dolandıktan sonra yine kapıyı çalıyor. “Kim o” diyor içerideki ses yine. Kapıdaki “Sensin” diyor. İçerideki kapıyı açıyor “buyur“ diyor; “şimdi gelebilirsin, odam iki kişi için çok dardı.”

Yakınlarımız “Kapımızı çaldıklarında “kim o?” cevabına “benim!” değil “senim” cevabını verebilenlerdir. Bizim bir parçamız olanlardır. Buradan yola çıkarak “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” sözü de anlamını buluyor aslında. Çünkü dost senin aynındır. İnsan ise kusursuz değildir. Kendini kusursuz gören dost olamaz. Kendini kusursuz gören, herkeste kusur görür. Dostsuz kalmak kendini kusursuz görmek gibi marazi bir durumun nihai sonucudur. Sorunun kaynağı dostun kusurlu olması değil, kendimizi kusursuz görmemizdir. Bu sözle kastedilen sanırım budur.

 “Kapındaki sensin” diyebilecek bir dost bulabilecek miyim?

[1] -Mesnevi IV shf.109

 

Bir yanıt yazın