Penceredeki Yalnız Tanrı
Sanırım bizim mahallede yaşayan ve hala sokağa çıkmaya cesaret eden herkesi, herkesi değilse de birçoğunu tanıyorum. Kimin köpeği var, kim hangi hastalıktan mustarip, kim pazarları kiliseye gittiği halde hala Tanrı’ya inanıyor, hangi çocuklar ebeveynlerine saygı gösterip onları düzenli aralıklarla ziyaret ediyor, kim ruhsal dengesizlik çekiyor, kim aşırı kilolu, kim karanlık güçlerle ilişki içinde ve kim aydınlıkta, hep biliyorum.
Hepsini tanıyorum. Yazları sokağa bakan pencerem açıkken, ayak seslerinden o insanların ruh halini anlayabilirim, sessizce ya da, güvenle öksürmelerinden, iç çekmelerinden, okudukları lanetlerden kim olduklarını bilirim. Hiç konuşmayanları, kimseye güvenmeyenleri, hayatın sillesini yiyip sendeleyenleri, dimdik yürüyenleri, adım adım kendi felaketlerine doğru gittiklerini itiraf etmeyenleri. Hepsini tanırım, ciğerlerini okurum onların.
Bazıları uykularımı kaçırır, kimi penceremin önünden geçerken bana karşı öfkesini bastırır. Hiçbiri selam vermez, hiçbiri başını kaldırıp pencereme bakmaz, hiçbiri el etmez. Bazıları ölümü kabullenmiştir, diğerleri dikkatleri ölümden kaçırmak için yaylanarak yürür. Hepsi hayalimdeki kitapta yerlerini alıyor ama hiçbirinin, alışkanlıklarıyla yaşam öykülerinin birbirine nasıl bağlandığından haberi yok. Bilmeleri de mümkün değil, çünkü çevremdekilerin hiçbiriyle konuşmam ben.
Bazen düşkün bir tür Tanrı olduğumu düşünüyorum, kötü kaderin onu tahtında oturmaya mahkum ettiği, kalkıp insanların arasına karışamayan penceredeki Tanrı. Hiçbir şeye karışamayan, kendi yarattıklarını düzeltemeyen ama insanların attığı her adımı anlamlandırmak gibi tanrısal yeteneğini kaybetmemiş bir Tanrı. Onlar istedikleri kadar kusursuz bir maske taksınlar, ben o maskenin ardına gizlenen yüzü görebilirim, bu zavallı gizlenmeler beni kandıramaz.
Anımsayabildiğim kadarıyla, bu pencerede oturmak zorunda kaldığımdan beri bir kez olsun yanılmadım. Kimin karısı kaçmış, kimin maliyeyle sorunları var, hep bildim. Çevremdekilerin rol yetenekleri, yaşam döngüsünün aşağı doğru yönelişini gösteren en küçük, en düşünülmeden yapılan hareketi bile görmeme engel olamadı.
Yemeğim her gün evime gelen bir bakım servisi tarafından getiriliyor, onlara yeni müşteriler kazanmaları için çok önemli tavsiyelerde bulunuyorum, ender gelen mektuplarımı Polonyalı bir temizlikçi kadın alıyor, telefonlara bakmıyorum. Dünyayla bağımı radyo aracılığıyla sağlıyorum. Çevredeki bütün evlerden dalgaları kolayca yakalayabildiğim eski bir alet bu. Ama radyoyu sadece öngörülerimin doğru çıkıp çıkmadığını kontrol etmek için kullanıyorum, tabii yerel öngörülerimi daha geniş bir çerçeveye taşıyabilmek için haberleri de dinliyorum. Ama asıl müzik dinliyorum. Müzik dünyasının bütün önemli yapıtlarını birkaç kez dinlemiş olduğumu iddia edebilirim. Müzik beni hayatta tutuyor.
Bu dünyada içini okuyamadığım bir tek insan var. Her zaman karanlık bastırırken çıkıyor ortaya, yazın bile bol bir palto giyiyor, oturduğum yerden bakınca ya yürümeyi unutmuş ya da yeni öğreniyormuş gibi geliyor insana. Sağdan ya da soldan gelmiyor, gelişini haber vermiyor, ansızın orada bitiveriyor, sokak lambasının dibinde dikiliyor, öylece duruyor, sanki sert bir rüzgar onu üfürmüş gibi, sokak lambasına doğru öyle bir düşüyor ki lambanın ışığı titremeye başlıyor. Onu ancak ışık titremeye başladığında doğru dürüst görebiliyorum, öncesinde gölgelerin ya da sokağın bir parçası oluyor. Kısacası ancak sokak lambasına yaslandığında gerçek bir kişiye dönüşüyor. Bazen uzun bir gün boyunca gözlem ve anlamlandırma yaptıktan sonra tam rüyaların bekleme odasındayken, ışığın hafifçe titremesi beni yerimden sıçratıyor. İşte o zaman görüyorum, düpedüz uğursuz bir varlık, öyle derin soluk alıp veriyor ki paltosu, palto dediysem aslında bir pelerin ya da cüppe, inip kalkıyor. Çünkü bu uğursuz kuş herkes gibi nefes almıyor, sanki büyük çabalarla o cılız bedenini harekete geçirmeye çalışıyormuş gibi hava pompalıyor. Arada bir saçları seyrelmiş kafasına kulaklarını da örtecek bir bere geçiriyor, bu yaptığı, görünüşünü yazın da daha matah hale getirmiyor. Bu insan, normal bir insan için tuhaf sayılacak bir biçimde dinlendikten sonra, minicik adımlarla en yakındaki ağaca kadar yürüyor, sonunda oraya vardığında yardım istercesine şefkatle sarılıyor ağaca. Birkaç saniye süren bu eylem bana, sanki adam dünyanın bir ucundan diğerine sendeleyerek yürüyormuş gibi geliyor. Sanki bir çöl geçmiş gibi kendini adeta ağacın kollarına bırakıyor. Bunu yaparken uzun, ince parmaklı elleri, sanki onu kontrol etmek, tanımak istercesine ağacın kabuğunda geziniyor. Onlardan daha samimi bir çift hayal etmek mümkün mü?
