SOSYAL ŞAHSİYET OLARAK EMİN BELDE
“Doğudan bahçeme emanet şu ağacın yaprağı Tadını çıkarabileceğimiz bir mânâ Bilge için hayati bir rehber Canlı bir varlık mıdır bu gördüğümüz, içten kendi kendini bölmüş Yoksa onlar iki şey mi henüz biz birleşik görürüz? Böyle sorulara cevap vermek için, galiba doğru anlamı buldum: Şarkı söylerken , hissetmiyor musun hem tek hem çift olduğumu benim?” (Gothe-Doğu ve Batı Divanı)
Toplum, Topluluk Ve Emin Belde
Birey ile toplumsal yapı arasında bir bağ vardır. Plâtoncu dizge üzerinden konuşacak olursak sağlıklı bir toplumsal yapı olmadan sağlıklı bir bireyin olması veya sağlıklı bir birey olmadan sağlıklı bir toplumsal yapı’nın olması mümkün değildir. Ancak bu yaklaşım iç içe geçmiş bir paradoks olarak algılanabilir.
Bunu aşmak adına Plâtoncu anlayış “kendini bil” buyruğunu öne çıkarmıştır. Kendini bilmek monolog ile değil, diyalog ile mümkündür. İnsanın kendini bilmesinin yolu diyalogdan geçmektedir. Platon “benim öğretmenlerim ağaçlar kuşlar değil sitede oturan insanlardır” derken bunu kastediyordu. İlişkilerden bağımsız tekil bir insanın kendini bilmesi mümkün değildi.
Burada dikkat çekilen konu birey ve toplumun birbirinden bağımsız ele alınamayacağı ve insanın kendisinin sosyal yaşamdaki ilişkiler ile şekilleneceğidir. Yalnız bu Marks’ın söylediği gibi sosyal ve ekonomik koşulların insan kişiliğini belirlemesi değildir. Çünkü bu anlayış insanın ontik özgürlüğü yadsımaktadır.
Oysa Plâtoncu anlayış insandan bağımsız bir insanlık tasavvur edilemeyeceği anlayışıdır. Özgür olmak bile başkası ile kurulan ilişki ile kavranabilecek bir durumdur.
O halde “kendini bil” ekseninde gelişen anlayış toplumsal düzenin, toplumsal düzen de doğal düzenin garantisi olacaktır. Kendini bil zemini olmadığı zaman ilim de, sanat da, felsefe de, din de bir bozucu yapıya dönüşecek, sağlıklı bir sosyal düzen mümkün olmayacaktır. Bunun daha ileri boyutunda doğayla insan arasındaki ilişki de bozulmuş olacaktır.
Bu bağlamda “kendini bil” demek “kendine ilişkin varoluşsal koşulları kavra!.” demektir. Bu da kişinin kendisiyle diğeri arasındaki bağı, kendisiyle doğa, insan ve toplum arasındaki bağı kavraması anlamına gelecektir.[1]
Varlık Ve Şahsiyet
Şahsiyet, Tabiiyyet, Cem’ ve Emr’in insanda tecellisi olması hasebiye, Emin Beldenin de üç temel vasfını ortaya koymaktadır.
Tabiiyyet (Teba)
Takip etmek veya tabi olmak. Varlık cümlesinde her harf veya ifade birbirini takip eder; birbirine uyar; uyum sağlar yani teb’a olur. İnsan ve doğa, insan ve insan arasındaki tabiiyyet ilişkisi varoluşun temel prensibidir.
Cem (ilişki birlik)
Bu ilişkisel durum varlığın bütüncül birliğini ortaya koyar. Bu birlik yaşamın ahengini sağlar.
Emr (yönetmek)
Bu birliğe karşı çokluk ve kaosu seçme iradesi noktasında insan özgürdür. Ancak insanın varoluş koşularını gerçekleştirmesine engel olan unsurları ortadan kaldırma noktasında hükümler koymak (ahkâm) düzenin gereğidir. Bu hükümler teolojik ya da ideolojik değil, tamamen varlık prensiplerinin kaynağına dayanmalıdır. Varlığın “neyse O” olmasını sağlama çabası olarak gerçekleşmelidir. Emin Beldenin en temel vasfı da ontolojik zeminin korunmasıdır.
Emr makamı besleme yetiştirme makamı olmaktan çok koruma ve geliştirme makamıdır. Bu da yönetim noktasında tiran ile devlet adamını ayıran önemli bir husustur. Emr sahibi olmakla bir topluma yönetici olmak arasında çok derin bir ayrım vardır.
Toplum Topluluk Ve Siyasal Düzen
Sosyal düzen insanda amaçlanan nihai düzenin uzantısı olmak durumundadır. Yani her siyasal düzen insanda amaçladığımız; insanda görmeyi düşündüğümüz iyinin toplumdaki karşılığı olmak durumundadır. Bu durum sosyal çevrenin ortak amaç ve hedeflerini de kapsamaktadır. “Kendin için istemediğini başkası için de isteme” ilkesinin ahlakın altın kuralı olmasının anlamı budur. İnsan kendisi ile başkası arasındaki bağı farkettiğinde ancak bir düzen kurmayı başarabilir.
Ancak burada toplum ve topluluk ayrımı yapmak zorundayız. Topluluk -ki buna biz cemaat diyebiliriz- belli bir anlayış için bir araya gelmiş, belli bir düşünce etrafında toplanmış insanlardan oluşan yapıdır.
Toplum ise farklı toplulukların bir arada yaşadığı yapıdır. Topluluktan toplumsala geçiş olduğunda ancak bir siyasal ve sosyal düzenden söz edilebilir. Topluluktan topluma geçiş ile siyasal düzen oluşur.
Bu bağlamda İslam devleti, Tanrı Devleti, ya da Proleter devleti gibi sınıf, din ya da mezhep eksenli yaklaşımlar için bir siyasal düzenden sözedilmesi mümkün değildir. Çünkü topluluğa ait söylemlerle, merkezinde tek anlayışın bulunduğu yapılar bir toplumsal yapı olamazlar. Bu yapılar asla bir toplumsal düzeni ortaya koyamazlar.
Herhangi bir topluluk sistemi (bu ideolojik olabilir, dinsel olabilir) toplumsal olanın karşısındadır. Çünkü topluluk belli bir anlayışın uzantısı olarak varolduğundan kendi dışındakini kapsayacak bir anlayışa sahip olamaz. Oysa bir düzenden sözetmek için topluluğu aşan daha üst bir algıya sahip olmak; yani tek kelime ile toplum olabilmek zorunludur. Bu da bireyin topluluğu aşacak bir üst algıya sahip olması ile mümkün olacaktır. Aslında bu bireyin kişi olma durumudur. Kişi olmak ise insan olarak ortak iyi istenci ekseninde hayata bakmak demektir.
Bu bağlamda şahsiyet olmak birey olmanın (sadece benmerkezci öznel yaklaşımlar) ya da bir topluluğa ait olmanın (cemaatsel anlayış) ötesine uzanarak bütün insanların bağlı olduğu ilkelere bağlı olmak demektir. Herkesin ortak ilkesine bağlı olmak birey olmayı da topluluğa ait olmayı da aşan bir ortak zemine sahip olmak demektir. Şahsiyet bir bütüne; ortak ilkeye bağlı olmayı ifade eder.
İnsan bir yanıyla kendine ait anlayışlara sahip olduğu gibi başkası ile de paylaştığı ortak zemine sahiptir. Bu anlamda iki tür aidiyete sahiptir. Bu iki aidiyetin birbiri ile çatışmamasını sağlayan kişi olma durumudur. Aynı şey sosyal düzen için de zorunlu bir durumdur.
Şahsiyetli Toplum Olarak Emin Belde Ve Sosyal Düzen
İşte başkası ile sahip olunan bu ortak zemini dikkate alan sosyal düzene şahsiyetli sosyal düzen diyebiliriz. Emin Belde bu yüzden şahsiyet beldesi olarak da tanımlanabilir. Çünkü bu, insanda hedeflenen yapının toplumsal alana yansıması anlamına gelir. Yani aslında Emin Beldenin hedeflediği sosyal düzen şahsiyet düzenini ifade eder.
Birey, Toplum Ve Şahsiyet
Çoğu kere İslam’ın bireyci mi yoksa toplumcu mu olduğu tartışılmıştır. İslam için tek söylenecek yaklaşım onun şahsiyetçi olduğudur. Şahsiyet birey ve toplum (kavramsallaştırılma bağlamında toplum) gibi birbirine karşı üretilmiş kutupluluğun ötesinde, bunların üstünde ilkeli olmayı esas almaktır.
