YAŞANMIŞLIKLARIN YAŞANANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Eğitimde kesin olmayan ancak daha çok deneyimlere dayalı bir kural; ilk akla gelen bilginin doğru olabileceği ihtimalinin daha yüksek olduğu kabul edilir. Bunun gibi, toplumda en çok dillendirilen kavram veya kelimenin ifade ettiği içerik toplumun sorunu olduğunu düşünebiliriz.
Bireyler veya toplum uçlarda seyrettikçe kontrolü kaybeder ve direnci düşer ya da iyice agresifleşir. Haksızlığın ne olduğunu haksızlığa uğrayan kadar haksızlığı yapan da bilir. Haksızlığa uğrayanın başka bir seçeneği yok iken, haksızlık yapanın önünde başka seçenek olduğu halde tercihini haksızlıktan yana kullanmaktadır. Haksızlığı ve yapanı da kötü kılan bu olsa gerek. Bazen bu oyun, oyunun kurallarının zayıf yönlerine sığınılarak oynanır. Eğer haksızlığa uğrayan da haksızlık yapan da bu durumu mukadderat gibi görüyorsa, onulmaz toplumsal yara budur işte! Bu sebeple haksızlığın, kötülüğün ve zulmün ömrü uzar. Geçmişten günümüze Müslüman toplumlarda bu anlayışın azımsanmayacak kadar kabul gördüğünü müşahede etmek zor değil. Buna rağmen toplumun bu durumu içselleştirmekte zorlandığını gösterdiği pasif tepkilerden anlayabiliriz. Yaşayan toplumda esamesi okunmayan, ismine sadece tarih kitaplarının sayfalarından bildiğimiz adaletsiz kişilik örneklerini hepimiz biliriz. Buna karşın adil veya gadre uğramış insanlar isimleri her hanede yaşatılıyor. Toplumun asıl yüzünü buradan görebilir ve vicdanın sesini buradan duyabiliriz.
Haksızlık, zulüm, kötülük söz konusu olunca toplumun hep muktedirleri ile olan ilişkisi akla gelir. Oysa daha önemli olan iradesi yok edilmiş ve bu duruma alıştırılmış olan bireylerin ve toplumun halidir. Toplum iktidar erki ilişkisi denilince akla ilk gelen çatışma, kaos ve zulümdür, mağdurun hakkını ancak güçlü olmakla elde edebileceği düşünülür. Günümüzde toplumsal sözleşmelerini sağlam kurmuş olan toplumlarda gücün, kaba kuvvetin ötesinde bir şeyler olduğu gerçeğini görmekteyiz. Bu toplumlar gücünü hukuktan, kanundan alırlar ancak daha ötesi var ki hukuk ve kanunlar değer olma vasfını kazanarak toplumsal müeyyideye dönüşmüştür. Hukuk, toplumun içselleştirdiği bir değer hükmündedir. Bu toplumlar tarihte bedel ödemiş, birbirinin ardılı olan süreçleri tamamlamış hafızasını diri tutan ve güncelleyen toplumlardır. İletişim araçlarının çağa damgasını vurduğu günümüzde sorunlardan arındırılmış ütopik toplumlardan bahsetmiyoruz.
Nerede ise doğal bir sürecin sonunda oluşmuş gibi tarihin, coğrafyanın ve dinin bir araya getirdiği bölümlere ayrılmış bir dünyada yaşadığımızın farkındayız. Bu bölünmelerde hafızasını diri tutan toplumlar kendi iç barışlarının sağlamlığının verdiği rahatlıkla, birlikte hareket etme iradesini kullanabiliyor. Kendileri için risk gördüğü öteki coğrafyalara da rahatlıkla müdahale edebilmekteler. Bilinen bir gerçek daha var ki toplumsal sözleşmesini sağlayamamış göreceli dayatmalarla devam ettirilmeye çalışılan toplumların yaşadıkları, sürecini tamamlamış toplumların kendilerine olan armağanıdır. Bu yaklaşım batı toplumlarından söz ettiğimizi yeterince açıklıyordur. Toplumsal sorunlar aynı zamanda içinde fırsatları da barındırır. Hayatın gerçeklerinden hareketle bulunacak sürdürülebilir çözümler üretilebilir. Uzun yıllar biriktirilmiş toplumsal travmalar palyatif tedbirler ile çözülmez. Zalimden eman dilenilmez düsturunca, çare yanlışın doğru karşısındaki zafiyetini ortaya koymakla mümkündür. Oluşturulmuş melez kültürlerin temel özelliği, insani olmayan taraflarıyla toplumdaki endişeyi koruyarak haksızlığı sürdürülebilir hale getirmektir. Bu gün İslam ülkelerinin yaşadıklarının özeti bu olsa gerek.
