Beyaz Kürd’ün Trajikomik Dramı
Modern Türkiye’de “beyaz Kürt” olarak nitelendirilen kesim, yalnızca politik bir tutumu değil, daha geniş ve derin bir sosyo-psikolojik yapıyı temsil eder. Bu yapı, kendisini çoğu zaman bilinçdışı biçimde gösteren inkâr, aşağılık kompleksi, üst-değere yönelme ihtiyacı ve kimliksel yabancılaşma gibi unsurlarla şekillenir. Burada söz konusu olan tarihsel bir durumdan ziyade, daha çok zihinsel bir iklim, bir ruh hâli, bir kendini değersizleştirme alışkanlığıdır. Kendini aşağı gören birey veya topluluk, kaçınılmaz olarak bir üst-değer, bir efendi, bir merkez aramak zorunda hisseder. Bu trajedinin başlangıcı da tam burasıdır.
Bu yalnızca Kürtlere özgü değildir; Türkler de uzun süredir benzer bir ikilem içindedir. Çünkü pozitivist Batı paradigması, modern dünyada sadece bilimsel bir yöntem değil, aynı zamanda kültürel üstünlük imgesi olarak işlev görür. Dolayısıyla Doğu toplumları, Batı’nın bu paradigma üzerinden ürettiği hiyerarşide kendilerine otomatik olarak alt bir konum biçildiğini hissederler. Bu nedenle kimliksel çatışma, yalnızca dışarıdan gelen baskıyla değil, içselleştirilmiş bir aşağılanma duygusuyla da beslenir.
Pozitivist Batı derken, Batı coğrafyasında yaşayan insanlardan değil, Batı’ya egemen olan paradigmadan söz ediyoruz. Bu paradigma, ilerlemeci, materyalist, pozitivist ve kendi dışındaki kültürleri “insanlığın alt versiyonları” olarak gören bir bakış üzerine kuruludur. Ortaçağ Skolastiği nasıl “kâfir” kategorisini kullanarak Doğu toplumlarını insanlık hiyerarşisinin altına yerleştirdiyse, modern pozitivist Batı da aynı zihniyeti bu kez “geri kalmış toplum”, “ilkel kültür”, “alt insan modeli” gibi kavramlarla yeniden üretir. Paradigma değişmemiştir; yalnızca kavramlar modernize edilmiştir.
Bu zihniyet yapısı, Doğu toplumlarında sistematik bir psikolojik kırılmaya yol açar. Aşağılanan, küçümsenen, kendi kutsalından uzaklaştırılan birey kendi varlığında bir boşluk hisseder. Kutsalını kaybetmiş, Tanrı’nın yerini ideolojiye devretmiş modern insan, kendi içindeki bu boşluğu doldurmak için üstün bir modele sığınmak zorunda kalır. Kendini değersiz gören, kendisini değersizleştiren paradigmayı neredeyse kutsar hale gelir.
Tam da burada “beyaz Kürt” olgusu ortaya çıkar. Bu kesim, Kürt halkının tarihsel hafızasını, kültürel irfanını, manevi damarını ve toplumsal dayanışmasını geri kalmışlıkla özdeşleştirirken; Batı’nın pozitivist paradigmalarını mutlak hakikat formu olarak kabul eder. Böylece kendi halkını küçümseyen bir konuma yerleşir. Bu tutum, bireysel bir tercihten çok kolonyal psikolojinin içselleştirilmiş biçimidir.
Amerika’daki “ev zencisi” ile “tarla zencisi” ayrımı bu durumu çarpıcı biçimde açıklar.
Ev zencisi, efendisine en yakın olan, onun sofrasına en yakın oturan, efendinin bakışıyla kendi halkını küçümseyen kişidir. Efendinin değerlerini, efendinin dilini, efendinin üstünlük anlayışını içselleştirir.
Tarla zencisi ise daha uzakta, daha çok baskı gören ama efendinin gözünden bakmayan kişidir.
Bugün bazı beyaz Kürtler, tam da bu ev zencisi psikolojisini yeniden üretmektedir. Pozitivist Batı’nın ilerlemeci, materyalist söylemini kendi kimlikleri için bir kurtuluş reçetesi gibi görürken; kendi halkını –tıpkı efendinin baktığı gibi– geri, ilkel, inançla kirlenmiş, modernlikten uzak bir topluluk gibi değerlendirmektedirler.
Bu durum sadece kimliksel bir kırılma değil, Bu kırılma, kutsalın Tanrı’dan beyaz adama aktarılması anlamına gelir. Tanrı’yı yok sayan modern zihin, Tanrı’nın boşalttığı yeri kendisiyle doldurur; böylece üstünlüğü Tanrı’dan alıp kendi üzerine geçirir. Nasıl bütün insanlar Tanrı’nın kuluysa, insanın kendini Tanrı’nın yerine koyduğu bu yeni düzenekte bütün insanlar da bu kez onun kulu ve kölesi gibi görünmeye başlar. Üstünlük iddiası, ilahî zeminden kopup beşerî bir egoya transfer olur.
Kürtlerin yaşadığı trajedinin bir boyutu da burada ortaya çıkar: Bu zihinsel kırılmayı içselleştiren bazı kesimler, Batı’nın ürettiği bu seküler-pozitivist üstünlük anlayışını sorgulamadan kabul ederek kendilerini alt kategoriye eklemlerler; fakat aynı zamanda kendileri gibi olmayan herkesi, tıpkı kendi zenciliklerini unutmuş bir ev zencisi gibi, aşağı bir konumda görürler. Böylece hem kendini inkâr eden hem de başkasını inkâr eden çifte yönlü bir yabancılaşma ortaya çıkar.
Asıl trajedi, insanın kendi köklerinden utanması, kendini efendinin gözünde konumlandırması ve o gözle bakarak kendi toplumunu da aynı hiyerarşinin alt basamağına itmesidir.
Sonuç olarak, “beyaz Kürt” fenomeni, kendisini Batı merkezli üstünlük söyleminin gölgesinde konumlandıran, kendi toplumuna bu gözle bakan, kutsalı terk ederek insanı Tanrılaştıran modern zihniyetin Doğu’daki tezahürüdür. Bu olgu bir kültürel tercihten ziyade, üstten alta doğru inen hiyerarşik bir psikolojinin Doğu toplumları içinde yeniden üretilmesidir. Herkesin bir alt model bulup onu küçümsemeye çalıştığı bu zincirde, sonunda ortaya çıkan şey bireysel değil, toplumsal bir trajedidir.

