Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı
YÜZLER, PUTLAR, FETİŞLER
Dışımızda, ötekilerle karşılaşırız. Hemcinslerimiz yanımızdan geçip giderler. Çevremizdeki duyu yüzeyleri arasında biçimlenirler. Bizle ötekiler olarak yüz yüze de gelirler. Onları bizim duyarlılığımızın karanlığı içinde fosfor gibi ışıldayan duyu izlenimleri olmaktan öte bir şey olarak tanımamızı talep ederler.
Ötekini tanımak, der Kant, ötekinde hüküm süren yasa buyruğunu tanımaktır. Ötekini tanımak ötekine saygı duymaktır.
Burada ötekinin derinden-algılanması ile ötekine yönelik yüzeysel-duyarlılık diyebileceğimiz şeyler arasında bir ayrım yapabiliriz. Ötekinin derinden-algılanması tabiri ile, ötekinin renkli ve dokunulabilir yüzeylerine fizyolojik ve biyolojik bir derinliğin yüzeyleri olarak bakan; bu yüzeylerin hareket ettiğini, kasıldığını, gevşediğini gören ve onların altında dengeyi sağlayan adale kasılmaları olduğunu hisseden; bu yüzeylerin nefes alıp verdiğini, terlediğini gören ve onların altında gudde işleyişleri, dolaşım akımları, özgül bir metabolizma olduğunu hisseden algılamayı kastediyorum. Bu alnı kırıştıran, bu yumruklan gerginleştiren, bu gözleri kısan gerilimleri, dürtüleri ve zorlamaları da hisseder bu algılayış tarzı. Bu tarz bu yüzeylerin kuşattığı tözü, ardındaki dünyanın derinliğine doğru genişletir; ötekinin geçtiği yolu, aştığı engelleri, kaçtığı güneşin sıcaklığını tahayyül eder. Bu algılayış bize dönük yüzeyin içinden organizmanın derinliğini, dünyanın derinliğini algılar.
Bu algılayış, ötekinin yüzeylerindeki salgıları ve hareketleri anlayabilmek için biyolojik ve fizyolojik kavramlar ve yasalar; ötekinin yüz buruşturmalarında, takındığı duruşlarda olduğu hissedilen dürtüleri ve arzuları anlayabilmek için psikolojik kavram ve yasalar geliştirecek olan düşünceye ihtiyaç duyar. Bu algılayış, ötekinin dürtü ve arzularını onun kendi kendine hareket eden, duyarlıklı organizmasındaki biyolojik ve fizyolojik süreçlerle bağlantılı olarak temsil edecek psikofizyolojik kavramlara ve yasalara ihtiyaç duyar. Ötekinin ardındaki maddi dünyayı, üstünde yürüdüğü yolu, önüne çıkıp hareketlerini destekleyen veya engelleyen güçleri anlamak için fizikokimyasal kavramlar ve yasalar geliştirecek düşünceye ihtiyaç duyar. Kavramları ve yasalarıyla bu organizmayı maddi doğanın bir parçası olarak anlaşılır kılacak mikrobiyolojiye ve organik kimyaya ihtiyaç duyar.
Kişinin algıladığı biçimiyle ötekinin duruşu ve hareketleri, fiziksel ve fizyolojik yasalarca kodlanan bir konumu göstermenin yanı sıra bir kültürel kodlamayı da gösterirler. Öteki, bir asker gibi dimdik durur, bir Japon gibi kayarcasına yürür, bir şeyi onaylamak ya da reddetmek için bir Türk gibi kafasını indirip kaldırır, bir Fransız gibi omuz silkip dudak büzer, sandalyesinde bir Viktoryen ağırbaşlılığıyla oturur ya da bir Hintli gibi bağdaş kurar. Bir bürokrat ya da bir sekreter gibi gülümser, sakarlıklara Javalılar gibi güler, Noel’de ya da Songran’da neşelenir ya da bir Müslüman gibi öfke, bir İskandinav gibi yalnızlık hisseder. Öteki konuştuğunda bir ulusun diliyle, bir sınıfın tonlamasıyla, bir sosyal mevkiin retoriğiyle, bir altkültürünin lehçesiyle, bir yaş grubunun söz dağarcığıyla konuşur. Biri ötekininin gördüğünde, onun duruşunun ve hareketlerinin ardında bir mesleğin gereklerini, görgü kurallarını, bir ulusun tarihini görür.
