henri-lefebvre-critique-everyday-life-controlled-consumption

Henri Lefebvre’nin Hayatı
Henri Lefebvre, 1901 yılında Fransa’da doğdu. Sorbonne’da Felsefe eğitimi aldı. 1924 yılında katıldığı ‘’Philosophies’’ topluluğunda birlikte çalıştığı Politzer, Friedmann, Nizan gibi düşünürlerle birlikte 1928 yılında Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. 1940’ta Fransız Direnişine katıldı. 1958’ de Komünist Parti’den ihraç edilmesinin ardından, Strasburg Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörü olduğu yıllarda Sitüasyonistlerle ilişki kurdu. İlk cildini 1947 yılında kaleme aldığı üç ciltlik Gündelik Hayatın Eleştirisi ( Türkçesi: Işık Ergüden,2012) başlangıçta sessizlikle karşılansa da ilerleyen yıllarda birçok çevrede güçlü bir entelektüel etki yarattı. Lefebvre, bu çalışmasının yanı sıra, mekan konusunu toplumsal analizin, Marksist felsefe ve sol siyasetin gündemine taşıyan ilk düşünürlerdendir; metinlerine son yıllarda giderek daha fazla referans verilmesinin nedeni ne budur. 20.yüzyılın bu önemli düşünürü, 1991 yılında Paris’te öldü.
Eserleri

Şehir Hakkı(1968), Kentsel Devrim(1970) ve Mekanın Üretimi(1974) 2. Dünya Savaşı’nın ardından bu alanda yapılan ilk kayda değer çalışmalar olduğu kadar güncel önemi de giderek artan eserlerdir. Ritimanaliz, Diyalektik Materyalizm,Marksizm, Şehir Hakkı 2 de diğer eserleridir (Lefebvre, 2021).
Henri Lefebvre, yaşamının bitme noktasına varıncaya kadar kendini Felsefe ve Sosyoloji derslerini vermeye adamış bir ruh olarak bilmemiz ve öğrenmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda okumuş olduğum bölüme bu denli önem verilen bir şahsın eserini okumak ve açıklamak benim için büyük bir şans.
Üç Alan
Henri Lefebvre’nin 3 alan için açıklaması şöyledir;
1. Kırsal( Köylü)
2. Endüstriyel
3. Kentsel
H. Lefebvre, bu kavramı birbiri ardına gelen bir süreç olarak tanımlar. Her bir alan bir diğer alanın üzerine hakimiyet kurar bu minvalde. Akabinde bir bilinç, bir zeitgeist ruhu dönüşümlerini anlatma girişimine koyulmuştur. Şimdi sırasıyla kitabımızdan hareketle açıklamaya başlayalım.
1. ‘’Köylü-Kır’’ Alanı, mekanın yeniden temsilini içermektedir; buna yönelimi, işaretlemeyi, alanları kavrama ve mekanları( özel ad taşıyan yerleri, tanımlanmış, ‘’doğa’’nın özgünlüklerine bağlı mekanlardaki yerleri) isimlendirme kapasitesini içeren bir mekan tablosu da denilebilir. Bir topluluğun kesintisiz eyleminin güçlü denetimi altındaki bir kendiliğindenliği varsayar. Bu aynı zamanda ,zihinsel ve toplumsal özgünlükleri, grupların kökeninden( etnik topluluklar, iklimler, coğrafi çerçeveler , tarımsal çalışmayla daha iyi hale getirilen’’ doğal’’ üretim, vs.) kaynaklı orijinallikleri de gerektirir. Bu tür toplulukların özgünlükleri, özel ifadesini aslında birbirinden ayrı, hatta eğilimleri itibariyle zıt olan iki faaliyetin karışımında bulur: büyü ve din. Bu toplumlara rahipler ve büyücüler gereklidir. Bunların ikili faaliyetiyle, basit ritim ve döngüler( günler, mevsimler, yıllar) büyük kozmik döngüler içinde yerini alır. Ani olana dair düşünce (burada ve şimdi olanın düşüncesi, bugün ve yarın ne yapmanın gerekli olduğu düşüncesi), bir bütün olarak yaşam ve önemli dönüm noktaları-doğum, evlilik, ölüm ve cenaze- ve aynı zamanda nesillerin birbirini izlemesi düşüncesine entegre olur. Büyücüler anlık olanı üstlenirken, rahipler dünyayla meşgul olur. Politik şehir henüz ‘’kentsel’’ değildir. Ancak onun önsezisidir. Bununla birlikte politik şehrin köylü toplulukları kadar kök salmış olmasına ve bu çevrenin belirgin bir şekilde izlerini taşıyor olmasına rağmen, toplumun iki bölümü arasındaki(temel) işbölümü daha önceden şekillenmiştir. Şehir ve kır arasındaki ayrıma, ileride daha fazla gelişecek olan başka zıtlıklar eşlik etmektedir: bedensel emek ve zihinsel emek, üretim ve ticaret, tarım ve sanayi. Bu zıtlıklar başlangıçta birbirini tamamlayıcı, virtüel olarak çelişkili , daha sonraları ise çatışmalıdır. Kıra denk düşen, kabilelere ait olan ve daha sonra feodal nitelik kazanan arazi(gayrimenkul) mülkiyetidir. Şehre ise başka mülkiyet tarzları denk düşmektedir: menkul( ki başlangıçta gayrimenkulden az farkı vardır), korporatif, daha sonraları ise kapitalist. Bu ön-tarih boyunca bir araya gelen unsurlar ve biçimler, birbirinden ayrışarak, birbiriyle mücadele ederek tarihi meydana getirirler (Lefebvre, 2021, s. 35-36).
Bu bağlamında H.Lefebvre, kırsal alanı doğa ve bir bütünlük içerisinde din ve büyü kavramlarının var olmasıyla şekillendirmektedir. Daha sonra ise kentsel alanda olmayan veyahut kentte bulunmayanın zıttı ile kırsal alanı açıklama eyleminde bulunduğunu görmemiz mümkündür.