İlke insanlık durumu olarak hem insanın ruhunda hem de insanlığın tarihsel pratiklerinde üstte tuttuğu değerlerdir. Adalet gibi.. Bu bağlamda şahsiyet olmak birey olarak insanlıktan ve toplum olarak insaniyetten kopmamak anlamına gelmektedir. İlke herkesin üstte tuttuğu değerlerdir. Yalancının bile yalanı bir değer olarak görmemesi bunun kanıtıdır.
İlkesizlik bu anlamda insanın aslında varoluş şartlarını inkâr etmesi ve insanlık zemininden sapması anlamına gelmektedir. Çünkü ne birey, ne de ilkesiz bir toplum kavramı insanilik ve insaniyeti kapsamamaktadır. Çünkü ilke yoksa ne birey, ne de toplum sözkonusu olacaktır. Ya her otoriteyi özgürlüğe engel gören bireycilik, ya toplum denilen yapının her dediğini onaylayan güdük bir itaat ortaya çıkacaktır. Bu bağlamda birey kavramı da toplum kavramı da sorunlu olacaktır.
Şahsiyet-Kişilik
Şahsiyet (kişilik) genel anlamda “bir insanı başkalarından ayıran bedensel, zihinsel ve ruhsal özelliklerin; bir insanı diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerinin bütünü diye tarif edilmiştir. Ancak bu tanım mizâç, huy ve karakter gibi kavramları da içine alıyor görünen bir tanım olduğu için yeterince kullanışlı bir tanım olmaktan uzaktır.
Şahıs (personne) maske (persona) fizîki/dış görünüş, görünüm anlamlarına gelmektedir. Şahsiyetin arapça şahasa kökünden geldiği varsayıldığında yükselmek, görünmek, ortaya çıkmak, zuhur etmek, birine sabit bir şekilde bakmak, temsil etmek, ortaya çıkmak, açıklamak manalarına geldiği görülmektedir.
Persona (Maske) kavramından yola çıkarsak; gündelik hayatta insanın kendini gizlemeye çalıştığı çok değişik maskeleri olduğunu kabul edebiliriz.. İnsan gerçek yüzünü gizlemek için maske takar. Gerçek yüzünü gizlemenin temelinde insanların evrensel ve temel kabullerine uyum sağlamak endişesi bulunmaktadır. Bu anlamda şahsiyet salt fiziksel bir görünüm olmaktan çok manevî ve ahlâki bir görünüm olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede Kur’an’ın şahıs kavramını bir terim olarak ortaya koymaktan çok bir kavram olarak ortaya koyması anlamlıdır. Bunu Lahbabi’nin de belirttiği gibi bir yönüyle Vech (yüz) kavramı ile karşılamaktadır Kur’an. Kimi eski kabilelerde yüzkızartıcı işler yapanların alnı ya da burnu damgalanırdı. Bu da yüz ile şahsiyet arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca Türkçede de ahlakdışı; utanç veren işler için yüzkızartıcı tabirini kullanıyor olmamız konunun anlaşılması yolunda önemli bir veridir. İşte bu yüzden biz şahsiyet derken evrensel, aslî ve insanî özelliği kastediyoruz.
Tarih içinde insan asli özelliklerini zaman zaman yitirmiş, kendine ait olmayan maskelerle kendisini unutmuştur. Kimi kere köleleştirilmiş, sürülmüş, zulme uğratılmış aşağılanmış, ya da pâyelerle unvanlarla kendini diğer insanlardan üstün görerek kendini tanrılaştırmış; insan olduğunu unutmuştur. Ya yaratılanlara kulluk ederek, ya da yaratılanları kul edinerek kendini inkâr etmiştir. Her ikisinde de insan ortadan kalkmıştır. Hz. Ömer’in(r.a) Romalılara “analarından hür doğanları nasıl köleleştirirsiniz?” sorusunu sorması insanın aslen hür olduğu bilincini vurgulaması açısından anlamlıdır.
Dünya yüzünde tarih boyunca üç eğilim öne çıkmıştır. Bunlar Ruhbanî, Materyalist ve İslâmî eğilimlerdir. Bu da insanın yapısının boyutlarıyla alakalıdır. Ruhbanlık ruhu öne çıkarırken materyalizm maddeyi öne çıkarmıştır. Yani bir yanda insanın tabiatı diğer yanda şuuru vardır. Tabiat ve şuur insanın iki boyutlu birliğini ifade etmekte; ancak hiçbiri salt başına hayat dinamizmi içindeki insanı temsil edememektedir.
Ruhbani yaklaşım insanı melekleştirmeye çalışırken materyalist yaklaşım onu hayvan türlerinden bir tür ya da bir nesne halinde ele almaktadır. Bu iki yaklaşımın toplumsal alandaki görünümü ise insan için ya sürü olmayı(ilkesiz bağlılık) ya da anarşist olmayı (ilkesiz özgürlük) dayatmaktadır.
Ruhbanlık insanı her konuda mutlak itaate, materyalizm ise her konuda kişiyi madde ve fayda eksenin dışında otorite tanımamaya sevketmiştir.
İdeolojik kimi eğilimler ise insanın toplumsal bir varlık olduğu savıyla onu toplumun bir ürünü görmüş; toplum dışında bir insan şahsiyetinin olabileceğini kabul etmeyerek yine insanı sürü olarak algılamayı seçmişlerdir.
Bu noktada gerek tahrif edilmiş din ve onun değişik versiyonları, gerekse ideolojiler insanı ya anarşist bir birey ya da sürü olarak ele almış ve öyle değerlendirmişlerdir. Bunlar ya insanı birey olarak yücelterek -özellikle tahrif edilmiş dinin baskıcı uygulamalarına tepki olarak- onu özgürleştirme savıyla hiçbir kural tanımamaya, hiçbir otorite kabul etmemeye çağırmışlar, ya da Allah adına, Allah’ın kendileri için çoban seçtiği papazların emrine âmâde bir sürü olmayı öğütlemişlerdir. Birincisinde insanlar anarşist (yerleşik kuralların hiçbirini tanımayan, hiçbir otoriteye itaat etmeyen) ikincisinde ise ipleri başkasının elinde bir kukla durumundaki varlıklara dönüşmüştür..
İslami yaklaşım insanı şahsiyetsizleştiren bu iki yaklaşımın dışında ne büsbütün bireycilik ne büsbütün toplumculuk’u öne koymuştur. “Hepiniz Âdemdensiniz, Âdem de topraktandır” ilkesi hiçbir sun’i ayrıma ve üstünlük teorilerine geçit vermemektedir. Üstünlüğü ahlaki ve manevi alanda yetkinlik olarak ele alan İslami yaklaşım soy-sop, makam-mevki, ayrıcalıklı sınıf anlayışını da ortadan kaldırarak insanın fıtrî değerlerine dönmesini sağlamıştır.[2]
İslam düşünsel anlamda şahsiyeti, şahsiyetin ortaya çıkışını sağlamıştır. Birey toplumun, tarihin, kutsalın tasallutundan kurtularak toplumu, tarihi ve kutsalı yeniden anlamlandırmaya; yeniden okumaya yönlendirilmiştir.
Şahsiyet saf fıtrat’ın bireysel hayatta açığa çıkmasıdır. Şahsiyetin en önemli göstergesi seçme hürriyetidir. Körükörüne bağlılığın ortadan kalktığı bir tavır alıştır şahsiyet. Kendisi için istediği güzelliği başkası için de isteme, veya istemediği kötülüğü başkası için de istememe tavrıdır. İslam bu noktada insanın vicdanına dönmesi noktasında uyarılarda bulunarak insanı kendisiyle yüzleştirmiştir. Örneğin ölçü ve tartıda hile yapanların başkalarından bir şey alırken neden tam aldıkları halde satarken eksik sattıklarını sorarak, (Mutaffifin suresi) aslında eksik almanın hiç kimse tarafından kabul edilemeyeceği gerçeğine yaslanmış ve böylelikle insanın şahsiyetini örten menfaat perdesini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu konudaki örnekler çoğaltılabilir.
Kısacası İslam insanı şahsiyet olmaktan çıkaran, insana özünü unutturan her unsura karşı kendisinin farkına varmasını sağlayacak bir imkân olmuştur daima. İlâhî çağrının Zikr (hatırlama/hatırlatma) olması anlamlıdır.
İnsanın Kendine Yabancılaşması Bağlamında Şahsiyet
Ali Şeriati’nin insanın aline olma (kendine yabancılaşma) sebepleri olarak ortaya koyduklarını biz insanı şahsiyet olmaktan çıkaran sebepler olarak da kabul edebiliriz.