Onun duygularının ardında bir kültürün hiyerarşi yapılarını, ölüm törenlerini, ideolojik kutuplarını görür. Konuşma tarzının ardında bir kültür arenasının ve bir tarihin anlamsal, sözdizimsel, dilbilgisel ve sesbilgisel kalıplarım görür. Ötekinin derinden-algılanması, disiplinin, eğitimin, mesleki öğretimin, profesyonel adabın, kinesiğin,*(insan bedeninin sözel olmayan ifade biçimlerini inceleyen bilim./ç.n.) dilbilimin ve nihayet etnobiyoloji ile hayvan psikolojisinin kavram ve yasalarını temsil eden düşünceye ihtiyaç duyar.
Yapılar ve güçlerden oluşan bir alan içinde biçimlenen ve maddi bir töz üzerinde meydana gelen bir yüzey olarak ötekinin yaklaşması, bu düşünce formlarını gerektirir. Anlama yetisi, ötekilerin form ve hareketlerini psikolojik, fizyolojik ve fiziksel yasalara ve dilsel, kinesik ve kültürel kodlamalara tabi olarak temsil eder. Ötekini anlamak bu yasaların ve bu kodlarm kişinin kendi anlama yetisi için zorunlu olduğunu anlamak demektir. Ama öteki, öteki’dir de Ötekini öteki olarak tanımak, onun düşüncesi üzerine çöken buyruğu hissetmek demektir. Onun, beni de bağlayan bir güç olan, buyruk gücünü hissetmek demektir. Ötekini tanımak, onun konumu ve hareketlerinin* düşüncesinin kendisi için kendi buyruğuna tabi olarak formüle ettiği bir temsilin hükmü altında olduğunu görmek demektir. Onun konumunun yerçekimi yasalarının ürünü, hareketlerinin de fiziksel baskıların sonucu olmadıklarını, kendi düşüncesinin kendi iradesi için formüle ettiği bir temsil tarafından üretildiklerini görmek demektir. Sıkılmış yumruğunun ya da geniş gülümsemesinin biyolojik dürtülerin ya da psikolojik zorlamaların değil, kendi düşüncesinin formüle ettiği buyruğun ve nelerin arzulanabilir olduğuna ilişkin temsillerin ürünü olduğunu görmek demektir. Yaptığı formülasyonların ve sergilediği ifadelerin mesleki eğitimin ya da etnik kodlamaların örnekleri değil, neyin gerekli ve uygun olduğuna ilişkin kendi temsilinden kaynaklanan şeyler olduklarım görmek demektir.
Yaptığı temsilin sinir ve kas sistemi üzerinde ne tür sonuçlara yol açacağım görmem ben; ötekinin zihninde oluşturduğu temsili görmem gerçekten de. Onun üzerine çöken ve ondan neyin gerekli olduğuna ilişkin bir temsil formüle etmesini ve duyu-motor yetilerine o temsil ile hâkim olmasını isteyen emir de, onun duruşunu, hareketlerini ve sözlerini anlaşılabilir kılmak için benim düşüncemin oluşturmak durumunda kaldığı bir hipotez değildir. Çünkü benim onun organik süreçlerini ve bu süreçlerin ardındaki fiziksel ve kültürel alanı algılayış tarzım, psikolojik, fizyolojik ve fizikokimyasal yasalar açısından kavranmak zorundadır. Benim, düşüncemin üzerine çöken buyruk yüzünden, onun bütün konum ve hareketlerini, organizmaları ve fiziksel bedenleri yönlendiren evrensel yasalarla açıklamak; onun bütün jest ve sözlerini psikolinguistiğin yasalarıyla ve kültürel kodlamalarla açıklamak gibi bir yükümlülüğüm vardır.