2. ‘’Endüstriyel’’ Alan, doğal nitelik taşıyan veya böyle olduğu varsayılan özgünlüklerin yerine metodik ve sistematik olarak empoze edilen bir homojenliği getirir. Neyin adına? Aklın, kanunun, otoritenin, devletin, hegemonyayı elinde tutan sınıfın adına. El emeğine dayalı işbölümünü toplumsal işbölümüne yaymak, sanayi çağının büyük tasarısı, her zaman yeniden girişilip hiçbir zaman tamamlanmayan projesidir. Çevreden koparmanın genelleştiği, ayırmaların kural haline geldiği koşullarda genel bir tedirginlik, ideolojinin, tüketimin, rasyonel olanın hakimiyetinin getirdiği doygunluğu ikiye katlar. Her şey hesaplanabilir ve öngörülebilir, niceleştirilebilir ve sayılabilir hale gelir. Her şeyin baskı tarafından sağlamlaştırılmış(görünüşte var olan ve kurgusal) bir düzene girmesi gerekir. Kimi zaman tolere edilen , kimi zaman arkasından korkunç baskıcı gaddarlığın geldiği bir düzensizlik ve
özgürlük kalıntısı dışında, her şeyin… Bu yüzden bu dönem, ‘’ tarihin’’ hızlandığı, özgünlükleri temizlediği, daha önceden ayrıcalığa veya üstünlüğe sahip olan her şeyi, eserleri, insanları temizlediği bir dönemdir. Devlet kültüne, üretim fetişizmine, bir başka deyişle para ve meta fetişizmine yerleşmiş göründükleri anda başarısız olan savaşlar ve devrimler dönemidir (Lefebvre, 2021, s. 36-38).
Bu alandan anlaşılmaktadır ki, dönemin zeitgeisti bir dönüşüme yavaş yavaş hazırlanmaktadır. Önceki alanda önemli olan büyü ve din kavramları burada yerini metodik ve sistematik araçlara bırakmıştır. Bu alanı bir süpürge olarak tahayyül ettiğimizde süpürgenin görevi nedir? Önceden var olan kalıntıları temizlemektir. Bu bağlamda birinci alandaki kalıntıları temizleme görevi ikinci alanın ruhuyla yapılma sorumluluğuna girilmiş gibi gözükmektedir.
3.’’Kentsel’’ Alan, burada genel olarak, yeni, bilinmeyen bir alanın var olduğunu göstermekle yetineceğiz, der. Bu yeni dönemle birlikte geçmişte mutlak olan şeyler –akıl, tarih, devlet, insan- göreceli hale gelir. Bu toplulukların ve bu fetişlerin öldüğü de söylenebilir. Bu yeni dönemde farklılıklar tanınır, dikkate alınır, kavranır ve gösterilir. Doğadan kopmuş olan bu zihinsel ve toplumsal, mekânsal ve zamansal farklılıklar daha yüksek bir planda, bütün unsurları dikkate alan bir planda yeniden bir araya gelir. Şehre dair düşünce, yani şehir toplumu üzerine düşünceler, tarih tarafından ortaya konulan ve ayrılan düşünceleri bir araya toplar. Kentsel mekan-zaman, endüstriyel rasyonaliteyle – onun homojenlik projesiyle- tanımlanabilir olmaktan çıktığı andan itibaren bir diferansiyel görünümü alır; her mekan ve her an yalnızca bütünün içinde, onları başka mekanlara ve momentlere ayrıştırarak bağlayan karşıtlıklar ve zıtlıklar üzerinden varlık bulabilir. Ütopik olan gerçektir. Kentsel mekanda başka bir yer, her yerde ve hiçbir yerdedir. Şehirler var olduğundan, nesne ve eylemlerin yanı sıra bir takım durumlar, özellikle de tanrısallıktan, iktidardan, tahayyülden etkilenen insanların(bireylerin ve grupların) durumları ortaya çıktığından beri bu böyledir. Bu alan, paradoksun gündelik olanın tam tersine dönüştüğü paradoksal mekandır. Anıtsallığın yayıldığı ve yoğunlaştığı her yer böyledir. Genellikle anıtsallık, yüksekliği ve derinliği, maddi sınırlarının kıran bir mekanın genişliğini içerir. Kent merkezi, doygunluk noktasına ulaşıncaya kadar dolar; sonunda ya çürür ya da bölünür. Kent, insanların yaya olarak yürüdükleri, obje yığınlarının önünde ve içinde buluştukları, faaliyetlerinin sonuçlarını göremeyecek şekilde çaprazlama temas kurdukları, öngörülemeyen durumlar meydana getirecek şekilde kendi durumlarını karmaşık hale getirdikleri yer olarak tanımlanır. Kent mi? Bu son derece karışık bir gerilimler alanıdır; bir virtüellik, tamamlanmamış olanı kendine çağıran bir mümkün-imkansızdır, her zaman yenilenen, her zaman talepte bulunan bir varlık-yokluktur. Örtünün altına gizlenmiş olan kent, körleşen düşünceden kaçar ve yalnızca güncele nazaran geç kalmış aydınlatmalar üzerine yerleşebilir. Endüstriyel olan(kapitalist veya sosyalist pratik ve teori) ile kentsel olanın kaynaşması, ikincisinin ilkine eylemler hiyerarşisi içinde tabi hale getirilmesine, bunun bir etki, bir sonuç, bir araç olarak düşünülmesine yol açar; bu kaynaşmanın ağır sonuçları vardır. Ortaya çıkan sonuç sözde bir kent kavramı, yani şehircilik, sanayi rasyonalitesinin uygulanması, kent rasyonalitesinin tasfiye edilmesidir. Dolayısıyla zor geçiş, ampirik olduğu kadar ve ondan daha ziyade, metodolojik ve kuramsaldır (Lefebvre, 2021, s. 38-43).
H. Lefebvre 3.alanı yani kentsel alanı çok kolay geçilen bir süreç olarak konumlandırmamıştır. Bu alan ikinci alanın kalıntılarıyla bütünleşerek bir ruh kapasitesine ulaşabilmiştir. Bu güzel sınıflamasından sonra sınıfladığı alanların üzerinden tamamlayıcı cümleler ile 3 alan anlatımını sonlandırmıştır. Şimdi ise H. Lefebvre’nin 3 alan ile ilgili tarihsel anlatımını yazacağım.
İlk alan olan tarım alanında ailenin ve ataerkil toplumun(kölecilik de gelişebilecek şekilde) büyüdüğü ve filizlendiği görülür; bunun arkasından ise feodal aile ve toplum ilişkileri gelişir(en azından feodalitenin toprak zemininde geliştiği, senyörün bir topraksız köylünün ‘’ yüksek’’ efendisi ve bir ya da birden fazla köyün şefi olduğu Avrupa’da böyledir). Tarımsal yapı, genel olarak mülkiyetin yoğunlaşması bakımından dönüşüme uğrarken, tarih sayısız devrimci hareketin anılarını belliğine kaydeder; yerel veya genele yayılmış ayaklanmalar, köylü isyanları, haydutluk, çeşitli, büyük ölçüde mistik ideolojilere sahip ‘’yargılayıcı çeteler’’. Nihayet, mülkiyetin müttefik veya birbirine rakip feodal beylerin, sonra da feodal beylerle müttefik veya onlara rakip burjuvazinin elinde birikmesi, toprak reformu projelerini beraberinde getirmiştir. ‘’Toprağın açlığı ‘’ ve geniş bir mülkiyet transferini öngören program, bütün toplumu dönüştüren devrimci hareketlerin hayat bulmasına neden olmuştur. 1789 Fransız Devrimi, 1917 Rus Devrimi, Küba ve Çin devrimleri böyledir.
