CESÂRET, ŞECAAT
Sözlükte “cesaret, yiğitlik, kahramanlık” gibi anlamlara gelen şecâat kelimesi, ahlâk literatüründe öfke (gazap) duygusunun akla itaat etmek suretiyle kazandığı itidalli hali için kullanılır ve bazan saldırganlıkla korkaklığın orta noktası, bazan da korkaklığın karşıtı olarak gösterilir. Kaynaklarda şecaatle aynı anlamda veya yakın mânalarda cesaret, hamaset, besâlet, batûlet, cüret ve mürüvvet de geçmektedir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şcʿa” md.; Lisânü’l-ʿArab, “şcʿa” md.; et-Taʿrîfât, “şecâʿa” md.; Nevâl Kerîm Zerzûr, s. 53-84). Şecaat vb. kelimeler İslâm öncesi Arap edebiyatında daha çok gözü kara bir atılganlığı ve saldırganlığı ifade eder. Nitekim “câhiliye” kelimesinde de bu anlam vardır. Bir Arap’ın yiğitliği kabilesi uğruna öldürdüğü düşmanının sayısıyla ölçülürdü. İslâm dini şecaati bir erdem olarak kabul edip korkaklığı yermekle birlikte ağır çöl şartlarına, kabilecilik (asabiyet) ve intikam duygularına bağlanan câhiliye döneminin yiğitlik anlayışı İslâm kaynaklarında reddedilmiştir. İnsanın tabiatındaki kontrolsüz ve yıkıcı duygular hilim, sabır, teenni, rıfk, merhamet gibi erdemlerle yumuşatılmış, şecaat ve cesaretten kaynaklanan enerji Allah’ın dinini, hak, adalet vb. üstün değerleri koruma şeklindeki yüksek amaçlara yönlendirilmiştir.(DİA).
Şecâat kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Şavaş ve cihad hakkındaki pek çok âyette şecaatin önemine işaret edilmiştir. “O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler...” (Feth,48/29). Bu âyette ashabın özellikleri anlatılırken onların inkârcılara karşı güçlü ve cesur, kendi aralarında merhametli oldukları belirtilir. “Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler.” (Âl-i İmran :3/173). Bu âyette ise, düşmanların asker toplayıp kendilerine saldırmaya hazırlandıklarına dair haberler karşısında müslümanların Allah’a bağlılıklarından, cesaret ve metanetlerini korumalarından övgüyle söz edilir. “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.”(Mümtehine 60/8). Kur’ân-ı Kerîm’de müslümanların kendilerine karşı hasmane tavır göstermeyen gayri müslimlerle iyi ilişkiler kurmasına izin verilmiş , savaşta ve öldürmede aşırı gidilmemesi emredilmiştir (Bakara 2/191-194). Bu âyetler, Kur’an’ın şecaati akıl ve adalet ölçüleriyle sınırlı bir erdem olarak belirlediğini göstermektedir. Diğer yandan câhiliye toplumunun öfkesi eleştirilmiş, Allah’ın peygambere ve diğer müminlere sekînet indirdiği bildirilmiştir. “İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da rasulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Feth 48/26).
Bencil duyguların yenilmesi yönünde gösterilen çabaları da şecaat olarak değerlendirmiştir. Gösterilen cesaret ve kahramanlıkların erdem sayılabilmesi için benlik davası, hâkimiyet tutkusu, çıkar sağlama arzusu gibi ahlâk dışı amaçlar güdülmeyip kin, kıskançlık, riya gibi kötü duyguların etkisinde kalınmadan dinî ve insanî değerlerin korunması, haksızlıkların önlenmesi gibi üstün amaçlara yönelmek gerektiği de belirtilmiştir.