Düşüncemin üzerine çöken buyruk yüzünden, onu gerçek olarak, yani gerçekliğin ayrılmaz bir parçası olarak, etrafımdaki yüzeysel görüntüler toplamını doğa haline getiren evrensel yasalarla düzenlenen bir şey olarak görmekle yükümlüyümdür.
Nasıl, Kant’ın dediği gibi, bir gezegenin görünüşte düzensiz bir hareketinin astronomi yasalarınca açıklanabileceğini kabul etmek durumundaysam, onun yaptığı herhangi bir düzensiz ve beklenmedik hareketin ve söylediği sözlerin de ampirik yasalarca açıklanabileceğim varsaymak zorundayımdır.
Ötekini başka türlü görmeme yol açan şey, onun yüzeylerinin bir başka yasanın -kendi buyruğuna itaat eden kendi zihni tarafından temsil edilen bir yasanın- hükmü altında olduğuna ilişkin o hisse yol açan şey ondaki buyruğu hemen, dolaysız olarak sezmemdir. Onun zihni üzerine çöken şeyin doğal bir nedensellik değil de bir buyruk olduğunu sezmek demek, onun benim için de buyruk niteliğinde bir güç olduğunu sezmek demektir. Ötekine hükmeden buyruk bana da bulaşır. Bu buyruğun ağırlığını, kavrayışım üzerine çöken bir güç olarak hissederim. Ötekinin yüzeylerini, bana açılmış ve beni hizaya sokan, yani benimle yüzleşen düzenli yüzeyler olarak görmeye zorlanmış bulurum kendimi.
Onda benim üzerime çöken bir buyruk olduğu yolundaki bu’ his de dolaysızdır; bu his, onun konumunun ve hareketlerinin organizma içi ve psişe içi derinliklerle ardındaki doğa ve kültürün derinlikleri tarafından üretilen şeyler olarak kavranması sırasında bir noktada ortaya atılan bir hipotez değildir. Ötekinde bir buyruk olduğunun hissedilmesi, söz konusu kavrayışı daha en baştan kesintiye uğratır. Ötekinin yüzeylerinin benimle yüz*leşen bir düzenin yüzeyleri oldukları hissi, organik ve doğal bir derinliğin yüzeyleri oldukları hissinin yerine geçer.
Ötekine şöyle bir baktığım -arabamla gecekondu mahallesinden geçerken bir an sokakta bir çocuğu gördüğüm, lokantaya doğru giderken karanlıkta bir an dilencinin gözlerindeki donuk pırıltıyı gördüğüm- zaman bile niyetlerimi gerçekleştirmekte tereddüt eder gibi oluşumun, bana meydan okunuyormuş gibi gelmesinin nedeni de budur işte. Sonradan yüz yüze geldiğim şeyin ne olduğuna ilişkin bir temsil geliştirdiğimde; görmüş olduğum yüzeyi, altında yatan biyolojik ve psişik dürtülerin (hayvani doymazlık, geçip giden yabancıların yol açtığı refleksler) ve kültürün derinliği içine yerleştirdiğimde (kullandığı sözlerin barındırdığı o işlenmemiş gücü yerlilerin yabancı turistler geçerken benimsedikleri kalıplaşmış kodlarla, göçmenlerin görgü kurallarını ve benim dilimin kurallarını bilmemeleriyle açıkladığımda), ötekinde başka bir buyruk olduğu hissi uçup gider. Sosyolojik, politik, antropolojik ve biyolojik kavrayışım düşüncemde sadece benim buyruğumun geçerli olmasını sağlar yeniden; yaptığım açıklamalar kendi kavrayışımı ve kendi niyetlerimi doğrular. Ötekinin konumuna hükmettiğini hissettiğim buyruğun ağırlığı, kendi düşüncemin üzerindeki buyruğun ağırlığı kadar dolaysız bir biçimde çöker üstüme; ona zihnimin kendi üstüne çökmüş yasa buyruğuna duyduğu saygının aynısını duyarım. Ama o, düşüncemin her zaman itaat etmiş olduğu buyruğa meydan okuyan bir başka buyruktur. Doğanın, pratik faaliyet