Sanayileşme dönemi ise, herkesçe bilindiği üzerinde o kadar da durmayı gerektirmeyen bir şirket müdürü(patron) paternalizmini doğurmuştur. Bugün bile (köylü) ataerkillik ve (endüstriyel) paternalizm üst üste binip birbirini güçlendirerek mükemmel Devlet Başkanı figürünü meydana getirirler. Sanayileşmenin çok güçlü isteklerinin (sermaye birikimi, bir ülkenin tüm kaynaklarının kullanılması, şirket rasyonalitesini bütün ülkeye yayacak şekilde planlanan organizasyon) olması, çelişkili
politik sonuçları beraberinde getirir; Devrimler ve otoriteryanizmler , sosyalist denilen ülkelerde birbirine karışan iki süre. Sanayileşme sürecinden doğan bu reformlar ve devrimler birbirine karışır ve biten döneme işaret eder.
Kent dönemine geçişin belirtileri uzun süredir kendisini kuvvetle göstermektedir. Eski dönemin figürleriyle gizlenen bir kentsel paternalizm kırıp geçirmekte; otoriteyi elinde bulunduran kent ‘’soyluları’’ sanayinin Rahibi ve Komutanı olarak çifte prestijle donanmaktadır. Özel mülkiyet( ve bunun sonucu olarak spekülasyon) kaynaklı kulluk zeminini ortadan kaldıracak olan kent reformu, şimdiden devrimci bir kapı açmıştır. Tüm kıtalar eski devrimci eylem biçimlerinden kent gerillasına, kent hayatı ve örgütlenmesine ilişkin politik hedeflere (üst üste binen sanayi örgütlenmesi ve tarım sorunlarını es geçmeden ve çözemeden) geçiş yapıyor. Kent devrimleri çağı başlıyor.
Tarih içinde birbirini izleyen üç alan fikri, bu şekilde doğrulanabilir. Ek olarak, son doğanın, gelişmekte olanın, önceden- mevcut alan ya da alanların( tarımsal, endüstriyel) hem katalizörü hem de çözümleyicisi işlevi gördüğü söylenebilir. Nitekim sanayileşmenin yeni(kapitalist) üretim ilişkileri içinde yükselişi, köylü toplumunun(ve feodal toplumun) karakter özelliklerini bilmeden, bulanık bir şeffaflık içinde ‘’yaşayan’’ insanlar tarafından üzeri örtülmüş ilişkileri açığa çıkarmıştır. Bugün, kentsel- olan endüstriyel-olanı açığa çıkarmaktadır; bu sonuncusu kendisini, rafine bir sömürünün çifte hiyerarşisi gibi göstermektedir. Bu engin dönüşüm süreci içerisinde mekan kendisini ortaya koyar, ve bu her zaman şöyle olagelmiştir:
A)Bir politik mekan, stratejilerin yeri ve objesi;
B)Onu etkileyen, tahakküm altına almaya ve sonuç olarak bugün sonsuza kadar sömürmeye olanak veren bir zaman projeksiyonu. İşte bu zaman-mekanın özgürleşmesini haber veriyor (Lefebvre, 2021, s. 44-45).
Kent Olgusu
Bugün kent olgusu, devasalığıyla hayret uyandırır; karmaşıklığı bilginin araçlarını ve pratik eylemin enstrümanlarını aşar. Toplumsal ilişkiler hiçbir zaman arkaik bir toplumda bile basit değildir. Kent olgusu, öncelikli olarak, çeşitlilik arz eden betimleme metotlarından doğar. Ekoloji ‘’yaşam alanı’’nı, içinde yaşanılan ortamları, komşuluk birimlerini,(komşuluk alanında birincil daha geniş bir alanda ikincil)ilişki biçimlerini tanımlar. Daha incelikli olan fenomenolojik tanım, kentlilerle kent arasındaki bağlara saldırır; çevreyi, mekanın aykırılıklarını, kentsel yaşamın anıtlarını, akışlarını ve ufuklarını inceler. Ampirik tanım vurguyu morfolojiye yapar; insanların şu veya bu kent çerçevesinde, bir megalopol (parçalanmış, fakat eski biçim ve yapıların ortadan kalmasına rağmen, kent işlevlerini de içerecek şekilde idari ve siyasi bir bütün meydana getiren şehir) çerçevesinde neler gördüklerini tam bir kesinlikle dikkate alır. Kent gerçekliği yalnızca tüketime, ‘’üçüncü döneme’’ dağıtım şebekelerine bağlı değildir. Üretime ve üretim ilişkilerine müdahil olur. Genel olarak düşünüldüğünde kent olgusu söz konusu olduğunda coğrafya, demografi, tarih, psikoloji ve elbette sosyoloji, analitik bir sürecin ürünü olan sonuçlar getirirler. Biyoloğun, tıpçının ve psikiyatrın, romancı ve şairin de katkılarını dışarıda bırakmamalıyız, (Lefebvre, 2021, s. 47-50)der.
Devamında ise kent fenomeninin kendi evrenselliğini yeşertebilmesini, bir üniversitenin ruhunun bir mekanda ortaya çıkış sürecini ortaya koymak ile yeterli olabileceğini söyler.
Kent gerçekliği, bugün, bir objeden ziyade,(keşfedilmesi gereken bir düzeni de içinde barındıran) bir kaos ve düzensizlik gibi görünmektedir (Lefebvre, 2021, s. 58).
Akabinde kenti direkt olarak ortaya çıkmış bir kavram olarak telaffuz etmemiz mümkün değildir, çünkü ilk olarak kırsal, endüstriyel ve kentsel olmak üzere bir düzlemde, bir zeminde birbirini izleyerek oluşabilir. Devamında ise Kent fenomeninin boyutlarının neler olduğunu açıklar.