Buna göre insanı şahsiyet olmaktan (kendi fıtri/özünden) çıkaran sebepleri şu şekilde belirleyebiliriz.
1-Hurafeler; bozulmuş dinler, dogmalar: Doğuda ve Batıda ortaya çıkan mistik eğilimler ve özellikle sınıfsal düzen içerisinde insanın köleliğini meşrulaştırmaya çalışan kast sistemi insan şahsiyetini ortadan kaldırmıştır.
2-Büyü: Bireyin gücünün devre dışı bırakılarak kendisini bilinmeyen güçlerin kontrolüne bırakması da şahsiyeti önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Büyüyü belirleyici kabul eden birey kendi hatalarını görmek yerine hataları hep karanlık sebeplere bağlayarak kendini unutmakta; sorunlarını çözmekte atıl duruma düşmektedir.
3-Şirk: şirk insanın ergin olmama durumunda saplandığı bir yanlışlıktır. Kendi gücüyle çözemediği problemleri yine kendi elleriyle yaptığı hayalî güçlere havale ederek bir nevi kendi gücünü devre dışı bırakmaktadır. Yaradılmışlara kulluğu getiren bu anlayış insanın değer olarak düşüşünü simgeler. İnsanın kendinden daha aşağı varlıklara kulluk etmesi düşüşün en acıklısıdır. İslam, Tevhid ilkesiyle insanın sadece yaratana hesap verme durumunda olduğu bilincini aşılamaktadır. Âlemlerin Rabbi tarafından yaratıldığını farkeden insan yaratandan başka kimseye muhtaç olmadığını bilecek; kimseye hesap verme durumunda olmadığını kavrayacaktır. Bu da onu yaratılmış her varlığa karşı özgür kılacaktır. Buna paralel olarak dinde zorlamanın olmaması da özgür iradeye verilen önemin bir ifadesidir. Çünkü özgür iradenin olmadığı bir ortamda şahsiyetten sözedilmesi mümkün değildir.
4-Ruhbanlık: Yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi bireyin yaradanla olan ilişkisine karar verecek bir üst kurum ya da zümre onun şahsiyet olmasının önünde en önemli engeldir. Ruhbanlık bir yanıyla bunu yapmıştır. Örneğin vaftiz ve günah çıkarma geleneği insan şahsiyetine vurulmuş en önemli darbedir. İnsan günahı ve tevbesiyle şahsiyet olabilir ancak.
5-Makinalaşma, rutin hayat: Charlie Chaplin’in özellikle vurguladığı sanayi devrimiyle birlikte insanın çalıştığı makinanın dişlisi durumuna gelmesi de onun şahsiyetini önemli ölçüde yok etmektedir. İnsan üretim ve tüketimin bir nesnesi haline getiren makinalaşma süreci, insanın doğallığını da büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Makinalaşma insanın tabiattan kopuşunu da getirerek onu dar bir çevreye hapsetmektedir.
6-Bürokrasi: Katı bir bürokrasi insan şahsiyetini hantal bir devlet mekanizması altında ezmektedir. İnsan hizmeti karşılığında hak ettiklerini bile onur kırıcı bir çok aşamadan geçerek elde edebilmekte; elde ettiğinde ise insani yanından bir çok şeyin yok olduğuna şahit olmaktadır. Bürokrasinin bu duruma gelmesi mekanizmayı bireyden üstün gören devlet anlayışının tezahürü olsa gerektir.
7-Sınıfsal düzen: Özellikle kapalı toplumlarda sınıfsal düzen insanın değerini sınıfsal bir çerçevede ele alarak insani değerleri statüsel değerlere indirgeyerek evrensel bir insan şahsiyetini kabul etmemektedir..
İslam’a göre insan ne materyalist eğilimlerin anladığı gibi başıboş bir varlık, ne de varlığını belli bir zümrenin veya topluluğun ellerine bırakan atıl bir varlıktır.
İslam insanı bütünüyle kuşatan çevresel faktörleri aşmasını sağlayan bir anlayışla insana bakmaktadır.. İlkeli yani şahsiyetli varlık. tabiri caizse, ilkeye aykırı tavır, güç sahipleri ve topluluklar tarafından da yapılsa tek başına kalmayı göze alarak buna karşı çıkacak kadar bireyci, ilkeli davranan toplumsal yapının yanında durmayı ve ona omuz vermeyi görev addedecek kadar da toplumcudur.
Ortak Hakikat Problemi
Ortak hakikat var mıdır yok mudur? Bunu daha önce değerlendirmiştik. Ancak burada hakikati kabul etmenin tektipleşme anlamına gelmediğini de belirtmek zorundayız. Topluluklar kimi kere hakikati kendilerinin kavradığını ile sürerek bir tür tektipleşmenin yolunu açmışlardır. Kimisi Tanrı adına, kimisi tarihin koşulları ve tarihin zorunluluğu adına, kimisi belli insanların hakikati elimde tuttuğu yaklaşımına yaslanarak hakikatin kısır bir zeminde anlaşılması gibi bir yanılgı içerisine düşmüşlerdir.
Oysa hakikat dediğimiz şey tektipleşmenin değil, ortak zeminin adıdır. Hakikati kabul etmek tektipleşme değil, merkezinde ortak değerlerin; ortak ilkelerin olduğu, yani temel ölçünün olduğu zemine bağlı kalmaktır. Bu zemin olmadığında zaten bir arada yaşamak imkânsız hale gelir. Bu zemin hem tek tek insanda hem de insanlık tarihinde bulunmaktadır.
Topluluktan bir düzen çıkmamasının sebebi hakikatin zemin kaybetmesidir. Ortaçağ’da papalık ile krallar arasındaki çekişmenin temelinde de bu vardı. Kral da, Papa da kendisinin Tanrı tarafından görevlendirildiğini ve bu yüzden yönetme hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyordu.[3]
Oysa hakikat tektipleşmeyi değil farklılığını karşıtlık olarak anlaşılmasının önüne geçen bir anlayış bize sunar. Farklılığı karşıt kabul etmemek tektipleşmeyi önler. O halde ortak hakikat derken hem tektipleşmeyi hem de ilkesizliği bertaraf etmiş oluruz.
Farklılık Karşıtlık ve Hakikat
Bir şeyi karşıtı ile anlamak, o şeyi anlamanın ön koşulu olabilir mi? Elbette olabilir. İyi kötü güzel çirkin, doğru yanlış gibi yargılarımız evrende iki yanı ortaya koyar. Bunlar hep birbiriyle anlam ve değer kazanır.
Peki, bu iki yönün hangisi aslidir? Bu soruya, tercih edilenin asli olduğu cevabı verilebilir. Tercih edilen asli olandır diyebiliriz. Çünkü insanlık açısından bakıldığında insanın daima asli olanı tercih ettiği ve üstte tuttuğu görülebilir. Yani daima kötüyü değil iyiyi, yanlışı değil, doğruyu, çirkini değil, güzeli tercih ederiz.
Ancak bazen algı yanılgıları yaşarız. Kimi kere iyi diye kötüyü, güzel diye çirkini seçebiliriz. Bu bizim asli olanı tercih etmediğimiz anlamına gelmez. Çünkü kötüyü seçerken bile yine de bir iyi istencinden hareket ederiz.
Güzellik konusunda farklı bir şey söylenebilir mi? Yani herkesin güzel ve çirkin yargısı farklıdır denebilir mi? Hayır. Farklı insanlar farklı şeylere güzel deseler de hepsinin buluştuğu ortak bir güzel zemini vardır. En temelde insanların güzel derken oranı; orantıyı esas aldıklarını görmekteyiz. Yani orantısız olana hiç kimse güzel demez.
Karşıtlıklar konusunda insanlık ortak anlayışlara sahiptir. Bu karşıtlıklar içerisinde insanın en temelde aradığı mutlak iyi ve mutlak doğrudur.
Burada yapılması gereken bu karşıtlıkların asli bir zemini olup olmadığını tespit etmektir. Biz Karşıtlığın asli ve öze ilişkin, farklılığın ise çevresel ve arızi olduğunu düşünmekteyiz. Farklı olanlar aynı asla yaslanabilmekte, ancak karşıt olanların ortak bir asılları bulunmamaktadır. Her karşıt farklıdır, ancak her farklı karşıt değildir.
Karşıt olan iyi ve kötü dediğimiz iki uçla ilgilidir ki burada asli bir farklılık sözkonusudur. O zaman karşıtlığın bir değer problemi olduğunu söyleyebiliriz.