alanının ve toplumun düzeninin ortasında gördüğüm ötekinin yüzeyindeki yabancı buyruğun yerini gösteren nedir bana? Bu yüzeyin bir ıstırap yüzeyi olduğu hissidir. Ötekinin konum ve hareketlerinin etrafındaki fiziksel güçlerin bir araya gelmesinden kaynaklanmadıklarını, sadece fiziksel ortamındaki güçlere ve yer değişikliklerine göre ayarlanmadıklarını, aksine onun gerçekliğin sert kenarlarını zorladığını ve bunu yaparken darbe aldığını, yaralandığını hissettiğim ölçüde, ötekinde benim doğa yasalarını ona itaat ederek formüle ettiğim buyruktan başka bir buyruk olduğunu hissederim. Ötekinin manevralarının, etrafındaki araçsal bütünü işler duruma getiren ve bu bütün tarafından işler duruma getirilen bir aracın hareketlerinden ibaret olmadığını, aksine onun pratik faaliyet alanındaki güçleri yeniden yönlendirmeye çalıştığım, şeylerin kendisine direnen güçlerinin onu yorduğunu, tükettiğini hissettiğim ölçüde, ötekinde şeylerin tertibinin nihailiklerinin [finalıtıes of the layout of things] düzeninden başka bir düzen buyruğu olduğunu hissederim. Ötekinin jestlerinin ve çağrılarının sadece bir mesleğin, sosyal statünün, yaş grubunun, görgü kurallarının, enformasyon ve mesaj dolaşımının gerektirdiği formları formüle etmediğini, aksine onun afalladığını, duraksadığını ve söylenenlere gücendiğini hissettiğim ölçüde, ötekinde benim toplumsal alanın yasalarım ve kodlarım anlamamı sağlayan buyruktan başka bir buyruk olduğunu hissederim. Öteki benimle gün ışığında yüz yüze geldiğinde kırışıklarını ve yaralarını gösterir bana; pratik faaliyet alanında ilerlerken yorulduğunu, tükendiğini gösterir; toplum alanında dolaşırken tacizler ve aşağılamalardan ne kadar incinebildiğim gösterir.
Kişinin bu ıstırabı algıladığını söylemek doğru olmaz. Görme, rengi konumlar ve belli bir mesafeye yerleştirir, bir dış tözün etrafını kuşatan hatları çizer. Derinliği kavramak için içerilere nüfuz eden görme tarzı demek olan algılama çekilen ıstırabı görmez. Yabancı ıstırap görülebilecek bir mesafede uzanmaz; duyarlılığıma hemen, dolaysızca bulaşır. Yönünü şaşıran, odağı yumuşayan, bakışları saygıyla aşağı inen gözlerimde hissedilir bu ıstırap. Ötekinin elini manipule edilmeye açık bir organ olarak sıkmaya uzanan, ama bir duyarlılığın bana dokunduğu hissiyle kavrayışı gevşeyen elimde hissedilir. Kendi düzenine hükmeden ve hükmetmek için konuşan, ama ötekinin cevap vermeyişi ve sessizliği karşısında afallayan, duraksayan ve tutarlılığını kaybeden sesimde hissedilir. Ötekinin yüzeylerinin hassasiyet ve ıstırap yüzeyleri olduğu, benim araştırıcı, manipule edici ve ifade edici elimin işini zorlaştıran okşama hareketinde hissedilir. Çünkü okşayan el araştırma yapmıyordur, bilgi toplamıyordur, bir duyu organı değildir. Onun gezindiği yüzey o yaklaştıkça bilgilendirici formların yumuşadığı, düzleştiği bir yüzeydir, yabancı zevk ve acı dalgalanışları onu karşılamak ve onu hareket ettirmek için yüzeye çıkarlar. Okşayan el kavramaz ya da manipule etmez; bir araç değildir. Onun gezindiği yüzey her yere açılırken töze giden yolu kapatan bir yüzeydir; üstünde gezindiği organlar faydalanır ve niyetlerini terk etmişlerdir. Okşayan el bir mesaj iletmez.