A) Kent Fenomeninin Boyutları; bu terim, büyüklüğü değil, fenomendeki başlıca ‘’iyelikleri ‘’ yani şunları tanımlar:
1. Toplumsal ilişkilerin zemine yansıtılması. Buna en soyut ilişkiler, meta ve piyasadan gelenler, genel ölçekte ‘’aktörler’’ arasındaki anlaşmalar ve yarı anlaşmalar dahildir. Kent fenomeni ve mekanı, bu açıdan ‘’somut soyutlamalar’’ olarak düşünülebilir. Bu boyutun bir çokluğu( yan yana , üst üste konulan, çelişki içinde olan veya olmayan farklı pazarlar: ürün , sermaye , emek eserler ve semboller, barınak ve toprak)içinde barındırır.
2. Kent fenomeni ve mekanı yalnızca toplumsal ilişkilerin yansıtılması değil, aynı zamanda stratejilerin çarpıştığı mekan ve sahadır. Eylemin hiçbir şekilde amacı değil, araçlarıdırlar. Kent kurumları, organizmaları ve ‘’aktörleri’’ (yerel seçkinler ve yöneticiler) de dahildir.
3. Kent fenomeni ve mekanı, özgün bir gerçeklik ve yaşamsallığı korur. Bir başka deyişle sahip olduğu kent pratiği ne mekan ve onun örgütlenmesiyle ilgili toptan
ideoloji ve kurumlara, ne de genelde bilinmeyen amaçlar için araç işlevi gören, ‘’kentsel’’ diye adlandırılan özel faaliyetlere indirgenebilir.
B) Kentsel mekanın, bir ağ ya da kalıcı karşıtlıklar sistemi (paradigma) oluşturan ve topolojik diye adlandırılan özellikleriyle ilgili ayrım ve farklar:
 Özel ve kamusal;
Yukarı ve aşağı;
 Açık ve kapalı;
Simetrik ve asimetrik;
Hakim olunan ve artık, vs (Lefebvre, 2021, s. 84).
Devamında bir sonuç cümlesi çıkartır karşımıza H. Lefebvre;
Sonuç olarak, kentin tarihsel süreç içerisinden geçtiği iki kritik safha aşağıdaki şekilde tanımlanabilir. İlk safha: Uzun süre hakim olmuş olan tarımsal yapı( tarımsal üretim, kır yaşantısı, köylü toplumu) tabi hale gelir. Neye tabi hale gelir? Ticaret ve sanayinin önce ileriye doğru ittirdiği, arkasından da tahrip ettiği bir kent gerçekliğine. İkinci alt üst oluş, ikinci anlam değişimi: Hakim sanayi, kent gerçekliğine tabi hale gelir; ama bunun içinde de bir yıkıcılık mevcuttur: başından beri küçük olarak düşünülen düzey, temel haline gelir; meskendir bu (Lefebvre, 2021, s. 86).
Kentin formunda yapılara baktığımız zaman ikili nitelik karşımıza çıkmaktadır ele aldığımız kitapta. Bunlar: morfolojik nitelik( alan ve durumlar, sokak, meydanlar, anıtlar, yakın çevre ve mahalle) ve sosyolojik nitelik( nüfusun dağılımı, yaşlar ve cinsiyetler, haneler, aktif ve pasif nüfus, sosyo-profesyonel denilen kategoriler, yöneticiler ve yönetenler) idir. Burada biz anlamalıyız ki, kentsel alanda mekânsal bir yerleşim söz konusudur.
Kent fenomeninin temelini merkeziyette, fakat onu yapan ve yıkan, yaratan ve yok eden diyalektik hareket içinde ele alınan merkeziyette bulmuştuk. Hangi nokta merkezi hale gelirse gelsin, kentsel mekan-zamanın anlamıdır bu. Merkeziyet, etrafında toplandıklarına karşı kayıtsız değildir; tam aksinedir durum, zira ona bir içerik gerekir. Bununla birlikte bu içerik herhangi bir şeydir. Nesne ve ürünlerin depolara, meyve yığınlarının pazar yerine yığılması, yaya giden insanlar, kalabalıklar, yan yana üst üste konulmuş, birikmiş obje yığınları, kentsel alanı meydana getiren şeylerdir. Tarım doğanın içine yerleşir, Physis’e( Antik Yunan’ da ‘’Doğa’’) göre üretim yapar, onu zorlamaktan ziyade ona yol gösterir. Eğer Physis’in hareketi, tohumdan çiçeğe ve meyveye doğru gidiyor, döngüyü yeniden başlatıyorsa , köylü mekanı ve zamanı bu döngüyü bozmaz; ona dahil olur; onun özgünlüklerine – toprağın bileşimi, kendiliğinden gelişen flora ve fauna, biyolojik dengeler, mikro iklimler, vs.- yakından bağlıdır. Sanayi ise doğayı eline alır ve ona saygı göstermez; doğanın enerjilerini harcar ; enerji ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek için onu zorla kontrolüne alır; doğal olmayan /doğada olmayan (mübadele edilebilir, satılabilir) şeyler ‘’ üretmek’’ için onu tahrip eder. Mekana tabi olmaz, fakat ona bağımlıdır. Eğer bir bölgenin tümünü işgal etmek isterse, bunu yalnızca dağılmış olan parçaları, şirketleri piyasa yoluyla birleştirerek yapar (Lefebvre, 2021, s. 111-112).
Mumford’un değerlendirmesine göre, endüstri kentinin 3 temel unsurunu fabrika, demiryolu ve bakımsız kent oluşturyordu (Bumin, 2019, s. 67).
Şehir, doğaya ve emeğe ait olan, başka yerde doğmuş olan her şeyi- meyveler ve nesneler, ürünler ve üreticiler, eserler ve yaratımlar, faaliyetler ve durumlar- kendisine çağırır. Peki kendisi ne yaratır? Hiçbir şey. Yaratımları merkezileştirir. Diğer yandan da her şeyi yaratır. Mübadele olmadan, yakınlaşmalar olmadan , yakınlık olmadan, yani ilişkiler olmadan hiçbir şey var olamaz. Şehir , toplumsal ilişkilerin özünü inşa eder, ortaya çıkarır ve sunar. Kent deyince akla ilk gelen şey nedir? Işık bolluğu, gece, özellikle şehrin üstünden uçarken görülenler – temizliğin yarattığı göz kamaşması, neon lambaları, ışıklı tabelalar, her türden şeye yönelik kışkırtıcılık- zenginliklerin ve işaretlerin eş anlamlı birikimi. Fakat şehrin oluşum sürecinde yoğunlaşma her zaman bükülüp çatırdar. Başka bir merkez, başka bir periferi, başka bir yer gereklidir. Başka ve farklı bir yer. Kentin ürettiği bu hareket, kenti üretir. Yaratım durur, fakat bu da yaratmak içindir. Dolayısıyla kent, saf bir formdur: karşılaşma noktası, birleşme yeri, eşzamanlılık. Doğal varlıklar , sanayinin sonuçları, teknikler ve zenginlikler, yaşam tarzları dahil kültürün ortaya koyduğu eserler, durumlar, gündelik hayattaki değişiklikler veya kesintiler: Kent işte bütün bu içeriklerin toplamıdır. Kentin bir form ve hazne, boşluk ve doluluk, üst-nesne ve nesne olmayan , üst – bilinç ve bilinçlerin toplamı olduğu söylenebilir (Lefebvre, 2021, s. 113-114).