Cesareti kapsamlı ilk tanımlamanın Aristoteles tarafından yapıldığı söylenebilir. Aristoteles cesareti veya bir kişinin cesur olması ve kutsal bir ölüm karşısında korkusuzluk olarak görür. Aristoteles’in ikinci cesaret ve cesur insan tanımlanmasında ise zor koşullar altında kişinin korku ile yüzleşmesi ve doğru şeylerden korkması, korkulması gerekenden doğru şekilde korkması, doğru bir dürtüyle korkması, doğru zamanda korkması ve kendine güven duyması şeklindedir. Burada kişinin duygularını kontrol etmesi ve duyguları üzerinde hakimiyet kurması ön plandadır. Bu iki tanımlamada cesur bir insanın ortalama bir korku seviyesine sahip olması ve bunu kontrol edebilmesi yani kontrol edilebilir bir korku hissetmesi ön plana çıkartılmaktadır(Zavaliy & Aristidou, 2014).( Uluslararası İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi 7 2021, 51-61. İbrahim Sani Mert)
Cesaret, her olayda ortaya atılıp kaba gücünü göstermek, olur olmaz kavgalara katılmak değildir. Cesaret; yaşamda insanın karşısına sorunlar, aşılması gereken dağlar çıksa da, kuşku, ümitsizlik, üzüntü ve bunalım gibi kötü tuzaklara insanın düşmemesidir. Bunu hep hatırlayalım. Cesaret, yaşam boyu gereklidir. Yaşam engelli bir yarış gibidir. Bu yarışı iyi bir şekilde tamamlamak için güçlü, çok güçlü olmak gerekir. Ve bu gücü de bize işte o engelleri teker teker aşmak verir, her engel karşımıza çıktığında ise o engeli aşmak cesaret ister. Kısacası, cesur olmayan, yaşam yarışını iyi bir şekilde tamamlama gücünü elde edemez. İnsan olarak cesur olma zorunluluğumuz vardır. Bunu çocuk yaşlarda benimsersek, yaşam, hayat bizler için hem kolaylaşır hem de bir sevinç kaynağı haline gelir.
Kuran’a uygun bir cesaret, Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmamayı, Allah rızasına en uygun davranışı yapmakta hiç tereddüt göstermemeyi ve kararsızlıkta bulunmamayı da gerektirir. Onlar bir tek Allah’tan korkarlar. Kuran’da müminlerin bu örnek tavrı şöyle açıklanmaktadır: “Ki onlar, Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.“(Ahzap Suresi, 33/39). Müslümanların cesaret gösterdikleri konular dünyevi amaçlara, çıkarlara yönelik olmaz. Asla insanlar tarafından “cesur bilineyim“, “bana cesur desinler“, “herkesin gözüne gireyim” gibi isteklerde de bulunmazlar. Allah için sergiledikleri cesareti Allah’ın bilmesi onlar için yeterlidir. Çirkin-kötü cesaret, kişinin gözünü kırpmadan, hiçbir vicdani sıkıntı yaşamadan, nereye varacağını düşünmeden, pervasızca kötülükte bulunması, Allah hakkında bilgisi olmayan şeyleri söyleyebilmesi, tüm kâinatı yaratan Rabbimiz’i ve ahiret gününü inkâr edebilmesidir. Şeytanın sapmasına neden olan en önemli etkenlerden biri de kibirlenmesidir. Bu yüzden şeytan insanların da kendisine benzeyip sapmalarını, dolayısıyla kibirlenmelerini sağlamaya çalışır. “Çirkin-kötü cesaret” de aslında insanın kibrine yenik düşmesinin bir neticesidir.
Mutlak cesarete sahip olabilmenin şartı iman etmektir. İman, her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu, O dilemedikçe hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini bilmek, Allah’tan razı olmak ve yalnızca O’ndan korkmaktır. Her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu, Allah dilediği için gerçekleştiğini ve Allah’ın kendisi için her şeyi hayır olarak yarattığını bilir. Müminler imanları dolayısıyla, başkalarının cesur olamayacağı çekingenlik göstereceği noktalarda hiç tereddüt etmeden, büyük bir şevk ve cesaretle davranırlar. Müminler, hak olanı yaptıklarından emin oldukları için inkârcıların kendilerinden istedikleri tavrı asla göstermezler, Kuran ahlakını yaşamaktan ve imanlarından taviz vermezler. Gerçek cesarete, sadece ve sadece hakikat’e bağlı kalan, doğru davranış sergileyenler ve yanlıştan, sahtekarlıktan, iki yüzlülükten uzak duranlar sahip olur. Hayatın bereketli mahsulünü biçebilmek için, insanda cesaret ve güven olmalıdır. Cesaret olması için de kendimize saygı duymalıyız. Cesaret hem bedenin hem de zihnin sağlığını ve gücünü kuvvetini teşvik eden ilaçtır. Arzu edilen sonucu, cesaret ve kendine güven sağlayacaktır. Bu cesaret aynı zamanda güç olarak da bilinir.
