SADEDE GELMEK BİR HESAP MESELESİ
Sadede gelmek; sonuca yakın olmak, soruna, sorunlara çözüm bulma noktasına yaklaşmak anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Sadede gelmenin istenmeyen bir durum olabileceğini düşünmek yadırganabilir belki ama ihtimalden uzak değildir. Sadede gelmek bulunduğumuz halden bir başka hale zorunlu olarak değişimi gerektiriyorsa, değişime karşı olan direncimiz nokta koymayı zora sokabilir.
Kendilerinden farklı düşündüklerimiz ya da bizden farklı düşünenlerin gerekçeleri ve gerekçelerimiz ne kadar ciddi, ayakları yere basan sebeplerdir bakmak gerekir. Açının kenarları kural gereği bir yerlerde kesişir, kesişme noktasında konuşlananlar farklılıklarımızdan nemalanıyorsa o zaman farklı gibi görünen noktalar bizim içinde nemalanma üsleri haline gelebilir. Farklı düşüncelerimiz bilgiye dayalı ve inandığımız referanslara dayanıyorsa sorun yoktur, velev ki yanlış da olsa. Yanlış bilgi ve referanslar her zaman düzeltilme şansına sahiptir.
Bugün tarihten kopuk yeni bir bakış açısıyla çözüm gerektiren gündemimizde hangi sorun var? Tarihten tevarüs eden sorunları gündem edip tartışmak yanlış değil, ancak sorunu çözmede bir arpa boyu yol alınamaması asıl sorun olan bu. Hatta tarihten tevarüs eden sorunları tartışmak sınırların derinleşmesine ve keskinleşmesine sebep olabilmektedir. Çünkü tarihten devraldığımız tecrübi birikimi faydalanması gereken bir kaynak olarak almak yerine gerçekleştirilmesi gereken bir amaç gibi görüyoruz. Bazen “Amerika’yı yeniden keşfetmek” bir yana fikirlerimizin ilk defa bizim tarafımızdan dile getirildiği yanılgısına kapılabiliriz. Bize göre yeni ve kaçınılmaz olan bir mesele geçmişte yaşanmış ve karşılık bulamamış da olabilir.
Düşünce alanındaki kaos ortamlarının özelliği düşünce sistemlerinin hayat damarı olan usul ve ilkelerinin yerini keyfiliğin almasıdır. Bu beraberinde düşüncelerin etkileme gücü olan değerlerin yok olmasını ve sahiplenenlerin ucuzculuğa tenezzül etme sonucunu doğurur. Hakikat tersyüz edilmiş uğruna mücadele edilen değerler kişinin ya da mensubu olduğu gurubun çıkarlarına hizmet etme aracı haline gelir. Günümüzde düşünce fanatizminden bahsetmek iyimserlik olur. Bilgi ve ilkeler üzerine bina edilen düşünce bir duruşu temsil ederken fanatizm gibi görünen fikirler için başka gerekçeler aramak lazım. Seküler bir dünyada fanatizmin kaynağı eldekini kaybetme endişesi gelecek için duyulan kaygıdır. Doğru bilgi üzerinden yapılandırılan bir fanatizmden bahsedilemez ki vahiy bilgisi de doğru bilgi niteliğindedir. Geçmişte bu türden yapılanmalar oldu mu oldu, günümüzde benzer çabalar var mı var, ortak paydaları hepsinin marjinal kalması. İslam medeniyeti geleneğinde kendine yer bulan, aslında yaşanan hayatın vahiydeki karşılığını bulma çabası olan düşünce yapıları – mezhepler, mektepler- farklı düşünce üretmeye sebep olmuş ama çatışma vesilesi olmamışlardır. Ne zaman ki yönetim erkleri ile ilişki içine girildi, bilgi merkezleri çatışmanın aracı haline geldi.