Henri Lefebvre şöyle diyor: ‘’ Ne mimar, ne şehirci, ne sosyolog ya da ekonomist nede filozof ya da devlet adamı, buyrukla yeni ilişkiler ve biçimleri yoktan var edemez. Yalnızca toplumsal hayat(praksis) yaratıcı gücünün bütününde böyle bir güce sahip ya da değildir.’’ (Bumin, 2019, s. 141).
Doğa tarafından ayrı ayrı elde edilen objelerin ilk kez düşünülmesi ve ilk kez toplanmasından itibaren, meyvelerin ilk kez yığılıp biriktirilmesinden itibaren merkeziyet ortaya çıkmıştır. Virtüel oluşumunu ortaya koymuştur. Başından itibaren toplamak ve biriktirmek, toplumsal pratiğin temel unsurlarından biri olmuştur; üretimin, üretici faaliyetle çakışmayan , fakat aynı zamanda ondan ayrılmayan rasyonel bir unsurdur. Şehirlerin ve şehir biçimlerinin birbiri ardına gelmesiyle, tohum halinden itibaren virtüellik taşıyan kent, bir metafizik desteğin verilmesine veya aşkın bir birimin ödünç verilmesine gerek olmaksızın somutlaşır (Lefebvre, 2021, s. 118).
Kent ruhunda caddelerin varlığının da ne denli önemli olduğundan bahsetmemiz gerekir. Caddelerin hem geçiş, hem ticaret hem de boş zaman geçirmek için başvurulan somut mekanlardır. Tarihin ilk zamanları daha çok ticaret için ( İpek, baharat, kürk yolu) kullanılırken şuan ise ticaret bir dönüşüme uğramıştır. Kafe ve marketlerin ruhları somut olan mekanda yerlerini sabitleştirerek ticaret yapmaya el atmalarına şahit olmaktayız. Bu kentsel mekanda durağan bir zamandan bahsetmemiz mümkün değildir. Her şey akışkan haldedir, geçmişin kültürü, dini, ilişkileri bu alanda farklara ve zıtlıklara gebe kalmıştır.
Kent stratejisinin oluşturulması, yalnızca, politik çözümlemenin Marx’tan beri biliniyor olan genel kurallarına göre işleyebilir. Bu çözümleme, koşullara, konjonktürlere ve durumun yapısal unsurlarına dayanır. Kente özgü hedefler, sanayi üretimine, planlamaya, gelirlerin ( artı değerin ) bölüşümüne, yani ücret sorunlarına, şirketin ve emeğin örgütlenmesine bağlı hedeflerden ne zaman ve nasıl ayrıştırılmalıdır? Hedeflerin birbirinden erken bir zamanda ayrılması, en ağır hata olacaktır. Zira sanayi devrimi ve kentsel devrim dünyanın radikal dönüşümünün iki parçası, iki boyutudur. Bunlar tek bir sürecin, tek bir fikrin, yani Dünya Devrimi’nin ( diyalektik olarak birleşmiş) iki unsurudur. Her ne kadar ikinci unsur, ilkine tabi olmaktan çıkacak kadar önemli hale geliyor olsa da, bu hiçbir biçimde ilk unsurun önemli ve gerçek olmaktan çıktığı anlamına gelmez. Durumun politik bakımdan çözümlenmesi, terimin en yaygın ve en kaba anlamıyla ‘’ gerçeğe ‘’ yaslanamaz. İmkansız görüneni mümkün hale getirecek şekilde üç terim – gerçek , mümkün , imkansız- arasındaki diyalektik ilişkiye dayanır. ‘’ Gerçeğe’’ yaklaşan çözümleme, siyasal oportünizmi kabul eder. Bundan uzaklaşıp imkansıza doğru ( terimin banal anlamıyla ütopik olana doğru) fazla açılan çözümleme ise başarısızlığa mahkumdur (Lefebvre, 2021, s. 175).
Kent Toplumu
Henüz başlangıç aşamasında olan bu inceleme sırasında kent fenomeni bize bir üstyapıdan (üretim biçimi) başka bir şey ve fazlası gibi göründü. Bunu, pek çok işaret taşıyan Marksist dogmatizme bir cevap olarak söylüyoruz. Kent sorunsalı dünya ölçeğinde geçerlidir. Aynı sorunlar ve aynı cevapsızlık, kendini hem sosyalizmde hem de kapitalizmde göstermektedir.
Kent toplumu ancak dünya ölçeğinde tanımlanabilir. Sanayinin (maddi ve ‘’insani’’) tüm doğal kaynakları kullanması ve doğal denilen tüm özgünlükleri yok etmesiyle ortadan kalkan doğayı yeniden yaratarak gezegeni kaplama potansiyeline sahiptir. Dahası, kent fenomeni, üretim mekanizmalarını – üretici güçler, üretim ilişkileri, üretici güçler ile üretim ilişkiler arasındaki çelişkiler- derinlemesine bir biçimde yeniden şekillendirir. Kent fenomeni, ‘’toplumun toplumsallaştırılmasının’’ peşinde koşar. Bir başka deyişle, kentsel olan, endüstriyel olanın çelişkilerini ortadan kaldırmaz. Ufka çıkması nedeniyle bu çelişkileri çözümlemez. Dahası var: üretime ilişkin çelişkiler( yalnızca kapitalist değil, aynı zamanda ‘’ sosyalist’’ toplum içindeki üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki çelişkiler) kent fenomenine ayak bağı olur, kentin gelişimini engeller ve onu büyüme olgusuna indirger. Özel olarak kapitalizmdeki devletin ve devlet sosyalizminin eylemleri için söylenebilir bu. Marx, büyüme ve gelişmeyi ayırt ederken nicel ve niteli birbirine karıştırmaktan çekiniyordu; fakat ona göre toplumun büyümesi (nicel) ve gelişmesi(nitel) birlikte yürüyebilirdi ve yürümeliydi. Fakat gelişmesiz büyüme ve bazen de büyümesiz gelişme olabilir. Her durumda, kent fenomeninin genişlemesi ve kent toplumunun şekillenmesiyle sanayi ve finans alanında kendini gösterebilecek kopuş etkileri (aşırı üretim krizi, küresek kriz) ortaya çıkacaktır. Kent toplumu yalnızca klasik şehrin yıkıntıları üzerine şekillenebilir. Bu klasik şehir Batı’da hâlihazırda yarılma yaşamıştır; bu yarılma (patlama) , kent toplumunun habercisi olarak görülebilir (Lefebvre, 2021, s. 156-159).
