“Köpeğim Loli” ile “Biz Hangi Dünyada yaşıyoruz”

0
0809ki-420x273

Filistin konusunda her konuda olduğu gibi belli kamplaşmalar oluyor. Filistin konusunda bizim gösterdiğimiz duyarlılığı göstermeyen hatta bu konuda aksi düşünen insanlar da olabiliyor.

Abdülkerim Suruş’un önemli bir sorusu vardı “biz hangi dünyada yaşıyoruz” diye.. Bile bile ihanet içinde olanları bir kenara bırakırsak duyarlılık ve duyarsızlıkların insanların yaşadıkları dünya ile alakası olduğunu söyleyebiliriz. Bizim duyarlı olduklarımızdan habersiz olanların bizimle aynı dünyada yaşamıyor olduklarını kabul etmek durumundayız.

Ancak burada sorun asli duyarlılık diyebileceğimiz bir zeminin varlığı ile ilgilidir. Böyle bir zeminin kabulü insan ontolojisinin kabulünü gerektirir. İnsan oluşa ait duyarlılık neleri gerektirir; sorusu önümüze Tevhid ve Tahrif kavramlarını koyar.

Tevhid ve Tahrif

Tevhid ilkesi Allah insan ve eşya arasındaki birlik ve bütünlüğü ifade eden; her var olanın bir öteki ile bağını ifade eden ilkenin adıdır.

Tevhidin tam karşısında tahrif bulunmaktadır. Tahrif aslında Arapça ‘da (HRF) kenar ve köşe demektir. Bütüncül değil parçalı ele almak anlamına gelmektedir.

Tahrif sadece Kutsal kitap ayetlerinin bütüncül anlamından koparılması olarak düşünülmemelidir.

Hayatın tahrifine dönük anlayışlar varoluşsal bütünlüğü tahrif eden anlayışlardır. Allah insan ve evren ilişkisinde Allah’ı devre dışı bırakıp evreni (maddeyi) esas alanlar ki bunlara bizim materyalistler diyoruz. Evreni devre dışı bırakıp sadece kutsalı ve Tanrıyı esas aldığını söyleyenler; biz bu eğilime ruhbanlık diyoruz.

Aslında Tanrı olmaksızın maddeyi izah etmek mümkün olmadığı gibi madde olmaksızın Tanrısal olanı kavramak da imkânsızdır.  Burada tahrifin hakikatin bir yönünü görmekle ilgili olduğu kabul edilebilir. Bu da bir tür körlüktür aslında.

“Biz hangi dünyada yaşıyoruz” sorusuna döndüğümüzde; sadece maddenin olduğu bir dünyada mı yaşıyoruz; sadece mananın olduğu bir dünyada mı yaşıyoruz, sorusuyla da karşı karşıya kalırız.

Oluş teorisi ekseninde gelişen bütün ideolojik ve felsefi anlayışlar sabit bir özün varlığını reddederler. Bu noktada iyi kötü, doğru yanlış yok sadece koşullar vardır. Güçlü olanın ayakta kaldığı ve hayatın ezeli bir kavga alanı olduğunu kabul eden her anlayış erdemsizlikte birleşir.

Diyalektik Materyalizm (Marksizm ve uzantısı görüşler) “Ha­yat çatışmadır; çatışkı hayatın özü ve esasıdır. Bilinç özbi­linç olmak için ölme öldürme kavgasına girmek zorundadır.” He­gel bunu şu şekilde ortaya koymaktadır. “iki özbilincin ilişkisi öyleyse kendi kendilerini ve birbirlerini bir ölüm kalım kavgası yoluyla tanıtlamaları olarak belirlenir. Bu kavgaya girmelidirler, çünkü kendi kendilerinin pekinliğini kendileri için olmayı başkasında ve kendilerinde gerçekliğe yükseltmelidirler. Ve ancak yaşamın tehlikeye atılması yoluyladır ki özgürlük ka­zanılır; ancak bu yolla tanıtlanır ki özbilinç için öz varlık değil­dir, içinde ortaya çıktığı dolaysız kip değildir, yaşamın yayılı­mına batmışlık değildir, -Tersine, tanıtlanır ki onda onun için yi­ten bir kıpı olarak görülemeyecek hiçbir şey yoktur, o salt arı ken­di için varlıktır. Yaşamını hiç tehlikeye sokmamış birey, hiç kuşku­suz kişi olarak tanınabilir; ama bağımsız bir öz­bilinç olarak tanınmış­­lığın gerçekliğine erişmiş değildir. Benzer olarak her biri kendi yaşa­­mını tehlikeye attığı gibi başkasının ölümünü de amaçlamalıdır. Çün­kü başkası onun için onun kendisinden daha değerli değildir; özü kendini ona bir başkası olarak sunar, kendi dışındadır ve kendi-dışında- olmayı ortadan kaldırmalıdır; başkası çok yanlı ilişkilere dolaşmış varolan bilinçtir; kendi başkalığına arı kendi-için-varlık ya da saltık olumsuzlama olarak bakmalıdır.” (Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, s.135, İst.2004)