Ancak Müslüman ülkeler benzer olayları tarihte acı tatlı tecrübeleriyle yaşamaktan yoksun değillerdir. Endülüs gibi, İslam’ın adalet anlayışını ve liyakatini öncelemesi coğrafyanın taşına toprağına yansırken bilimde öncü kişilerle güzel ve uzun yıllar süren ve hala devam eden tecrübeleri var. Diğer taraftan mezhep kavgaları, kavimler arası savaşları gibi acı tecrübelere de sahip. Müslüman olan ülkelerde bu noktada bir farka işaret etmek gerekir. Batı ülkelerindeki mezhep ve ulus savaşları gibi kanlı çatışmalara az rastlanırken entrikaya dayalı muktedirlerle dirsek teması halinde ötekileştirmelere daha çok rastlarız. Sorunlar bireyleri ve toplumu direk etkileyen, canlı yaşanabilir durumlar olduklarından etkileri her an hissedilir. Dolayısıyla varlığı ve tespiti zor değildir. Zor olan çözüm projeksiyonları üretmektir. Müslümanlar için çözüm de zor değil çünkü devam edegelen vahiy bilgisi sorunların kaynağını, insanın yaratılışından günümüze örnekleri ile bildirmektedir. Bu konuda geçmişten günümüze bireyler ve toplumlar arasında soruna sebep olan temel başlıklarda yeni, vahiy bilgilendirmesi dışında kalan bir sorundan bahsedemiyoruz. Müslümanların bu konuda yeni bir epistemelejiye ihtiyaçları yoktur, ihtiyaç olan vahiy bilgisini tanımlayan kavramlara kıymet verip gereğince değerlendirmedir.
Sürekli sorunların tespiti ve gündemi bunun üzerine yoğunlaştırmak da sorunun bir diğer parçasıdır ve muhtemelen aynı düşünceyi paylaşanlar arasında suçlamadan öteye geçilmeyecektir. Tabi ki sorun çıkaranların sorunu unutturarak süreci yönetmeleri gaz ardı edilecek bir husus değildir.
Müslüman toplumların sığındığı şey teknolojik gelişmeler açısından geri kaldıklarını, sosyokültürel değerler açısından ise bir sorunları olamadıklarını iddia ettiklerini görmekteyiz. Kimi, derin devlet kültürüne sahip olduğunu, kimi kutsanmış bir toplum olma özelliğine sahip olduğunu iddia eder durur. Oysa gerçek hiç de öyle değildir; kendi gerçeklerinden kaçan bu toplumlara bakıldığında sosyokültürel değerlerden, adaletten ve hukuktan yoksun oldukları gün gibi aşıkardır. Evrensel olarak kabul edilen değerleri bile biri ötekine çok görürken toplumsal sözleşmenin sağlanmasının imkanı yoktur. ‘Farklılıklarımız zenginliğimizdir’ söylemini dile pelensek etmenin çare olamadığını Müslüman toplumların yaşadıklarından anlayabiliriz. Bu sebeple olsa gerek bu toplumların muktedirleri iktidarı bir fırsat, toplum ise yaşanan hali mukadderat olarak görür. Bu toplumların muktedirleri en iyimser haliyle hata yaptıklarını kabul etseler dahi kendilerinin yanıltıldığını, haksızlık yapıldığını iddia ederek bedel ödemeye yanaşmazlar.
Toplumları diri tutan ve hafızasını güçlendiren, yaşattıkları toplumsal dokularına uygun değerlerdir. Ne yazık ki günümüzde bireysel ve toplumsal konforumuz yükselirken yozlaşan sahip olmamız gereken değerler oldu.