Cesaret güçlüğü, zorluğu kapsar ve güçlük, zorluk karşısında ortaya çıkar. Cesaret; bu güne kadar yapamadığımız şeyleri denemektir. Kendi zincirlerimizi kırmaktır. Denemeye hevesli olmak, başarısız olmaktan korkmamaktır. Konfor alanından çıkmak ve yeniliklere açık olmaktır. Cesur bir davranışın, gerçekten cesur bir davranış olduğunu ancak kişi kendisi bilebilir. Zira sınırlarımız, zihnimizde saklıdır ve sınırların kırılma noktasını kendimiz belirleriz. Şunu da unutmamak gerek; bazen kendimizi yetersiz görebiliyor ve cesur olduğumuza dair inancımızı kaybederek denemekten ve yeni bir adım atmaktan vazgeçebiliyoruz. Bu yüzden öncelikle kendimizi tanımak ve kapasitemizi keşfetmek, yaşayacağımız olaylarda gereken cesareti ortaya koyabilmek için gereklidir.
Cesaret, bir erdemdir. Bütün erdemlerimiz gibi bizi insan yapan, mükemmel, ideal insan olma yolunda ilerlememizi sağlayan gücümüzdür. Tüm erdemler, süreklilikle üzerinde çalışılarak ortaya çıkarılmak üzere insana aittir. Evet, her risk alınmaya, her türlü tehlike karşılanmaya değmez ve cesaret salt atılganlık ya da gözü kararlılık olamaz. Bazen korkularımız nedeniyle de cesareti ortaya çıkardığımız olur. Mesela; çocuğunu koruyan bir anne, ailesini koruyan bir baba, ülkesinin iyiliği için savaşan asker de korkulara sahiptir. Ama kendinden daha değerli olan bir şey için canlanır ve ödevin getirdiği sorumlulukla korkularına rağmen sorumluluk alır. Değerli bir şey için duyulan korku, daha büyük birliğin yararı için duyduğumuz korkular, iyi olanı hayata geçirmek için bizi güçlendirir ve harekete geçirir. Daha kötü olmasından çekindiğimiz zamanlarda, sorumluk hissettiğimiz zamanlarda da iyi olanı korumak ve çoğaltmak için korkularımız bizi canlandırır.
Cesaret en soylu hislerin birleşimidir ve bilgelikle ilişkilidir. Bu nedenle, ölçülülük, bilgelik, aşk, hafıza ve zekâ cesaretin işbirlikçileridir denilmiştir. Cesaret neden korkulup neden korkulmayacağına, neyin göğüslenmeye değer olup neyin olmayacağına ilişkin bilgidir. Cesur bir asker, tehlikeyi yaşamı pahasına korkusuzca karşıladığı için cesur değildir, ancak başına gelmesinden korktuğu şeyi (ölüm, kayıplar ya da yaralanma vb.), yalnızca daha çok korktuğu, kendinden daha değerli gördüğü bir şey adına göğüslediği için cesurdur. O da degerlerinin, düşüncelerinin, ülkesinin iyiliğini düşünmedir, bunun için adım atar. Yapabileceğinin en iyisini yapar. Yalnızca, yaşamını daha büyük bir iyilik için riske sokan kimse cesurdur. Gerçek cesaret, korkusuzluktan değil bilgece bir korkudan, korkulması gereken bir şey karşısında, daha yüksek bir iyinin yitirilmesi olasılığı karşısında duyulan korkudan doğar. Buna göre; cesur bir insan, bencilliğini, korkusunu ve heyecanlarını kontrolü altında tutabilen ve ödev duygusuyla ya da ahlaki ve rasyonel bir yargıya uygun olarak eyleme geçen kişidir.
Her insanın korkuları vardır. Aslında korkusuz insan yoktur. Ancak yüce idealleri, önem verdiği değerlerini korkularına ragmen savunabilen, bu değerler icin gerektiğinde her şeyini feda edebilen cesurdur. Nelson Mandela; “Cesaretin korkunun yokluğu değil, korku üzerindeki zafer olduğunu öğrendim. Cesur olan kişi, korkmayan kişi değil, korkandır, ama bu korkuyu fethedendir.” demektedir. Kendisi için hiçbir şey beklemeden, daha büyük iyilikler için bazı küçük şeyleri, kendi konfor alanını, bencil arzularını, duygusal arayış ve beklentilerini yitirme riskini göze alan iyi örnekler toplumumuzda vardır. Tarihimizde ve günümüzde var olan bu cesur kişileri kendimize örnek almalıyız.
Cesaret tarih boyunca, düşünürler tarafından, sadece savaş alanlarında ve zor koşullarda ihtiyaç duyulan, gösterilen bir erdem olarak görülmemiştir. Cesaret günlük yaşamın her safhasında ihtiyaç duyulan bir erdem olarak ön plana çıkarılmıştır. Günlük yaşamımızda karşılaştığımız ahlaki durumlarda verdiğimiz karar ve gösterdiğimiz davranışlar, cesaretimizle şekillenen ahlaki olgunluk seviyemizin bir sonucudur.