Amaçsızca, usanmadan, ne demek istediğini, nereye gittiğini ya da neden buraya geldiğini bilmeden, aynı yerlerden tekrar tekrar geçerek dolaşır. Amaçsızlığı içinde pasiftir, dalgalanışı içinde artık kendi kendini hareket geçirmez; onu ötekinin pasifliği,” ıstırabı ve haz ya da acı yüzünden duyduğu azap harekete geçirir.
Ötekinin ıstırabının farkına varan şey, ellerimdeki, sesimdeki ve gözlerimdeki bir duyarlılıktır; artık benim kendi buyruğum tarafından değil ötekinin yaralanabilirliği ve kendini bırakmışlığı tarafından harekete geçirilen bir duyarlılık. Bu duyarlılık ötekini hizaya sokmaya ve tözünü iyileştirmeye değil, ötekinin duygularını hissetmeye yönelir. Bu duyarlılık ötekinin yüzeyini bana hitap eden ve benden bir şeyler talep eden bir yüz olarak fark eder. Ötekine hükmeden buyruğun beni de hizaya getirdiğini fark eder. Ötekinin ıstırabının farkına varan şey, beceriyi şefkatle dokunmaya çeviren, insanın elindeki hareket; bakışları saygıyla hedeflerinden aşağı çeken, insanın gözlerindeki hareket; ve söylenenin tutarlılığını bozan, kavramlarını ve nedenlerini birbirine karıştıran, mırıltılar ve sessizlikle işini zorlaştıran, insanın sesindeki harekettir.
Ötekinin benimle yüz yüze gelen yüzeyleri, ıstırap yüzeyleri bana hitap ederler, benden bir şeyler talep ederler. Bu yüzeylerde yabancı bir buyruğun ağırlığı çöker üzerime. Buyruğun ağırlığı, ötekinin benimle yorgunluğu ve yaralanabilirliğiyle birlikte yüzleştiği ve bana bulaşıp niyetlerimi bozan yüzeylerde hissedilir.
Ötekinin benimle yüzleşirken kullandığı yüzeyler bana, benden medet uman açılma ve yaralanabilirlik yüzeyleri olarak hitap ettikleri ölçüde bu ağırlık hissedilir. Öteki benimle gözlerini şöyle bir çevirerek, zırhlarından ve elbiselerinden soyunmuş gözlerinin çıplaklığını bana açarak yüzleşir. Şeylerin -boş odaların, çıplak duvarların- çıplaklığı onlarda ikamet eden bedenden gelir, kendi kendini soyan bedenin çıplaklığı ise yüzün çıplaklığından gelir. Yalnızca yüzleşen biri soyabilir bedenini; işiyle uğraşan biri bedenini bir dalgıcın becerileriyle, bir üzün mesafe koşucusunun güçleriyle, bir baletin melodik peçeleriyle donatır. Öteki bana gözlerinin çıplaklığıyla dönerken yüzünü çıplak bırakır. Öteki benimle elinin bir jestiyle yüzleşir. Bana hitap eden elinin hareketleri hiçbir şeyi kavramaz, hiçbir şey oluşturmaz, boş elle uzanırlar bana. Öteki benimle sözleriyle yüzleşir. Bir iz bırakmadan uçup giden, ne bir silah ne de bir araç olan ve barındırdıkları güce karşı hiç bir şey yapmayarak -sadece ne yapıyorsam onu yapmayı sürdürerek- direnebildiğim bu sözler onun karşıma silahsız ve beni de silahsız bırakacak bir biçimde çıkmak için izlediği yoldur. Öteki gözlerinin bir bakışı, ellerinin bir jesti ve bir selamlama sözüyle yüzleşir benimle ve bana çağrıda bulunur; ona hoşgeldin demem, sahip olduklarımı ona açmam, ona cevap vermem ve sorumluluk almam için çağrıda bulunur. Kendini bana gözlerindeki incinebilirlikle, boş ellerle, onu yargılanmaya ve aşağılanmaya açık kılan sözlerle, bana bulaşan ve bana bir buyruk gibi hitap eden bir ıstırap yüzeyi olarak açar. Öteki bana hitap edebilir çünkü bana emir verebilir; bana çağrıda bulunabilir çünkü benden talepte bulunabilir. Ötekine cevap vermek, hatta selamına karşılık vermek bile onun benim üzerimde hakları olduğunu tanımak demektir zaten. Onun bakışlarına ya da sözlerine ne zaman karşılık versem, ona yaklaşma emri veren buyruğun bana da hükmettiğini kabul etmiş olurum. Kendimi onun yargılarına ve itirazlarına açmadan bakışlarına karşılık veremem, elimi uzatamam ya da sözlerine cevap veremem.