Önce insan bozulur, sonra bozulan insanın dokunduğu, temas ettiği ve ürettiği şeyler bozulur. Sahip olduğumuz hiçbir özelliğimiz bizi sınan bir varlık olma kapsamından çıkaramaz, hayatın asıl gerçeği budur. Sınanma hakikatinin hayatımızı şekillendirdiği kadar insanız, Müslüman’ız. İnsanın zararda mı karda mı olduğunu, yani sermayesini arttıran veya eksilten, hayat ile olan teması ve mücadelesidir. Vahiy, Müslüman’ın hayatını çapraza alıp sağlamasını yaparak yönünü belirlemesini ister, tekdüzelikten uzak hikmeti önceleyen, anlam yüklenerek zenginleştirilen bir yaşantıyı öngörür. Laboratuvar çıktıları, anket verileri ve istatistik rakamları ile insana değer biçemeyiz. Öyle ki eylem olarak dışa vurmadıkça ölçme değerlendirme imkanımızın olmadığı, zihinsel arka planı ve yapıp ettiklerine asıl değer katan, niyetin merkezi olan kalbe sahip bir varlıktır insan.
Müminin davranışları ile diğer insanların sui zannına sebebiyet vermeye hakkı olmadığı gibi, bu durumu fırsata çevirmek de ahlaki bir davranış olamaz. Bugün sanal ortamlarda vahiy bilgisini yanlışlama çabası içinde olanlar bilsinler ki aynı şeyler geçmişte de yüz yüze diz dize yapılmaya çalışıldı. Vahiy bilgisinde çelişki arayanlar aslında kendi yanlışlarına zemin arama gayreti içinde olanlardır. İnkar doğruyu reddetme psikolojisidir, özelliği de saldırganlık ve riyakarlıktır. Dara düştüğünde suret-i haktan görünerek vahiy bilgisi ile ilgili yanlış algı yaratma çabalar ise nifak psikolojisidir, özelliği ikiyüzlülüktür. İslam’ın Salih amel diye nitelendirdiği, insana ve hayata kattığı değer açısından şüphe götürmeyen emir ve yasakları anlam kaymalarına uğratma çabaları, bilinçaltının dışa vurumu ya da ben de varım hezeyanlarıdır. Bilmemiz gereken vahiy bilgisinin temel niteliği insanın yaratılış fıtratına ve aklıselime karşılık gelmesi ve tutarlılığıdır. Müminler olarak sorumlu olduğumuz vahiy bilgisinin değişmezlerini, vahyin ruhuna ters olan gelenekten devraldığımız bilgiler ile sentezlemeden kaçınmaktır. İlk olan, ister fikir isterse alet niteliğindeki eşya olsun, bir ihtiyaca karşılık geldiğinden olsa gerek sağlam zemine sahip ve istismara uğramadan ortaya çıkarlar. İstismarlar daha çok ilklerin türevleri üzerinden gerçekleşir. İman asıl ve ilk olma niteliğine sahip, türevleri insanın icadı olan şirk, küfür ve nifaktır. Beraber yaşama ve akrabalık sosyal bir varlık olmanın gereği ve fıtri, ırkçılık, milliyetçilik fıtratın istismarıdır. Birilerine sığınmak, destek almak makul ve insani bir ihtiyaç, bunu fırsat bilip bu sebeple insanın iradesine el koymak zulümdür. Mülkiyet sahibi olmak bir hak, haksız yere kazanç gayrı meşrudur.
Söz konusu ettiğimiz zıtlıkları bir arada barındırmaya çalışmak sadede gelmek istemediğimizin alametidir. Sorunumuz bilgisizlik, cahillik, doğru bilgiye ulaşamamak değil ahlaktır. Önceliklerimizi sıralamada hakkı, adaleti, doğru bilgiyi değil arzularımızı esas alma sorunudur. Sadede gelme gücünü doğruya evirilme cesaretini içimize “fısıldanan sesten alemlerin rabbine yönelmekte” bulabiliriz.