Karşıtlık insanın bir değer varlığı olması ile alakalıdır. Kavgaların temelinde karşıtlıklar bulunmaktadır. Bu noktada hayvanlar âlemindeki mücadele bir karşıtlık savaşı değil, hayatta kalma mücadelesidir ve her zaman masumdur. Hayvanlar savaşmazlar sadece karınlarını doyurmak isterler.
O zaman karşıtlıkların insana ait bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu da yukarıda belirttiğimiz gibi iyi ve kötü algımızla alakalıdır. Yani değer duygusuyla alakalıdır.
Her karşıt görmenin temelinde bir değersel yönelim bulunmaktadır. Çoğu kere bu değersel yönelimden yola çıkarak bir karşıt üretilmektedir. Bize benzemeyenin kötü, bizim iyi olduğumuz şeklindeki yaklaşımın hangi asli zemine sahip olduğunu sorgulamamız gerekmektedir.
Önce de belirttiğimiz gibi karşıtlık asli farklılık arızidir. Farklılıklar arızi etkilere yaslanmaktadırlar. Ancak Farklı olanı karşı görmek ve farklılıklardan karşıtlık üretmek de mümkündür.
Farklılık ve karşıtlığı tespit etmemiz için asli olanın ve arızi olanın ne olduğunu ele almamız gerekmektedir.
Bize göre insan davranışlarında hem asli, hem de arızi unsurlar bulunmaktadır. Her insan asli olarak iyiyi ister ve kötüyü istemez. İyinin kötü, kötünün iyi bilinmesi algılarımızla, inanç ve değerlerimizle alakalıdır. Kimi kere inanç ve değerlerimiz bizi çok yanlış yerlere sürükleyip bizi özümüze yabancılaştırabilir. O zaman inanç ve değerlerimizin asli unsurlarını tespit etmek de ayrıca yapılması gereken önemli işlerdendir.
Farklılıkların sosyal, coğrafi, ekonomik sebepleri olabilir. Bu hayatın bütün alanındaki insan ilişkilerinde görülebilir. Hatta aynı düşüncede olduğumuz insanlar arasında bile farklı yaklaşımlar bulunabilir.
Farklılıkları ortaya koyan faktörler nelerdir.
a-Sosyal yapı ya da ideolojik ve dinsel anlayışlar
İnsana ve eşyaya bakışımız tavır ve davranışlarımızı etkilemektedir. Bu çerçevede içinde bulunduğumuz sosyal yapının bize sunduğu anlayışlar bizim hem insanla hem evrenle ilişkimizde önemli rol oynayacaktır.
Kendimizi özgür gördüğümüzde farklı, bağımlı gördüğümüzde farklı bir bakışaçısı kazanabileceğimiz ortadadır. Örneğin sürekli aşağılanmış bir toplumun fertlerinin sağlam bir şahsiyet geliştirmeleri pek de mümkün olmayacaktır.
b-Göreneksel kimi adetler ve coğrafi yapı
Yemeğini sürekli yerde yemeye alışmış birisinin masada oturması farklı olabilecektir. Çöl hayatında kendine özgü kıyafetler ve kendine özgü yeme içme tarzı olabilecektir. Bu türden farklılıklar her toplumda bulunabilmektedir. Ancak bunlar öze ilişkin değildir. Gerçi kimi modern araştırmalarda doğulu ve batılı insanların beyninin farklı olduğu ortaya konulmaya çalışılsa da bunun doğululuk batılılıkla değil, insan cinsindeki farklılıkla alakalı olduğunu düşünmekteyiz. Çinli, zenci, beyaz, sarı ırklar arasında elbette kimi fiziksel farklılıklar olabilecektir.
Çağımızda Farklılıktan Üretilen Karşıtlık, Doğu Batı Karşıtlığı
Kimi farklılıklar kolayca karşıtlığa dönüştürebilecek özelliğe sahiptir. Şimdi bunlara değinelim.
a-Bilimsel açıdan
Farklılıktan karşıtlık üretenler çoğu kere ilerleme fikrine yaslanmaktadırlar. İlerleme fikrinde ise insanın çevreye egemenliğinin artması ile insan oluş arasında paralellik kurmaktadırlar. İnsanın çevreye egemenliğinin insanlığını artırdığı çevreye egemenliğinin az olmasının insanlık değerleri açısından aşağı olmayı getirdiği gibi bir yanlışa düşülmektedir. Bu noktada Batının bilimsel gelişmelerden uzak olanların insanlıktan da uzak oldukları anlayışı farklılıklardan karşıtlık üretmenin en önemli göstergesidir. Modern sömürgecilik bu anlayışla güçlenmiştir.
Bu anlayış teknik aletlerin gelişmesini ve insanın çevreye egemenliğini esas almaktadır. Oysa bilim insanlığın ortak mirasıdır. İnsanlığın bilgi birikiminin ürünüdür.
b-Kurumlar açısından
Örneğin bugün Batı, kurumları ile oturmuş bir yapıyı göstermektedir. Demokrasi insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi gerçekler Doğu toplumlarının pratikte yüzyıllardır unuttuğu şeylerdir.
Ancak yine de Batılı denilen toplumlar bunları elde etmek için yüzyıllar boyu savaşmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu değerlerin hiçbiri Batılı denilen toplumların ürettiği özgün değerlerler değildir. Bu değerlerin hiçbiri insana yabancı değildir. Hammurabi kanunlarından bu yana insanlık tarihine baktığımızda insanın kendisi için daima mükemmel bir toplum yaratma çabasını görürüz.
Ancak tarih boyunca insanlığın iyi bir dünya hedefinde Doğu ve Batı kıyaslaması yerine dünyayı yadsıyan mistik ve ruhani eğilim ile materyalist pozitivist eğilimi kıyaslamak yerinde olacaktır. Meseleye kurumlar açısından bakıldığında, dünyayı bir sürgün yeri olarak gören mistik anlayışın dünyevi kurumlara mesafeli durması kaçınılmaz olacaktır. Bu durum bile eleştirilmeden önce anlaşılmayı hak etmektedir.
Ayrıca doğuda kurumların oturmayışının kendine has özel şartları bulunmaktadır. Bu da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur.
Doğu dünyası dediğimiz dünyanın egemenlik problemi bulunmaktadır. Bu dünya modern Batı egemenliğinin ürettiği bölünmüşlükten kurtulabilmiş değildir. Ayrıca ekonomik açıdan Batının pazarı durumda olan bir dünyanın kurumları hakkında olumlu neler söylenebilir? bilemiyoruz.
b-Manevilik, Maddilik açısından
Doğu denildiğinde maneviyat ve ruhaniliğin, batı denildiğinde aklın anlaşılması ve Doğu Batı karşıtlığının akıl ve maneviyat karşıtlığı olarak öne sürülmesi alışılagelen bir durumdur. Peki, bu ne derece doğrudur? Hıristiyan teolojisinin aklı küçümseyen yaklaşımından yola çıkarak akli olanı dinin karşıtı gibi gösterme anlayışı tepkisel bir anlayıştır.
Bu yüzden Batının aklı Doğunun ise kalbi temsil ettiği savı da çok üstünkörü bir savdır. Felsefi düşüncenin köklerini Yunanda gördüğümüz için felsefi düşünceye de Batılı etiketi vuruyoruz. Oysa bu düşüncenin temelleri doğuda da bulunmaktaydı. Yalnız doğuda bu din olarak ortaya çıkıyordu. Zerdüşt dininin Empedoklese, Platona etkileri bilinmektedir. İyi ve kötü problemine Empedoklesin ve Platonun yaklaşımı Zerdüşt dininin etkisi ile olmuştur. Ayrıca yunan felsefesini ele alırken Mısır ve Akdeniz etkisini es geçemeyiz.1
Platondaki ruh göçü öğretisi ile Hint’teki ruh göçü öğretisi arasındaki benzerliği nasıl açıklayacağız?
Biz doğululuk ya da Batılılık’ın cevheri asli bir ayrılık oluşturmayacağını. Ayrılıkların arızi ve öze ilişkin olmadığını söylemek durumundayız. Meseleye antropolojik olarak eğildiğimizde insanın iki boyutu olduğunu bu iki boyutun tezahürlerinin hem doğuda hem batıda görülebileceğini kabul etmekteyiz.
Rene Genueoun Batı derken Modern batılı paradigmadan sözetmektedir. Ona göre Aydınlanma denilen dönem karanlık bir dönemdir. Bu anlayış insanın değerler dizgesinden ve maneviyattan kopuşu ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak Batı denildiğinde salt Aydınlanmadan sonra gelişmiş ve egemen olmuş modern paradigma anlaşılabilir mi? Doğu denildiğinde de maneviyat ve güzelliklerle yüklü bir dünya tasarımı anlaşılabilir mi? Batıyı emperyalist yayılmacı bir düşman olarak görmek de bu noktada tutarsızdır. Çünkü tarihte dünyanın birçok yerinde yayılmacı anlayışlarla karşılaşabilmekteyiz.