Öteki, düşüncemin kendi buyruğuna itaat ederek temsil ettiği doğa düzenine; düşüncem tarafından bir araçlar-amaçlar şemasıyla temsil edilen pratik faaliyet alanına; düşüncemin kendi buyruğuna itaat ederek ekonomik, politik ve dilsel yasalarını, statü ve görgü kodlarını temsil ettiği toplumsal alana bir davetsiz misafir olarak, bir otorite olarak girer. Bir başka buyruğun yüzeyi olarak gelir. Onun gelişi benim çevreme, pratik şemama ve toplumsal arenama meydan okur. Onun ıstırabının etkisiyle oluşan duyarlılığın neden olduğu bir kavrayış gerektirir gelişi. Sınıra ulaştığında kapıdaki nöbetçi görevlilerin çalışmaya ara verip öğle yemeğine çıktıklarını söyledi. Arabanı gölgelik bir yere çekip kendin de bir şeyler yemek için yolun kenarındaki
ağaçlar altında bulunan, çatıları palmiye yapraklarıyla örtülmüş yıkık dökük binalara doğru yürüdün. Yumurta, tortilla ve fasulye kızartması vardı yiyecek. Kadın bunları pişirirken sen bir tahta masaya oturdun. Kamuflaj üniformalı genç bir adam sınırın öbür tarafından, San Jose’den aldığın gazetene bir bakıp bakamayacağım sordu. Kadın yemeği getirdi. Yemeğini yedin, yol haritanı açıp mesafeleri hesapladın. Kadından kahve istedin. Sınırı geçmek için bekleyen başka kimse yoktu. Kavurucu güneş
yüzünden yol silinip gidiyordu âdeta; burada gölgede kokuşmuş döküntüler üstünde sinekler tembel tembel uçuyor, kaditi çıkmış köpekler ekili bitkiler üstüne serilmiş yatıyorlardı. Gazeteni okuyan askere baktın. İlkokul üçteki bir çocuk gibi, dudaklarından okuduğu sözcükler seçiliyordu. Hissiz yüzünde okuduklarına ne tepki verdiğini, geceleri bataklıklarda, ormanlarda tedirgin uykular uyuyan ve oralardan ölü ya da yaralı dönen yoldaşlarından öğrendiği olaylar hakkında yapılan yorumlar konusunda ne düşündüğünü ele veren bir işaret bulamadın. Yüzünün derisi gazetecilerin ve köşe yazarlarınınki gibi hareketli, sinirli değildi; şüphesiz bir fincanda kahve, pamuk ya da şeker toplamaya uğraşmakla geçmiş bir çocukluk dönemi ve Sivrisinek Sahili’nin bataklık ovalarında ya da yağmur ormanlarının soğuk sisi içinde nöbet tutmakla geçmiş aylar veya yıllar yüzünden bir post gibi yıpranmıştı. Yüzü ve elleri kızgın güneş, soğuk gece rüzgârları, çatışmalar ve nişancıların kurşunlan paralan Washington’da ya da Suudi Arabistan’da ödenen ve Miami’deı, İsrail’den, Polonya’dan ve Çin’den gemilere yüklenen kurşunlar- yüzünden kaba ve yara bere içindeydi. Giysileri gerillaların her yerde giydikleri, terden nemli ve tozdan katılaşmış kamuflaj pantolonu ve gömleğiydi. Ayakkabılan ordunun değil kendisinindi, yani emekçilerin, toprağın, herkesin kaba, ham deriden yapılmış ayakkabılar. Yanında oturuyor ve sana hiçbir şey söylemiyordu. Sana yalnızca hissiz yüzü, çıplak kolları, giysileri ve ayakkabılarıyla açılıyordu. Senin gringo arabasının ağacın altında tek başına durduğunu görmüştü; zenginlikleri ve emperyal politikaları yüzünden, altı yıldır süren gizli savaşta bu sınırlar içinde