O kimsenin tanımadığı ve kimsenin anlam veremediği ağaca sarılan bir adam. Yoldan geçen bir arabanın farı ezkaza onu aydınlatacak olsa, hemen cadde tarafındaki elini ağacın gövdesinden çekip rahatsızlık veren bu arabanın arkasından yumruğunu sallıyor. Bu şekilde bir saat kadar geçirebiliyor, hiçbir saatin kaydetmediği bir saatlik alışveriş. Bir saatlik kardeşlik ya da birbirinin içinde erime çabası. Penceremin önündeki bu ağaçtan başka hiçbir şeyi kalmamış bir adam ya da varlık, uçuşan paltosu ve hava pompalayan bedeniyle kırbaçlanırcasına ağaca yaslanmış bir budala ya da kutsal bir deli.
Nereden geldiğini kimse bilmiyor ya da gün boyunca ne yaptığını. Yas mı tutuyor yoksa düş mü görüyor? Sırf bu ağacı kucaklamaya gelirken benim onu gözlediğimi bilmiyor. Yoksa acaba benim pencerede durup onu kontrol ettiğimi bal gibi biliyor mu? Sona ermekte olan hayatıma karşı nihai bir meydan okuma mı bu adam? Ağaca sarılmasında, bana sınırlarımı göstermeye çalışan bir tür dini ritüel mi var yoksa? Benim ona taktığım adla bu tuhaf aziz, her ortaya çıkışında benim insanların içini okuyabilme kuramımı altüst ediyor. Ben Tanrı’yı, biz insanları ipin ucunda oynatan, kendisine tabi olmaya zorlayan bir kuklacı gibi görürüm. Bağımsız olduğumuzu kanıtlamak için yaptığımız tüm maskaralıklar bu yüzden değil mi? Benim hayatımın anlamı, bu maskaralıkların iç yüzünü açığa çıkarmaktı. Bu, hiç kimseden talimat almadan, hiçbir ücret ya da kurtuluş umudu olmadan oynanan bir oyundur. Artık anlaşılmıştır sanırım, anlamı olmayan bir oyundur bu. Ansızın ışık çemberinde belirip ağaca sarılan bu adam, kendi becerilerim yüzünden kibirlenip kendimi fazla önemsediğimde bana sınırları – mı gösteriyor. Bir süre ortalarda görünmediğinde mutlu oluyorum. Ama yine ortaya çıkacağını da biliyorum. Mutlaka gelecektir. Beni penceremde yapayalnız bırakmaya gönlü el vermez.
Pencerenin Ardındaki Tanrı, Özgün Adı: Der Gott hinter dem Fenster, Çeviri: Levent Tayla
___________________________________________________________________________________
Michael Krüger
9 Aralık 1943’te Wittgendorf’ta doğdu bir Alman yazar, yayıncı ve çevirmen. Berlin’de büyüdü . Mezun olduktan sonra bir yayıncının yanında çıraklık yaptı ve daha sonra felsefe ve edebiyat okudu. 1962’den 1965’e kadar Londra’da kitapçı olarak çalıştı . 1968’den sonra Krüger, Carl Hanser Verlag yayınevinde editör olarak çalıştı ve 1986’dan 2014’e kadar genel yayın yönetmenliğini yaptı. Hikaye koleksiyonu 1984’te Eine altmodische Geschichte (Ne yapalım : Eski moda bir hikaye) yapıldı. Bunu birkaç hikaye, roman ve çeviri izledi. Çalışmaları, 1986 Toucan Ödülü ve 1996 Prix Médicis étranger dahil olmak üzere birçok önemli ödül kazandı . Jakov Lind’in Soul of Wood kitabının 2010 New York Review of Books baskısının önsözünü yazdı .1975’ten beri Krüger, Avrupa edebiyat ödülü Petrarca-Preis’in jüri üyesidir . Aynı zamanda Zbigniew Herbert Uluslararası Edebiyat Ödülü’nün jüri üyesidir.