Makinenin icadı ve Sömürgeciliğin bir dünyanın diğer dünya üzerinde baskı kurmasını ve diğer dünyayı yoketme aşamasına getirdiği söylenebilir ancak bunun sonuçları salt bir dünyayı değil, bütün bir insanlığı tehdit etmektedir. Batı yayılmacılığı sadece Doğuyu değil, bütün dünyayı ve insanlığı tehdit etmektedir.
c-Dinsel değerler açısından
Batı artık Hıristiyanlığı temsil etmemektedir. Bugün Batıda bir değer yitimi yaşandığı söylenmektedir. Bu noktada Batı ile doğu arasında farklılık vardır. Bu farklılık savaşlara kapı açsa da yine de bunu bir karşıtlık olarak değerlendiremeyiz. Örneğin Hıristiyan-Müslüman çatışması olarak öne çıkan çatışmalar bir karşıtlık çatışması değil, çoğu kere menfaatlerin çatışması olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu çatışmaların bir yönü de değer duygusunun bir yanlışa alet edilmesiyle alakalıdır. Farklılıklar değer duygusunun yanlışa yönlendirilmesi ile karşıtlık olarak algılanabilmiştir. Farklı olan şeytani ilan edilerek karşıt gösterilmiştir. Ancak asılda ve özde karşıtlık sözkonusu değildir. Çünkü her ikisinin de en temelde Kutsal diyebileceği değerler bulunmaktadır.
Ama Doğu ve Batı denilen dünya arasındaki karşıtlığın başka bir boyutu bulunmaktadır. Bu boyut Doğu ve Batı ifadelerinin ötesinde bir karşıtlıktır. Bu karşıtlık insanın Aydınlanma sürecine kadar ürettiği bütün bir kültürel birikimle hesaplaşmayı esas kabul eden Modern paradigma iledir. İnsan mirası ile yeni ve türedi olanın arasındaki karşıtlık her dönemde olsa da modern Batılı paradigma yeni ve türedi olanın egemenlik kazanmasını sağlamıştır.
O halde bu karşıtlığa yakından eğilmemiz gerekmektedir.
İslam Dünyasında Batı Karşıtlığının Temelleri
-Materyalist pozitivist temellere dayalı yeniçağ batı düşüncesi
Yeniçağ batı düşüncesi derken, özellikle akıl, bilim ve ilerleme fikirlerinin egemen olduğu Aydınlanma anlayışına yaslanan bir düşünceden bahsetmekteyiz. Bu anlayış, Tanrı yerine insanı, Kilise yerine aklı-bilimi ve eskinin geri, ilerinin daima iyi olduğu yolundaki anlayışı esas almıştır. Bu düşüncenin oluşumu onbeşinci yüzyıldan başlamış, etkileri yirminci yüzyıla kadar uzanmıştır.
Yeniçağ Batı paradigması akıl bilim ve ilerleme gibi üç temel üzerine bina edilmiştir. Bu üç anlayış farklılıkları yadsımakta ve tek tip bir hakikat olarak modern anlayışı sunmaktadır. İlerleme fikri ile modern zamanların insanlığın her alanda üst bir aşaması olduğunu dayatmakta. Modern olmayan toplumların aslında aşağı ilkel gelişmemiş ve vahşi olduğunu söylemektedir.
Akıl, bilim ve ilerleme kavramları mutlaklaştırılarak hakikatin mutlak ölçüsü haline getirildiğinde hayatı anlamak için tek bir yöntem tek bir hedef ve tek bir araç dayatılmış olacak ve bunun dışında kalanlar hakikat dışı gerçek dışı ve düşman olarak kabul edilebileceklerdir.
Her dönemde bir karşıtlık zihniyeti varsa da geçmişteki çatışmalar insanlığın ortak değerlerini (insan mirası) tehdit etmemiştir.
Aydınlanmadan sonra özellikle mesele Doğu ve Batı meselesi olmaktan çıkmış insanlığın tarihsel süreç içerisinde insani olan dediği şeyin inkârı ve kabulü meselesine varmıştır. Geleneksel toplum yerini akılcı bir topluma bırakmıştır. Ancak değerden sıyrılmış akıl ve bilim Batı düşüncesinde de önemli eleştirilere uğramıştır.
Bu noktada Batı içinde üretilen paradigma yine Batılı düşünürlerin birçoğu tarafından eleştirilmiştir ve inkar edilmiştir.
-Modern paradigmanın bütün dünyaya her türlü imkân kullanılarak dayatılması
Modern yargıların insanlığın temel anlayışı olduğu gibi bir yanılgı ile bütün dünyayı aynılaştırmaya çalışmak elbette bozucu ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Farklılıklarımız olduğu gibi ortak değerlerimiz de bulunmaktadır. Farklılıklarımızı yok etmek ve farklı olanı gücümüzle ortadan kaldırarak kendimize benzetmek çabasında kurtulmak zorundayız. Farklılıklarımızı değil ortak noktalarımızı tespit ederek birbirimizle sağlıklı ilişkiler kurabiliriz. Modern pozitivist paradigmayı insanlara dayatmak farklılıkları karşıtlık olarak algılamak anlamına gelmektedir. Ve bu karşıtlık mutlaka karşıt üretecektir.
Modern batılı paradigmanın varlığı ile farklılığın karşıtlığa dönüştürmesinin çok çeşitli sebepleri vardır. En temelde bağlı olunan bir değerler dizgesinin artık esas kabul edilmemesidir. Geçmişte Hıristiyan-İslam anlaşmazlığı ve yapılan savaşlar ortak değerler dizgesi ile değil birbirleri ile idi. Farklı algılayışları ile öne çıkmış olsa da modern öncesi zamanlarda insanlığın ortak değerler dizgesi vardı. Oysa Modern Batılı paradigma, manevi olanın yok sayılmasına dönük bir ortadan kaldırma hamlesi olmuştur. Modern dönemlerde ilerleme fikri ile insanlık için belli bir gelişme çizgisi varsayılarak bu ilerleme çizgisi dışında kalan insanlar barbar ilkel ve gelişmemiş olarak kabul edilmiştir.. Bu yaklaşım insanın maddi gelişmesini kültürel gelişmesi ile paralel kabul etmiştir.
Kısacası karşıtlık özellikle egemen modern paradigmanın özünde olan bir şeydir. Bu Hıristiyan Müslüman karşıtlığı gibi üretilen bir şey değildir. Çünkü Modern paradigma insanlığın bütün bir değerler dizgesini yoksayarak varolmaya çalışmıştır. Modern paradigma batıda Hıristiyan teolojisine tepkiden de güç alarak büyümüş ve gelişmiştir. Batıda değerler dizgesi Hıristiyanlık tarafından temsil ediliyordu. Hıristiyanlığa karşı geliştirilen bu anlayış F. Bacon’un dediği gibi yanlışları silerken arada doğruların silinmesi gibi bir tehlikeyi de içinde barındırıyordu.
Şunu unutmamamız gerekmektedir ki, “Batı düşüncesi gerek Ortaçağ, gerekse Yeniçağ boyunca hep Kilisenin ekseni etrafında dönmüş durmuştur. Düşünce adamları Ortaçağda, Kilisenin doğrularını rasyonel temellere oturtma, Yeniçağda da kiliseden kurtulma yönünde hamleler yapmakla uğraşmışlardır. Bu hamleler farklı boyutlarda kendini göstermiştir. Kiliseyi reddetmekle birlikte Tanrıyı ve Din’i reddetmeyen eğilim ile, her tür dinsel anlayışı toptan reddeden iki eğilim belirmiştir.
Aslında Aydınlanma sonrası geliştirilen din ve değer etrafındaki yaklaşımların Hıristiyan teolojisinin tersyüz edilmiş hali olduğu bile söylenebilir. Örneğin “ilerleme fikri” Hıristiyanlığın tarihin hep iyiden (bir altın çağdan) kötüye doğru gittiği anlayışının tam karşısındadır.
Hümanizm, insanın zavallı, aciz ve günahkâr olduğu anlayışına tepkidir.
İsa peygamberin İncilde zikredilen “insan sadece ekmekle yaşamaz!” anlayışına Marx “insan sadece ekmekle yaşar; bütün kavgaların temelinde bu vardır” anlamına gelecek bir tepki vermiştir.