Kısacası bu anlayışa göre bu kavga varlığın en temel durumudur. Herkesin herkesle savaşı söz konusudur. Bu kavga insanın insan olarak anılmasına sebep olur. Hayatın diyalektiği çatışmadır. Ölme ve öldürme dışında bir yaşama pratiği yoktur.

Bu fikri ileri götürenler Bütün değerleri belirleyenin güç ve kuvvet olduğunu; doğrunun ancak fiziksel alana egemen olanlar tarafından söylenebileceğini belirtirler. Bu yüzden kavga bir adalet kavgası değil, güç ve egemenlik kavgasıdır. Egemen olmak herkesin herkesle kavgası ile mümkündür.

Burada adalet veya zulüm yok fayda ve zarar vardır.

Bunlar konunun felsefi ve ideolojik yönü….

Dünya görüşü ve ideolojilerin kişiyi kendine yabancılaştırması şeklinde tezahür eden kişilik parçalanması (benin tahrifi) beraberinde kişinin duyarlılık düzeyinde kendine yabancılaşmasını da getirebilmektedir. Kişi evrenin işleyişinden bağımsız olarak kendi içinde yarattığı bir dünyaya kendini hapsedebilir. Orada değer hiyerarşi kendi hazları ve çıkarları ekseninde oluşur. En üstte kendi haz ve çıkarları sözkonusudur. Bu tam anlamıyla insan oluştan ve varlık bütünlüğünden kopuşun göstergesidir. Kendini diğerinden koparan parçalanmış bir algı, dipsiz bir uçuruma yuvarlanma ve yabancılaşma durumudur.

Çünkü bilinç ben ile başka insan, hayvan bitki ve bunun ontolojik ilkesi olan maneviyat (adalet hakkaniyet özveri) arasındaki bağın farkedilmesidir. Benim dışımda olanlar ile ben arasındaki bağı farkettiğimde gerçek bir dünyada, gerçek bir insan olarak yaşamak mümkündür. Kısacası bu, benim dışımda olanın zarar görmesinin aslında kendimin zarar görmesi olduğunu anlamak demektir. Çağımız sorunlarının (ruhsal huzursuzlukların artışı, ekolojik dengenin bozulması, açlık, kıtlık, eşitsizlik) beslendiği zemin de varlığa bütüncül bakışın(tevhid) bozulmasıdır. Tarihteki helak olan topluluklara bu açıdan da bakmak gereklidir. Varlık kendinden kopan hiçbir şeyi içinde barındırmaz. Hayatı bir bütün olarak görmemenin trajik sonucudur bu.

İnsan Ontolojisi Neyi İfade eder

Aristoteles insan ontolojisini yani insanı insan yapan şeyi “erdem” olarak ortaya koyar. “Atın erdemi koşmak gözün erdemi görmektir” derken atı at yapan ve gözü göz yapan temel töze dikkat çeker. İnsanı insan yapan da Ona göre erdemdir. Yani öteki ile kurduğumuz değersel aşkın ilişkidir. Adalet gibi. İnsan erdemli olduğunda kendi doğasına uygun davranmış olacaktır. Bu da ahlaki doğanın insan olmanın temel koşulu olduğu anlamına gelmektedir.

Geleneksel öğretiler insanı daima bir ahlak varlığı olarak tanımlamışlardır. Onlar insan derken ontolojik anlamda bir türden değil ahlaki ve manevi bir varlıktan söz etmektedirler. Bu bağlamda insanın bir doğası olduğunu ve insanda hayvani ve ahlaki iki boyut bulunduğunu kabul etmektedirler. Evrimci materyalist yaklaşıma göre ise insanın bir doğası bulunmamaktadır. İnsan canlı türlerinden bir türdür. Bu bağlamda insanın hayvandan farklı ve üstün bir tarafı yoktur. Eğer üstün tarafları varsa o da süreçsel bir gelişim ile yani süreç içinde dışsal dünyayı kontrol etme yeteneğini geliştirerek bu konuma gelmiştir. Bu çerçevede zaman insanın gelişimin sağlayan ve insanın değerlerini belirleyen başat bir değer olarak kabul edilmiştir. Bu anlayıştan yola çıkıldığında ahlaki tutumların da insanın gelişimine paralel olarak gelişip değişebileceği anlayışı da kabul edilmiş olmaktadır. Bu anlayış akıl bilim ve ilerleme olarak öne çıkan aydınlanmacı paradigmanın temel anlayışına yaslanmaktadır. Eski, geri ve kötü, yeni ileri ve iyidir şeklinde formüle edilecek bir anlayışın uzantısıdır. Bu yaklaşım insanın sadece fiziksel yapısını deney ve gözleme dayalı verilerle esas almakta ve ona ait olan manevi ve ahlaki boyutu yadsımaktadır.