Kent, tarımın ve sanayinin ürettiği tarzda üretmez. Fakat toplayan ve dağıtan eylem olarak yaratır. Daha başka bir zamanda , analog bir biçimde, manüfaktür yalnızca dağınık dağınık emekleri ve aletleri(teknikleri) bir araya getirmek yoluyla üretici güç ve ekonomik kategori haline gelmişti. İşte kent fenomeninin bir praksisi ( kent pratiğini) içermesi böyledir. Onun biçimi var olduğu haliyle , başka biçimlere indirgenemez( başka formlar ve yapılarla eş biçimli olamaz) şekilde kendini gösterir. Bununla birlikte diğer biçimleri alır ve dönüştürür (Lefebvre, 2021, s. 162).
Kent toplumu; karmaşık ilişkilerin, çatışmaların , farklı kültürlerin bir arada yaşamasının ve bununla birlikte arzuların (eros) / ihtiyaçların yeri olarak da tahayyül edilerek tanımlanabilir.
Kentin Negatif Yasaları ve Yargılar
a) Yolu tıkayan ve kent alanını körleştiren –körleştirilmiş noktada (özellikle de büyüme nicelliğinde ) tutan bariyer ve engelleri yıkmak.
b) Tüm ayrımları, insanları ve şeyleri ayıran, sahada çok çeşitli ayrışmalara neden olan , mesajları, bilgileri, kodları ve alt kodları birbirinden uzaklaştıran( kısacası, nitel gelişime izin vermeyen) ayrımları sonlandırmak. Mevcut düzen içinde ayrıştıran şey kendisini sağlam gibi hisseder; parçalayan, kendini güçlü zanneder. Bölen pozitif olduğuna inanır.
c) Şeffaflık ve donukluk arasındaki karşıtlıkların ve ilişkilerin donukluğunu ağırlaştıran, farklılıkları ayrı özgünlükler haline getiren, onları önceden inşa edilmiş bir mekanda ortaya çıkmaya zorlayan, kent toplumundaki yaşam biçimlerinin( gündelik hayatın ve meskenin biçimlerinin ve değişikliklerinin ) çok-renkliliğini gizleyen, ayrımları emreden normların ihlal edilmesine izin vermeyen engelleri de kaldırmak.
Bu negatiflikler bir pozitifliği içerir:
a) Kent (kent yaşamı, kent toplumunun yaşamı), hâlihazırda, sözleşmenin yerine geleneğin geçirilmesini içerir. Sözleşme hukuku mübadelenin ve mübadeledeki karşılıklılığın çerçevesini belirler; tarım toplumlarında göreceli fazla ürünlerin mübadelesi sırasında ortaya çıkan ve meta dünyasının, onun mantığının ve dilinin ortaya çıkmasıyla son bulan bir hukuktur bu. Diğer yandan kentte, kullanım , gelenekleri içerir ve geleneğe sözleşmenin karşısında üstünlük sağlar. Kent nesnelerinin ( bu kaldırım, şu sokak, bu travers, şu aydınlatma, vs.) kullanımı, sözleşmeye dayalı değil, geleneğe dayalıdır; bunun tek istisnası insanların bu nesnelerin kullanımını paylaşmak , şiddeti asgariye indirmek, onu yalnızca olağanüstü durumlarda kullanmak için yarı sözleşme veya sözde sözleşme tasarlamak istemesidir. Ancak bu, ‘’ sözleşmeye dayalı sistem’i kusursuzlaştırmanın veya dönüştürmenin önünde engel teşkil etmez.
b) Kent düşüncesi aynı zamanda insanoğlunun koşullarını, zaman, mekan ve nesneler içinde yeniden benimsemesini hedefler. Bu koşullar geçmişte ona yalnızca yakın alım ve satım sonrasında karşılanmak üzere sunulmuştur. Değerlerin yeri olarak zaman ve mübadele ortamı olarak mekanın, yüksek bir birlik olan kentte bir araya gelebileceği söylenebilir mi? Herkesin zaten biliyor olduğu bir şeyi belirtmek şartıyla evet : Söz konusu olan bir ütopya, olmayan-yer , mümkün-imkansızdır. Fakat bu, mümkün olana, eyleme anlam verir. Mübadelenin mekanı ve değerlerin zamanı , malların mekanı ve en yüksek düzeyde mal olan zaman birbirine eklemlenemez, ve bunların her biri kendi yolundan gider; bu, sanayi toplumu denilen toplumun diğer absürtlüklerinin arasında yer alan bir uyumsuzluktur. Mekânsal- zamansal birliğin oluşturulması, gerçekte, kentin ve kent toplumunun mümkün tanımları arasında yer alır.
c) Politik olarak, bu perspektif, üretimin ve toprak birimlerinin üzerinde yer alan şirketlerin kapsamlı özyönetimi olmaksızın düşünülemez. Zor bir genişletmedir bu. Buradaki ‘’politik olarak’’ terimi bir anlam karmaşasına neden olabilir, zira genelleşmiş özyönetim devletin sönümlenmesini ve mevcut haliyle siyasetin sonlanmasını da içerir. Bu anlamda devletsel ve kentsel olan arasında radikal bir uyumsuzluk mevcuttur. Devletsel olanın tek yapabileceği , kentsel olanın şekillenmesini önlemektir. Devlet, kent fenomenini, tamamlanmasını sağlamak için değil, onu geriye götürmek için yönetmek zorundadır: Bu geriye gidiş, mübadele ve piyasa üzerinden, mevcut kurumların şirketlerden gelen örgütlenme ve yönetim biçimlerinin, büyüme sırasında nicel (ölçülebilir) hedeflere öncülük verecek şekilde işleyen kurumların tüm toplum ölçeğine yayılmasıdır. Kent ise, yalnızca devlet düzenini ve, mekanı toptan olarak , baskıcı ve homojenleştirici bir tarzda, tabi düzeyler olan kent ve meskeni absorbe ederek örgütleyen stratejiyi yıkmak yoluyla ‘’ mesken ‘’ işlevi görebilir ve kendini bu şekilde inşa edebilir.