kurşunlar ve mayınlarla onun halkından 2038’i kadın, 1996’sı çocuk, 52’si doktor, 176’sı öğretmen 40027 kişinin ölmesine neden olan o tiplerden biriydin sen de. Şu anda onun okuduğu gazeten söylüyordu bunları. Vakit doldu, sınır görevlileri yerlerine döndü, sen de basıp gittin. O gece, Managua’da kaldığın otelde yine onu düşündün, Contraların şimdiye kadar birçok kere saldırdıkları sınır kapısında dikilip nöbet tuttuğunu düşündün. Aylar sonra eve döndüğünde, dolarların, kurşunların, bedenlerin sayılarını ve bu sayıları düzenlemek için formüle edilmiş ilkeleri bir perspektife oturtup yorumlayabilmek için, bunlardan pratik direktifler çıkartıp bu direktifleri yazarlar için anlaşılır, diğerleri için ikna edici kılabilmek için okumayı sürdürdün. Onunla arana bir başka türden bir mesafe koymaktı bu. Nikaragua’daki dağların ve bataklıkların birbirinden ayırdığı çatışma halindeki bölgesel gruplar, zenginlerin kalelerini onları zengin etmek için çalışanların yıkık dökük evlerinden ayıran duvarlarla polisler ve Somozaların feodal diktatörlüğünü Sandinistaların Latino sosyalizminden ayıran barikatlar üzerindeki perspektiflerin izini sürdün, onları gözden geçirdin, inceledin; uluslararası şirketlerin çıkarlarını gösteren haritalarla jeopolitik stratejisyenlerin yüksek mahkemelerde masalarının üzerine serdikleri haritaların peşine düştün; geçmişten kadim yerlilerin anılarını ve Orta Amerika’da çamurdan yapılmış köylerdeki arkaik erkek gururunu biçimlendirmiş olan perspektifler bulup çıkarttın. Zihnin bu ekolojik, sosyolojik, ekonomik, jeopolitik ve kültürel mekânların farklı eksenleri üzerinde hesaplanmış sayılan, tarihleri ve yerleri dikkate alıyor; zihnin sınıflandırmaları ve gramerleri, ilkeleri ve sonuçlan kendi içinde yeniden üretiyor; zihnin formülasyonlara düzenleme gücü veren, yargılayan, onaylayan ve suçlayan kendi ad hoc kodlarına göre yorumlar yapıyor. Zihninin bu perspektiflerin getirdiği mesafelerde durarak kurduğu bakış açılan, konumlar bunlar. Onun suskun sesinin değil; gazetendeki sözcükleri bir başka memlekete ait bir peri masalı okuyan bir üçüncü sınıf öğrencisi gibi şekillendiren dudakların ardındaki (seninkine benzeyen) rasyonel yetilerinin değil; senin karşında hiçbir duruş almayan bedeninin değil; üstünde yalnızca bataklıklardaki çatışmanın ve yağmur ormanlarındaki rüzgârların izini taşıyan yüzünün, toprakla uğraşmak yüzünden bir gazetenin sayfalarını bile zar zor çevirecek hale gelmiş ellerinin, dolaştığı tarlalar ve dağlarla bir bütün olmuş ham deriden ayakkabılarının sana bulaştırdığı bir rahatsızlığa tepki olarak formüle edilmiş bakış açılan bunlar.
İngilizceden çeviren
Tuncay Birkan
____________________________________________________
*ALPHONSO LINGIS
Litvanya kökenli Amerikalı bir filozof, yazar ve çevirmen, şu anda Pennsylvania State Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü Uzmanlık alanları fenomenoloji, varoluşçuluk, modern felsefe ve ahlaktır.