Freud dünyadan el etek çekmeyi ve ulvi sevgiyi esas alan anlayışa karşı insanın aslında cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel yöneliminin olduğunu söyleyerek adeta Kilisenin tam tersi bir yaklaşımı dillendirmiştir. Özellikle cinsel hazları bastırmanın onları sınırlamanın ruhsal bunalımların kaynağı olduğunu vurgulamaktan geri durmamıştır.
Bugün Batıda Din karşıtlığı dolayımında şöhret bulan ve büyük dediğimiz birçok düşünce adamı büyüklüğünü, Kilise ile hesaplaşmasının büyüklüğüne ve bu hesaplaşmadaki cesaretine borçludur. Bu noktada büyüklük cevheri değil arızi; mahallî (yerel) bir büyüklük olmaktadır.
Dinsel doğruları Kilise dışında arayan eğilimin de, her tür dinsel anlayışı reddeden eğilimin de odak noktası Kilise teolojisi olmuştur. Ekseninde Kilise olan yaklaşım biçimlerinin ne tür bir felsefi derinliğe sahip olacağı da ayrıca tartışılmaya değer bir konudur.
Ancak yine de bu çabalar hakikati bulma bağlamında önemli çabalardır ve Batı dünyası çerçevesinde çok önemlidir.
Bütün değerler dizgesini Kilise ile birlikte topyekun red tavrının egemen paradigma olarak öne çıkmasının çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bunun sebeplerini Batıdaki sosyal ve ekonomik dönüşümlerle açıklamak mümkündür. Ancak bu konu ayrı bir çalışmanın konusu olmayı hak edecek önemdedir.
-Savunmacı ruh hali
Doğuyu kutsayıp batıyı bütün kötülüklerin kaynağı gibi gösterme anlayışı benzer biçimde Batıyı kutsayıp doğuyu şeytani görme anlayışı ile aynı zeminden hareket etmektedir. Kategorize edip düşman ilan etmek sadece yenilgi dönemlerinde ve savaş dönemlerine has bir anlayış olarak değerlendirilmelidir.
Bir yazarın belirttiği gibi İslam dünyası üç dönemde yenilgi yaşamıştır. Bunlar; Moğol istilası, Haçlı seferleri ve Birinci dünya harbidir. Yenilgi dönemlerinde insanlar içlerine kapanık ve savunmacı olurlar.
Doğu ve Batının birbirinden uzak olduğu iddiasının özellikle İslam dünyasındaki yenilgi durumuyla alakalı olduğunu düşünmekteyiz. Savaş sürecinin ruh hali yenilenlerin yenenlere ya hayran, ya da düşman olmasını getirmektedir. Savunmacı ruh hali kendimizi geliştirmemize engel olmakta ve içinde bulunduğumuz toplumdaki çatışmalara uygun zemin oluşturmaktadır. Savunmacı ruh hali Batıdan ne gelmişse kutsayan ve bunu kutsamayanı cahil ve yoz ilan eden bir kesim ile batıdan ne gelmişse reddeden ve şeytani ilan eden kesimin ruh halini ortaya sermektedir. Bu da içinde bulunduğumuz coğrafyanın gerçek aydınlanmasının önünde en önemli engeli oluşturmaktadır.
O halde çözüm nedir?
Çözüm öncelikle Doğunun ve Batının ortak kültürel mirasının olup olmadığını tespit etmektir.
Doğu Ve Batı: Ortak Kültürel Miras Var mı?
Doğu ve Batı ilişkisinde öncelikle yapılması gereken şeyin özellikle modern öncesi döneme ait olan ortak kültürel mirasın tespit edilmesi olduğu kanaatindeyiz. İnsan Mirasına bakarak ancak insanlık için belli bir gelecek tasarımına varılabilir. Peki, böyle bir miras var mıdır? Bu sorunun cevabını modern antropolojik çalışmaların ışığında ortaya koymak gerekmektedir. Modern anlayış ve dejenere edilmiş insan mirası arasında asli bir öz bulmak zorundayız. Doğu ve Batı ilişkilerinde modern paradigma da, dejenere edilmiş gelenek de bizi sağlıklı bir sonuca ulaştıramaz.
Şunu unutmamak gerekir ki, bugünkü Batı medeniyeti denilen yapıda İslam medeniyetinin uzantılarını görmemiz mümkündür. Dolayısıyla ortak bağları dikkate alınmadan tasnifler yapmak İslam medeniyetini de anlamamak anlamına gelecektir. Gerek Ortaçağ denilen dönemde gerek Rönesans ve Yeniçağda Müslüman düşünürlerin etkisi ve damgası inkar edilemez. Bu yüzden Batı karşıtlığı kimi kere bizim kendimize ait değerlerden de kopmamızı ve yanlış anlamamızı getirecektir.
Ayrıca burada kategorilerin ötesinde bir insansal temel aramak durumundayız. Bütün insanlar için insani olanı ifade eden bir sağlam temel bulunabilir mi? sorusunun cevabını aramaya çalışmamız gerekmektedir. Burada insandan; insanın yapıp ettiklerinden yola çıkılması gerekmektedir. Eğer insansal bir öz ve asl bulabilirsek ortak kökler ve ortak anlamlar bulmamız mümkün olacaktır. Asılları bulmak farklılıklarla karşıtlıkları sağlıklı bir biçimde anlamamızı sağlayacaktır. Bu yüzden biz insansal değerlerin kökeni ve bu köken karşısında geliştirilen anlayışlar üzerinde durmalıyız. Doğu ve Batı gibi kategorik ayrımlardan ziyade insansal temeller gibi daha genel bir özü arama çabası insanlığın problemlerini çözmede sağlıklı bir sonuca götürebilir.
Doğu ve Batı tarih boyunca birbirlerinden etkilenmiş ancak her iki dünya da zaman zaman ortak değerler dizgesinden uzaklaşmış zaman zaman bu değerler dizgesini yeniden ihya etmiştir. Bilinen insanlık tarihine baktığımızda, bütün insan topluluklarında belli bir değerler dizgesini bulmaktayız. Buna A.F. Shaker’in ifadesi ile insan mirası diyeceğiz. Değerler belli arızi (sosyal, coğrafi ve kültürel) sebeplerle farklı anlaşılmakla birlikte en temelde bir esas bulunmaktadır. İnsan Mirası sabit kalan şey; değişen ise bizim insan mirasından anladıklarımızdır. Bu anladıklarımız ya insan mirasıyla örtüşmekte; ya da örtüşmemektedir. Örtüşmediğinde sapma, örtüştüğünde ihya ve diriliş ortaya çıkmaktadır.
İnsan Mirası derken tarih içerisinde insanın bağlı olduğu temel, değişmez ve ortak değerler dizgesini anlamaktayız.[4] İnsan her dönemde bu değişmez değerler üzerine yeni şeyler bina etmiştir. Bu yeni şeyler insanın tecrübe birikiminin ürünüdür. Bu değerler dizgesini reddettiğini söyleyenler bile çoğu kere varlıklarını bu değerler dizgesi ile ifade edebilmişlerdir. Bu noktada insan mirası sabit kalan ancak varlığını her an hissettiren dinamik bir güçtür. İnsan mirası derken ayrıca büyük tektanrıcı dinlerin ortak değerleri ve özü de anlaşılabilir.2
Doğu ve Batı ilişkisini insan mirası bağlamında irdelersek üç tavır ile karşılaşırız.
a-İnsan Mirasından Sapma
Sosyal ilişkilerin gelişmesi ile birlikte birçok sebeple insanların İnsan Mirasından sapmaları sözkonusu olmuştur. Bu dinler olarak öne çıkan birçok oluşumda görülmüştür. Dinler asli dinden (ortak insani değerler) sapma sonucu ortaya çıkmışlardır.
b-İnsan Mirasını Arayış
İnsan mirasını arayış derken insana karşı konumlanmış bir değerler dizgesine başkaldırı hareketini ifade edebiliriz. Bu arayış her çağda kendini göstermiştir. Modern çağda da özellikle aydınlanma döneminde Kilise tarafından temsil edilen dinsel anlayışı sorgulama çabaları olmuştur.Bu çabaların hepsini -vardıkları sonuçlar farklı da olsa-insan mirasını arayış olarak nitelendirebiliriz.
c-Kökler
Hakikatin özünü -önyargılardan uzaklaşıldığı takdirde- insanı çözümleme çabasında olan bütün yaklaşımlardan çıkarmamız mümkündür.
Din üzerine ortaya atılan birçok teorinin içine nüfuz ettiğimizde burada genel çerçevesini görebileceğimiz bir asıl ile karşı karşıya gelmemiz mümkündür.