İşte bu yüzden şehirciliği hem maske, hemde araç olarak ifşa etmek gerekmiştir: O , devletin ve politik eylemin maskesi, bir strateji ve bir sosyo-mantık içinde gizlenmiş çıkarların aracıdır. Şehircilik, mekanı bir sanat eseri olarak , yahut öne sürdüğü teknik nedenlere göre biçimlendirmeye çalışmaz. Gerçekte bir politik mekanı biçimlendirmeye çalışır (Lefebvre, 2021, s. 166-168).
‘’Kent fenomeninin paradoksunu gördük; bütünlük olarak düşünülemez ve onun bütünlüklü karakteri düşünülmeye izin vermez. Bundan kaçar. Her zaman başka bir yerdedir. Yavaş yavaş bu paradoks aydınlandı. Bunun anlamı, merkeziyet ve merkeziyetin diyalektiğidir. Bunun anlamı, kent praksisidir. Nihayet bunun anlamı, kentsel devrimdir.’’ der, H.Lefebvre. Buradan anlaşılmaktadır ki, kentsel devrim denilen kavram, merkeziyetin diyalektiği ile anlaşılmakta idir.
Kent yaşamı, tüm sorunlara yanıt veren, çeşitli ve çeşitlendirilmiş donanımların içine yerleşecektir. Gerçekte, işlevsel yerleşim o kadar çok unsurun kaçmasına neden olur, hedeflerine o kadar narin ulaşır ki, eleştirisini teori planında yeniden ele almaya ihtiyaç duyar (Lefebvre, 2021, s. 174).
Son olarak ise H. Lefebvre kullanıcıdan bahseder;
Kullanıcı? Kimdir o? İnsanların( yetkililer, ‘’aktörler’’, otoriteler) kullanımı, mübadele lehine olacak şekilde devre dışı bıraktığı koşullarda, her şey öyle bir gerçekleşir ki, kullanım adeta aşınma ile birbirine karışır. Şu durumda kullanıcı nasıl görülür? Ona yeni ve taze olarak satılan şeyi kirleten , bozan, berbat eden, onun yerine başka bir şey koymayı imkansız kılma işlevini, onu kullanılamaz hale getirme işlevi – ne mutlu ki- yerine getirebilen , hayli tiksinti verici kişi olarak görülür. Bu ise onu birazcık affettiriyor (Lefebvre, 2021, s. 175).
Marksizm için kentler, işçilere sunduğu şartlar bakımından kötü, tarihsel gelişim içinde oynayacakları vazgeçilmez rol bakımından gereklidir. Kentler, kapitalizmin ürünü oldukları gibi onu ortadan kaldıracak tohumları da içinde taşımaktadır. Gerçek anlamıyla kentlerde sürmekte olan toplumsal mücadele hedefine ulaştıktan sonra, ilk büyük işbölümü olan kent-kır ayrımının yok olmasıyla kentin tarihi de kapanacaktır. Marx ve Engels, geçen yüzyılın büyük endüstri kentini toplumsal çatışmaların merkezi olarak görürken haklıydılar. Ancak onlar için, bu merkez, artık(devrim öncesi) sonuncu merkezdi. Oysa geçen yıllar ne toplumsal çatışmaların, ne de onlara sahne olan kentlerin silinmediğini gösterdi (Bumin, 2019, s. 98-99).
Sonuç
Henri Lefebvre, tarihsellik ile yakın bir bağ kurarak dönemler üzerinden ve neomarksist perspektiften yararlanarak kentsel devrim kavramını tanımlamayı başarmıştır. Bir hikaye gibi duruma son kez bir göz gezdirelim; İnsanlar uzun yıllar önce, tarihte ilkçağ olarak bilinen dönemde bile bir role sahiptiler. Rolleri ise, avcılık(genellikle erkek) ve toplayıcılık( genellikle kadın) idi. Gündelik yaşamlarında bu rollerini icra ederlerken, bulunmuş oldukları başlangıç yerlerini isimlendirerek, çizerek oralarda toplu halde yaşama güdüsüne bürünmeye başlayarak, şuan okuduğum bilimin element ögesi olan ‘’toplum’’ kavramını oluşturmuşlardır. Bununla birlikte yerleşmiş oldukları yerler gelişerek ‘’köy’’ formunu almıştır. Daha sonraki zaman diliminde karşımıza fetihler yapan fatihler çıkagelmiştir. Bu fatihler ise fethettikleri toprakları korumak ve onları yönetme içgüdüsüyle asker ve komutan rolleri belirlemişlerdir. Akabinde bu roller iktidar için nihai öneme sahipken, onların giyecekleri giysilerin üretimi (metal, deri) imal edilmesi için ise bir zümre kategorisinde yer alan zanaatkarlar ve devamında işçiler önemli hale gelmiştir. Fatihlerin yönettiği topraklar, bütün ruhuyla emir, buyruk ve iktidar sınıflamasına tabidir. Köy toplumu da bahsedilen politik şehirlerin hakimiyeti altında kalmaya maruz kalmışlardır. Kentin oluşum ve gelişiminde en önemli iki unsur olan mübadele ve ticaret diğer iki alan da dahil olmak üzere ruhunun ateşini hep canlı tutmuştur. Lakin başlangıç aşamasında şehirlerde pek olmadığını söylersek yanılmış olmayız. Tarihin eski tozlu sayfalarında ilk hane halkı üretim hakimken, birkaç sayfa karıştırıldığında, senyörlere yönelik üretim yerini buldu. Devamında ise senyörler için olan üretim artık şimdi Pazar için üretime yoğunlaşmıştır. Devlet bu durumda ne yapar ? devlet, oluşan rekabetten faydalanarak kendi hegemonik toplumunu inşa etmeye vakit bulur. Bu şekilde sermaye kesesi büyür ve bu kesenin büyümesiyle sanayi ortaya çıkar. Sanayi ruhu, hammadde ve emek gücünün bol olduğu yerlere kıra/köye değil, şehirlere yakın rotasyonda kurulmayı uygun görmüştür. Bu durum nüfus sayısının dramatik artışına sebep olur ve ticari büyüme, mübadele oranları giderek fazlalaşır. Artık eski dönemin zeitgisti olan ticaretin yapı taşı takas yerini dünya pazarına açılmaya doğru yüzer. Eski dönemin ruhu yüzedursun, biz şimdi yeni dönemin değişen sokaklarına bakalım. Şimdiki sokaklar ışıkları şaşalı, fiyakalı, gösterişli olmasına karşılık; huzurun, samimiyetin, güvenin yitirilmeye yüz tuttuğu alanlardır. Çocukların rahatça, kaygısızca ve korkusuzca gezip, oynayamadığı bir alan ruhuna büründüğünü kesinlikle söyleyebiliriz.