İnsanın doğası ve ahlaki yön arasındaki ilişkiyi; insanda ahlaki boyutun varlığını insandaki içsel çatışma ile temellendirmemiz mümkündür.

İnsanda İçsel Çatışma

Biz genelde insanın doğal boyutuna ilişkin davranışlarını değil de ahlaki davranışlarını överiz. Doğal davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınamayız da ahlaki davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınarız.. Bunun sebebi nedir? Neden ben, yemek yiyen bir insanı değil de yemeğini paylaşan bir insanı övüyorum? Neden açlık çeken insanları gördüğümde kendi tokluğumdan dolayı kendimi kınıyorum? Bu ikilem benim yapımda sürekli var oluyor ve ben sürekli bir çatışma yaşıyorum. Bu çatışmayı sosyal şartların etkisine de bağlayabiliriz. Ancak insanlığın bilinen tarihinde erdem olarak nitelenen davranışlar özünde değişmeden gelmiştir. Ama birbirine karıştırılan bir hususun da altını çizmekte yarar bulunmaktadır.

Şimdi konuya tekrar dönersek eğer ben yeme, içme uyuma, cinsellik gibi güdülerimi değil de paylaşma, fedakârlık, ken­dime egemen olma gibi tavırları övüyorsam işte ben oradayım o boyuttayım. Birinci boyutta hayvanlardan farkım bulunmazken ikinci boyutta insan olarak kendim ortaya çıkmaktayım. Üstün gördüğüm ve ulaşmak istediğim boyut kendim diyebileceğim boyuttur ve ben kendimi ancak bu boyutta gerçekleştirebilirim. Beni diğer canlılardan farklı kılan ve kendim yapan şey neyse ben oradayım. İşte insan dediğimizde bir farklılıktan sözediyorsak bu farklılık benim içsel çatışmalarımın işaret ettiği ve gösterdiği ahlaki benimin farklılığıdır. Bunu bütün bir insanlık tarihinin ürettiği değerleri hesaba katarak söylemekteyiz elbette.

Ancak insan eğer kendimiz olarak bizi farklı kılan bu boyutu yok sayarsa o zaman Ona kendini unutmuş; kendinden uzaklaşmış, kendini kimi arızi sebeplerle gerçekleştirememiş bir varlık deriz. Sanırım özellikle varoluşçu düşünürlerin altını çizmek istedikleri konu buydu. Yani insanın kendini yitirmesi ve kendinden uzaklaşması.

Bu açıdan bakıldığında insanı kendinden aşağı varlıklarla bir tutan her türlü yaklaşım biçimi gayr-ı insani olarak nitelendirilebilir.

Hangi inanca sahip olursa olsun erdemli her insanın başkası ile kurduğu ilişkide  tevhide uygun bir pratiğe sahip olduğu söylenebilir..

İllüzyon ve Matrix

“Filistin’i neden anmadı, Filistin Gazzeden neden haberi yok” diye suçlanan insanların dünyasında Filistin diye bir toprak parçasının olmaması, İsrail diye bir devletin olmaması onların dünyasının çok sınırlı, tahrif edilmiş bozulmuş bir illüzyon dünyası bir Matrix olduğunu ortaya koyuyor. Ontolojik bir insani değer anlayışına sahip olmadığı için Onun dünyasında Filistin diye bir yer yoktur..Ortadoğu yoktur, Afganistan yoktur..

Biz Müslümanız Allah insan ve tabiat arasında bağ kurmamızı sağlayan öğretimiz var. Geçmiş ve şimdi arasında bağ kurmamızı sağlayan bir öğretimiz var. Bu yüzden Filistin’in olduğu bir dünyada yaşıyoruz, Afganistan’ın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bir gülün soluşu da üzüyor bizi bir bebeğin parçalanışı da.. Onlar ve biz aynı bütünün parçalarıyız.

Bu marazi körlükten insanların kurtulması için dua edin hayatı parçalayan tahrif eden dinsel ve ideolojik bütün yaklaşımlardan insanların kurtulması için dua edin Zihinsel şizofreniden ve modern psikolojinin adını koyamadığı körleşmeden kurtulmaları için dua edin.

Bir yanıt yazın