Ancak elbette dinsel anlayışlardan değil bir asıldan bir asli dinden sözediyoruz burada. Çünkü dinsel anlayışlar insanların sayısı kadar çok ve çeşitli olabilir ama bütün bu anlayışlar bir asıla yaslanarak vücud bulurlar.
G.Vico, “Medenileşmiş uluslar kadar barbar olan bütün uluslar da zaman ve mekân bakımından birbirlerinden uzak olmaları nedeniyle ayrı ayrı kurulsalar da şu insani üç âdeti daima korumuşlardır. Hepsinin dini vardır, hepsi evlilikleri törenlerle kutsar, hepsi defin töreni yapar… ‘Birbirlerinden haberdar olmayan insanlar arasında doğan bir örnek fikirler ortak bir gerçeklik zeminine sahip olmalıdır’ aksiyomu ile bunların bütün topluluklarda korunmuş olması bilimin ilk ilkeleri olmalarını hak ederler.”3 demektedir.
Geçmişten bugüne geliştirilen bütün dinsel anlayışların özünde iki tane temel özellik dikkatimizi çekmektedir. Bunlardan ilki Tanrı inancı ve diğeri de kendi dışındakine saygıdır. Biz bunları Tevhid ve emanet diye adlandırmaktayız.
İnsan mirasının evren ve insan anlayışına eğildiğimizde Tevhid ve Emanet ilkesi ile şekillenen bir evren ve insan tasarımı ile karşı karşıya kalmaktayız.
Tevhid birlik; birlemek anlamına gelir. Dinsel terminolojide dar anlamıyla Tanrının birliğini ifade eder..
Bu ilke Tanrı, Evren ve insan arasındaki uyumu ve birliği simgeleyen bir ilkedir. Tanrı ve insan, insan ve evren, insan ve insan ilişkilerindeki uyumu işaretleyen bir ilkedir. Bunun anlamı da insan için orijin olarak birlik, öz olarak birlik ve din olarak birlik demektir.
Emanet ilkesi ise insanın ayrı bir değer olarak öne çıkmasına işaret etmektedir. İnsan evrende sorumluluk sahibi özgür varlıktır. Bu sorumluluğu insana sunan emanet anlayışıdır. Evren insana sunulmuş bir emanettir. Özgür olması sebebiyle emanetin kendisine sunulduğu bir varlıktır insan. Emanet sahibi olmak özgür olmayı da gerektirmektedir. Emanet sahibi olmak hem kendine hem de ötekine karşı saygılı olmayı gerektirmektedir. Hem kendi varlığını hem de ötekinin varlığını korumayı öngörmektedir. Çünkü evrende bütünün birliği sözkonusudur. Bütün var olanlar bir biçimde birbirlerine bağlı olarak varolmaktadırlar. Varlıklardan herhangi birinin yokolması bütün varlık düzenini bozabilecek bir yıkıma kapı açabilecektir. Bütün tabular, yasaklar ve ahlaki buyruklar bu ilkeden beslenmektedir.
Peki acaba insan mirasına yaslanarak bir yeni paradigma üretilebilir mi? Ya da insan mirası için bir gelecek sözkonusu mudur?
Modern Batılı Paradigma Karşısında Hakikatin Geleceği Var Mı?
Özellikle Yeniçağla birlikte insanlığın yüzyüze kaldığı büyük altüstoluşlar insanın hayata bakışını oldukça bulandırmıştır. Bu yüzden kimi filozoflar çağımız için “bulanık” ifadesini kullanmaktan çekinmemiştir. Bunun en önemli sebebi bir değerler dizgesini temsil eden din ile, insanın fiziksel dünyadan istifade etme yolunda yaptığı hamlelerin bütünü olan bilim arasında oluşturulan uçurum olmuştur. Tarihsel gelişim içinde bilim din adına, din ise bilim adına dışlanmıştır. Ancak bu ikisini bir arada tutmak isteyen eğilim de bulunmuştur. Özellikle Rocer Bacon’un çabaları bu konuda önemlidir. O manevi olanı yoksaymadan dünyayı anlamanın yolunu gösteren önemli bir düşünürdür. O, bilim ve dinin birbirinden kopmasının insanın varlık olarak bölünmesini getireceğine; bu yolla da; dinin bağnazlığı, bilimin ise inançsızlığı besleyeceğine vurgu yapmıştır. Bu düşüncelerinde İslam filozoflarının etkileri görülmektedir.. Roger Bacon Müslümanların talebesidir. Onun üzerinde İbni Sina’nın çok önemli etkisi vardır. Ona göre İbni Sina Filozofların şahı ve önderidir.” O sık sık İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi ve Albumazar’a 4 ve başka düşünürlere gönderme yapmıştır.”5
Anlayışını kurarken Müslümanlardan etkilenmesi onun hem madde ve ruh karşıtlığı anlayışından, hem de birbirine zıt iki ayrı gerçeklik anlayışından kurtulmasını sağlamıştır. O hem dine götüren içsel tecrübe ve aydınlanmayı, hem de deney ve gözlemi düşünce sistemini oluştururken temel kabul etmiştir.
Daha sonra onun izinden giden eğilim de özellikle İngiliz felsefe çevresinde etkili olmuştur.
Aslında dinler de, ideolojiler de insan gerçeğinden kopamamışlardır. Ne maddeyi inkâr eden yaklaşım kendisini maddeden kurtarabilmiş, ne manevi olanı inkâr eden yaklaşım çoğu kere manevi olanın savunuculuğunu yapmaktan geri durabilmiştir. Bu iki yaklaşımın (ruhbanlık ve materyalizm) da hayat ve insan gerçeği karşısında çelişkiler yaşadığı ortadadır. İnsan bir yönüyle kendisini bu dünyadan ayrı görmüş (ahlak, sanat, din) diğer yanıyla bu dünyayı anlamaya çalışıp fiziksel olarak rahat etmek istemiştir (bilim).
Modern çağda Din etrafındaki tartışmaların bir yönüyle asli din (ortak değerler)in açığa çıkması noktasında önemli katkılar sunduğu söylenebilir. Bu katkılar geleceğin inşasında insan mirasının asli unsur olacağını göstermektedir. Modern dönemde tanrı ve din daha asli ve daha net bir biçimde anlaşılma şansına sahiptir. Çünkü insanlığın tecrübe birikimi asli din için önemli bir kazançtır.
Çağımızın önemli ateistlerinden A.Flew’in Tanrıcı olduğunu açıklaması ve “bir İlk Sebep olan Tanrıya inanmayı düşünmeye başlamamın yegâne sebebi, kendi kendisini üreten ilk organizmaların kaynağına ilişkin naturalistik bir açıklama getirmenin imkânsızlığıdır”6 diyerek ateizme ilişkin bütün söylediklerinin üzerine bir çizgi çekmesi dikkate değer bir husustur.
Dinin zaman süreci içinde yok olacağı iddiası artık miadını doldurmuş bulunuyor. İnsanlar artık “Tanrının İntikamı”7ndan ve dinin geri dönüşünden sözediyorlar. Bu geri dönüşün mahiyeti ve boyutları ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur. Geri dönen şey kendinden bir şeyler kaybederek mi, yoksa asli unsurlarını muhafaza ederek mi geliyor? Bu ayrıca tartışılmaya değer bir konudur.
Modern dönemlerde ortaya atılan Tanrının geleceği var mı sorusu bütün insan mirasının ortadan kalkabileceği anlayışından beslenmektedir.
“Tanrının geleceği var mı?” sorusu ilerleme fikrinin ortaya koyduğu bir sorudur. Bu soru pozitivizmin tarihsel şemasına uygun düşen bir sorudur. Bu yüzden yanlış bir sorudur. Tanrının belli bir tarihsel zaman diliminde ortaya çıktığı anlayışının uzantısı olan bu soru birçok dinsel eğilim ile sorunlar yaşayan bir anlayışın uzantısı olarak değerlendirilebilir.
Eğer aşkın bir varlıktan söz ediyorsak aşkın bir varlık için içkin bir gelecek tasarımında bulunabilir miyiz? Yok, eğer insanın ürettiği bir Tanrıdan ya da Tanrılardan söz ediyorsak o zaman “insanın geleceği var mı?” şeklinde sormamız gerekecektir. İnsanın geleceği varsa bu anlamda şöyle ya da böyle bir Tanrı, ya da Tanrıların da geleceği olacaktır.
Ancak insan mirasının Tanrısı mutlak varlıktır ve zamanlar üstüdür. Bize sunulan bütün modern antropolojik veriler Tanrı fikrinin olmadığı bir zaman dilimi gösterememektedir.