‘’ Eski Türkler, ‘Paranın haramı ya zinaya gider, ya binaya’ dedikleri zaman bu dünyada pek çok insanın pek geç anladığı bir hakikatin tam şuuruna sahiptiler’’. Peyami Safa’nın aktardığı bu ‘’atasözü’ ’nü gidip büyük şehirlerimizin kapılarına niçin kazımazlar? ‘’Zina’’ yı bilmem, ama ‘’bina’’ya gittiği muhakkak! Peyami Safa’nın bu sözleri Tasvir’i Efkar’daki bir yazısından. Yazının başlığı ‘’ Milli İdealimiz Apartman Yaptırmak mıdır?’’ Yazı, bütününde güzel değil, ülkedeki ‘’lüks’’e ‘’süs’’e çatıp, gençliğin ‘’beyinleri’’ne bir ‘’Türk Hakikati’’ çakmak amacıyla yazılmış. Peyami safa , ‘’ Apartman milli değil, millet zararına ferdi idealdir’’ , ‘’Kimse, farkında değil ki apartman milli servetin mezarıdır’’… (Bumin, 2019, s. 1).
Peyami Safa’nın da dediği üzere, bina yapımı milli servetin mezarı sözü, bugün yaşadığımız kentte örneklerini fazlaca gördüğümüzü söylersek yanılmış olmayız. Akabinde yapılan binalar harcanan servete oranla ne yazık ki altı bomboş. Görünüşe bakılırsa geçmişin mimarları, geçmiş geleneğin mimarları ;rengi, düzeni, nizamı, sağlamlılığı hesabın içine katarak servetten yararlanmışlardır.
Bu iki resimde, kentsel devrimin şeffaflığını görmek sanırım mümkün hale gelebiliyor. Beni, ilk resmin daha huzurlu hissettirdiğini söylemekten kaçınmak istemiyorum; tıpkı Heidi ve Keloğlan Masalları’nın mutlu, huzurlu hissettirdiği gibi…
Michel Ragon’un belirttiği gibi, geleneksel mimaride, mimarinin üç temel ögesi arasında (malzeme- mekan- ışık) asıl önemli olan malzemeydi. ‘’ Mekan, ışığın ancak ulaşabildiği kalın duvarlar arasına sıkışmıştı.’’ Kübizmden sonra asıl ağırlığını duyuran, mekan ve onun ardından ışıktır. Malzeme ancak üçüncü sırada ve bir kabul olarak işe karışmaktadır (Bumin, 2019, s. 114). Malzemenin üçüncü sıraya itilmesi, 6 Şubat 2023, Kahramanmaraş merkezli depremin sonuçlarına bakılarak, nasıl bir karar verildiğinin sonuçlarını düşünmenin yararlı olacağı fikrindeyim.
Kentsel devrim olumsuzlukları ile beraber pozitifliklerini de ruhunda barındırma kapasitesine sahiptir. Kentin gelişmesi ile birlikte, daha fazla üretim sağlandı ( fakat bu durum fazla tüketime ve organik adı altında organik olmayan yiyeceklerin sayısının görece fazlalaşmasına, hastalıkların artmasına yol açtı), ulaşım kolaylaştı, istediğimiz tüm ürünlere rahatlıkla hazır ve verili bir şekilde ulaşma ihtimalini hızlı bir şekilde kolaylaştırdı; fakat şimdiki zamanda ulaşım kolay evet, ama ulaşımda rahatça, hesap yapmadan bulunabilme ihtimalimiz gittikçe zorlaşmış bir hale bürünmüştür. Aile arasındaki samimiyet çözülmeye yüz tutmuştur. Sadece aile içinde olsa iyi, sokaktaki esnaf ile ilişki kurmaya çalışılsa bile çıkar ilişkisi, bit yeniği gibi hemen o ruha bölünmek basit ve kolay şekilde oluveriyor.
Her türlü olayın, durumun, duygunun ‘’Resmileştiği’’ bir alan olarak kentsel devrim kavramı bir ruha bürünmüş şekilde karşımızda bize sırıtarak, ömrünü idame ettirmektedir. Bu yaşamsal faaliyeti sergilerken de sürekli bir paradoksa maruz kalmış gibi gözükür; Örneğin, Atalarımızın, geçmiş tarihin, yemek yeme şekli olan yer sofrasında yemek yeme alışkanlığı, kentsel devrim ile masada yemeye doğru yol almışken, şimdi ise tekrar o durumdan geri vites veyahut u dönüşü yaparak ‘’Yer Sofrası’’ nı meşru kılmaya çalışır.
Kentsel Devrim’i canlandıracak olan unsurlar olan, Kırsal Yaşam olmadan, kendini tanımlayabilmesi pek mümkün değildir dersek, yanlış bir cümle kurmuş sayılmayız. Çünkü ancak, kent kendini, ötekinin üzerinden tanımlayarak anlamlı ve anlaşılır bir ruha bürünür.
Kaynakça
(tarih yok). https://www.google.com/imgres?imgurl=https%3A%2F%2Ftextumdergi.net%2Fwp content%2Fuploads%2F2021%2F06%2Flefebvre.jpg&tbnid=3iI13NbDmtam6M&vet=12ahUKEwj7wt7tzML-AhWUOewKHRBODhEQMygAegQIARAl..i&imgrefurl=https%3A%2F%2Ftextumdergi.net%2Fdiyalektik-yontem-hen adresinden alınmıştır
(tarih yok). https://www.sabah.com.tr/izmir/2021/04/30/izmir-caddeleri-tam-kapanmada-sakin-kaldi adresinden alınmıştır
(tarih yok). http://www.mustafaarmagan.com.tr/soylesiler/osmanlida-cevre-ve-temizlik/ adresinden alınmıştır
Bumin, K. (2019). Demokrasi Arayışında Kent. Çizgi Kitabevi.
Lefebvre, H. (2021). S. Sezer içinde, Kentsel Devrim (s. 1-175). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Hafize KABA

Sosyolog(İzmir Katip Çelebi Üniversitesi)

Bir yanıt yazın