İslam’da Şiir Tartışması
Şuera kavramının; şiir söylemek, sanat icra etmek ile alakası yok, bir hayat algısı olduğu söylenebilir
Kur’an’daki Şuera kavramına şiir ve şair kavramları ekseninde bakmak son derece yanıltıcı olacaktır. Kur’an’daki Şuara ile betimlenenler her dönemde hakikati haz ve fayda ekseninde çarpıtarak toplumu yönlendirme misyonunu üstlenmiş bir sınıftır.
Buna ilkeye (anlama) dayanmayan medya da diyebiliriz. Buradaki Şuara sınıfını ilkçağ Yunan felsefesinde Atina’daki Sofistlere benzetmek; hatta Şuara suresini Sofist suresi diye adlandırmak da mümkündür.
İslam’ın zuhuru sırasında Mekke’de de Şuera sınıfı hakikati(manayı) esas almayan bir zümreydi. Bu yüzden Paganların Kur’an’a dönük suçlamalarından biri de şiir olması yönünde bir niteleme idi. Onlar, Peygamber ile şairleri birbirine karıştırıyorlardı. Oysa peygamber onlardan bir ücret istemiyordu.
Odak noktasını yitirmiş bir zihin elbette bu tarz yaklaşımlarda bulunacaktı. Oysa Kuran onların anladığı anlamda bir şiir değildi. Varlığını insan ontolojisinden alan aşkın bir zeminden besleniyordu.
Onun temelinde kişisel bir çıkar talebi olmadığı için hevaya değil; ilkeye dayanıyordu.
Burada Sokrates’in Sofistlerle tartışmasını hatırlamakta fayda var:
Sofist, menfaati icabı kelimeleri süsleyerek insanların duygularına hitap ederek, sadece görünen gerçeklikten anlamlar çıkararak insanlardan menfaat devşiren bir zümre idi.
Sokrates onlara “Neden kelimeleri böyle eğip büküyorsunuz” diye sordu. Onlar “Bu tabiatın yasasıdır büyük balık küçük balığı yutar, güçlü olanlar ayakta kalır, kurnaz olanlar işini yürütür” anlamına gelecek sözler söylediler.
Sokrates onlara “Hayır, biz tabiatın yolunu değil, logosun yolunu takip edeceğiz” dedi. Logosun yolunu izlemek, ilkeleri, bütün hayatın dayandığı temeli esas almak, hayata bu temelden bakmak demekti.
Kur’an ilkesizlik için Heva kavramını kullanır. Bu noktada Şairler her vadide şaşkın şaşkın dolaşanlar olarak tasvir edilir. Çünkü herhangi bir ilkeye dayanmama, hakikat diye bir kaygı taşımama durumu tek kelimeyle şaşkınlık, yani “dalalet”tir.
O halde burada Şuera kavramının şiir söylemek; sanat icra etmek ile alakalı bir durum değil, bir hayat algısı olduğu söylenebilir. Hayat karşısındaki bu pozisyonu anlatmak için Descartes, avukat ve hâkim örneğini verir. Akıl yürütme bağlamında hâkim de akıl yürütür, avukat da akıl yürütür. Biri haklı çıkmaya(menfaat) öbürü hakikati bulmaya(ilke) çalışır.
O zaman Şuara veya Hz Musa döneminde Sihirbaz denilen sınıf, insanların duygularını zaaflarını kullanarak kendilerine menfaat temin etmekte ve hatta ilkeleri hatırlatanların ayağını kaydırmak için kelam silahını kullanabilmektedir. Bu yüzden bunun şiirle, şiir yazmakla bir alakası yoktur.
Bunun tamamen hayat algısıyla bir alakası vardır. Şuara her dönemde insanlar üzerinde tahakküm kuranların aleti olan bir sınıfı temsil eder ki bu sınıf her zaman lanetlenmiştir.
Müslümanlar sanat konusunda tevhidi bir anlayışa sahip oldukları için Evren ile kurdukları ilişki de tevhide aykırı herhangi bir pozisyonda olmamak adına tarih içerisinde bazı sanat dallarında geri durmuşlardır Ama bunlar tabii ki yeniden yorumlanabilir, yeniden anlaşılabilir.
https://www.indyturk.com
Dosya/Soruşturma: İslam’da şiir tartışması (3)