Tanrısız Bir Dünya Algısında İnsan ve Hayat
Özellikle Yeniçağda tarihi evrimci yaklaşımla yorumlayan ilerlemeci (progressive) ve evrimci (evolution) anlayışların dillendirdiği “ileride daha güzel bir dünya“ yaklaşımı, bilimsel gelişmelerdeki önemli sıçramalara rağmen insanların gelecekle ilgili görüşlerine iyimserlik kazandırmamıştır.
Birinci ve ikinci dünya savaşları, soykırımlar, atom bombası, kitlesel katliamlar, etnik ayrımcılığın daha bir katmerli hale gelmesi, sömürgecilik vs. hep “ileride daha iyi bir dünya” sloganını boşa çıkaran faktörler olmuştur. Bilimsel sıçramalar ve teknolojik gelişim, insanı daha bir kâmil (olgun) yapmamış, cinayet ve vahşet araçlarının daha da gelişmesine imkân hazırlamıştır.
Dinin yerine bilimi koyduklarını iddia edenler azalmış; manevî alandaki boşluğa vurgu yapan söylemler gelişmiştir.
Jean Budrillard bir yazısında özellikle Aydınlanma ile birlikte daha sıkı bir şekilde dile getirilen “ileride daha iyi bir dünya” sloganının insanın bilimsel gelişmelerine ivme kazandırdığı, şimdilerde ise felaket tellallığının kötü gidişattan insanların kurtuluşuna vesile olacağını vurgulamaktadır. Bu yaklaşımda bile dünyanın kötüye gittiği ve genel bir bunalım olduğu yargısı egemen. Peki, bunu ortaya koyan veriler neler.
Kabataslak bakıldığında bunalım, kimi kere siyasi, kimi kere ekonomik, kimi kere sosyal alanda belirmektedir. Ancak birçok düşünürün de altını çizdiği gibi bunalımın sebebi en temelde ahlâkî ve manevî yönde bulunmaktadır. Bunalımın varlığını gösteren veriler şu şekilde ortaya konulabilir.
İntiharların ve ruhsal bunalımların artması, gelir dengesizliği, bütün ülkelerde gelişen yıkıcı ve bozucu eylemler, bireyselleşmenin ve ötekine karşı duyarsızlaşmanın yaygınlaşması, dünyada gelir dengesizliğinin artması ve ekolojik dengenin bozulması olarak özetleyebileceğimiz bir sürü problemle karşı karşıya bulunmaktayız.
Bütün bunlar bir ahlâk sorunuyla da karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bunlar nasıl aşılacaktır?
Martin L. King insanlık için “balıklar gibi yüzmeyi, kuşlar gibi uçmayı öğrendik, ama insan gibi yaşamayı öğrenemedik” anlamında bir şeyler söylemişti.
Yaşadığımız dünyada bilimsel gelişmelerin, sömürgeciliğin, köyden kente göç v.s’nin getirdiği kimi sorunlar elbette insan mirasının sunduğu dünya anlayışının insani sorunların çözümünde hala dinamik bir güç olduğunu göstermektedir.
İnsanlık, savaş teknolojisinin gelişmesiyle birlikte atom bombası ve nükleer savaş gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Bu gerçek, savaşta yaşlıya, kadına, çocuğa ve silahsıza dokunmama gibi insan mirasına ait ilkenin ne denli hayati olduğunu ortaya koymaktadır.
Köyden kente göçün de beraberinde getirdiği kimi sorunlar, örneğin zengin yoksul arasındaki derin uçurum, zengin yoksul ilişkisinde “insanın insan üzerindeki hakkı” gibi insan mirasına ait ilkeyi hatırlamamıza vesile olmaktadır.
Bunların yanı sıra iç savaşlar, soykırım, etnik ayrımcılık gibi faktörler; insanın insana ve diğer varlıklara karşı gerçekleştirdiği suç olarak nitelenen eylemler, insanın ötekine karşı sorumluluğu meselesini ele almak zorunda bırakmaktadır bizi.
Kent yaşamında insan sayısının artışına paralel olarak insanın yalnızlaşması ve insan ilişkilerinin sıcaklığını yitirerek azalması da yine insan mirası açısından irdelenmesi gereken konulardır.
Bu konular çoğaltılabilir elbette. Kısaca söylemek gerekirse bütün bu meseleleri analiz etmede ve insanın insanla, insanın çevreyle ilişkisinde insan mirasının sunduğu açılımlar her zaman insana bir çıkış yolu gösterecek önemdedir.
İnsanın umutları özlemleri varoldukça insan mirası varolacaktır. İnsani olan, her zaman mutlak Tanrının yanında olacak ve kutsalı kendisine sığınak yapan sahte mabutlara karşı koyacaktır. İnsan kendisini Tanrı ile birlikte her an yeniden yaratacaktır. Çünkü sadece insan mirasının geleceği olacaktır. İnsan mirası karşıtlığı bile varolmak için çoğu kere insan mirasının imkânlarına yaslanmak zorunda kalacaktır.
Anti-Batıcılık batıyı anlamanın önünde en önemli engeldir. Bu tavır insanları dünyaya ve hayata yabancılaşmaya vardırmaktadır. Çünkü batı sadece modern paradigmadan ibaret değildir.
M.İkbal, Batının belli bir süre sonra yıkılacağı ve yerine Müslümanların medeniyetinin geleceğini umuyordu. Ancak bugün bakıldığında Batının yıkımının sadece Batının yıkımı anlamına gelmeyeceği anlaşılmaktadır.
İnsan kaybettiğini aramak durumundadır. Belki batının kaybettiği doğuda, doğunun kaybettiği batıdadır. Bunu anlamak için doğuculuk ve batıcılığı; doğu karşıtlığı ve batı karşıtlığını aşmak gerekmektedir. Ancak karşıtlıkları aşmakla ulaşılabilecek bir bakışaçısına ihtiyaç bulunmaktadır.
SONUÇ
Asl ve öz açısından bakıldığında insanlığın peşinde koştuğu dinler ideolojiler ve idealler tamamen insani endişe ve kaygılarla ilgilidir. Daha iyi ve daha üst bir dünya yaratma arzusu insanların temel hedefi; asıl amacıdır. Ancak işin içine biçim girdiğinde özün üstü örtülmekte; gizlenmektedir. Asl ve öz kimi kere biçimlerle, imajlarla örtülüp yoksayılmaktadır.
Yahudilik ve Hıristiyanlığın birbirleriyle kopuşunda biçimlerin özü kapatması büyük rol oynamıştır. Öz yokolduğunda ritüeller, ahlaki değerler ve inanç, zeminini kaybetmiş olmaktadır. Çünkü öz “bir şeyin kendisi ile tanımlandığı” şeydir. Biçim özü tanımlamaya kalktığında sapma karmaşa ve bozulma kaçınılmaz olmaktadır.
İnsanın Tanrı ile, insanın insan ile ve insanın evren ile ilişkisini bozan bu durum herkesin herkesle savaşının da temel sebebidir..
Günümüz dünyasındaki İslam algısı da tamamen biçimlerle ortaya konulanlara dayanmaktadır. Bu Aslı anlamayı güçleştirmekte hatta çoğu kere imkânsız kılmaktadır.
Sonuç olarak Emin Belde ütopik, dinsel/ideolojik ve romantik toplum tasavvurlarının ötesinde insanın ontik yönelimlerine ve insanlığın tarihsel deneyimlerine uygun bir birlikte yaşama anlayışıdır.
_________________________
[1]-Platoncu siyasal anlayış için bkz. Cassirer E. Devlet Efsanesi, Türkçesi: Necla Arat, S. 74
[2] Tarih içinde ontolojik insan tanımın Alak suresinin ilk ayetlerinde vurgulanmış olması anlamlıdır.”Yaratan Rabbini adıyla oku, O insanı bir kan pıhtısından yarattı” ifadesi bütün kurmaca aidiyetlerin üstünde bir insani töze vurgu yapan devrimsel bir yaklaşımdır.
[3] -Papa Gregoryus ile IV. Henrinin mektuplaşmaları bunun en somut örneğidir. Yani burada hakikat ve ortak ilke arayışı yok, sadece kimin yöneteceği şeklinde bir tartışma var. Bu tartışmada iki taraf da topluluk ilkelerini esas alarak Tanrıyı yanlarına aldıklarını göstermeye gayret ediyorlardı.
[4] -İslami anlayışta bunun karşılığı olarak “varide”(vürud) kavramını uygun görmekteyiz. Gelenek ve modern diye yapılan ayrımdan daha çözümleyici ve farklı olan ile ortak zemini göstermesi açısından insan mirası kavramını tercih etmekteyiz.
