Ey Unutulmuş Kiraz
Köyümüz, Ömer el-Kasım’ın bakan olduğunu duyunca şaşkınlıkla bir çığlık attı.
İşte köyümüz ey Ömer, senin bıraktığın gibi: çamurdan bir gül, sararmış otlar ve çıplak ayaklı çocuklardan oluşan bir ırmak.
Ömer biraz şaşırdı ama annesine şöyle dedi:
“Ağlamana gerek yok. Ben idama gitmiyorum.”
Annesi gözyaşlarını parmaklarıyla sildi ve titrek bir sesle dedi:
“Bu dünyada senden başka kimsem yok. Sağlığına dikkat et yavrum. Köyler hastalık dolu ve pis. Zavallı çocuk! Eğer önemli bir tanıdığın olsaydı seni bir köye öğretmen olarak göndermezlerdi.”
Ömer neşeyle yanıtladı:
“Merak etme anne. Oğlun camdan yapılmış değil, kolay kırılmaz.”
Köyümüz, radyodan yayımlanan bu haberle büyük bir sevinç yaşadı.
Demek ki Ömer el-Kasım artık bir bakandı!
Ne yüce bir bağışlayandır Allah!
Ve doğru demişler: “Çalışan kazanır.”
– Bakan ne iş yapar?
– Ona, en güzel kızdan daha güzel bir araba tahsis edilir.
– Her ay öyle bir maaş alır ki her gün bir kuzu yiyebilir.
– Bakanlığına girince bütün memurlar titrer, sanki gökten inen İsa gibi selam dururlar.
– Emreder, emri yerine getirilir. “Yağmur yağ” der, yağmur yağar.
– Ağaya da emir verir mi acaba?
Köy halkı, başı dik, gözleri hem uysal hem kararlı bir genç adamı karşılamak üzere gözlerini yola dikmişti.
Şam’dan gelen otobüsten inmişti.
Köyde uzun süredir görmediğimiz birimiz gibiydi.
Bize adının Ömer el-Kasım olduğunu ve yeni okulun öğretmeni olduğunu söyledi.
Bir köylü şöyle dedi:
“Şam’a gidip onu tebrik etmeliyiz.”
Bir diğeri heyecanla:
“Hepimiz gitmeliyiz… Erkekler, kadınlar, çocuklar.”
Bir başkası:
“Sığırlar, koyunlar, tavuklar, tavşanlar da gitmeli.”
Bir diğeri:
“Bu harika bir fikir. Ama otobüs ücretini kim ödeyecek? Yürüyerek mi gideceğiz?”
Bir sessizlik oldu.
Sonra yaşlı bir adam şöyle dedi:
“Birimiz gidip köy adına tebrik etse yeter. O bizim hâlimizi bilir, bize darılmaz.”
– Ama kim gidecek?
Yaşlı adam dedi ki:
“Kimi isterseniz seçin. Mesela Ebu Fayyad gitsin.”
Ebu Fayyad gitmek istemedi ama köylüler onu ikna etti:
– Sen en akıllımızsın.
– En yaşlı ve en saygın olanımızsın.
– Krallarla bile konuşmayı bilirsin.
– Ömer seni severdi.
– Hep seninle çay içmeye gelirdi.
– Konuşmanı severdi.
– Sen onun arkadaşıydın.
Ebu Fayyad:
“Ömer sizin de arkadaşınızdı, sizi de severdi. Unuttunuz mu?” dedi.
Ömer ise, sıraya çakılı gibi oturan çocuklara sevgiyle bakarak şöyle dedi:
“Ben sizin yeni öğretmeninizim. Adım Ömer… Ömer el-Kasım. Çalışkanları severim. Tembellerse tembellikten vazgeçmeli, yoksa…”
Yaşlı bir adam, çocuğunu kucağına aldı ve gururla kaldırarak:
“Adını Ömer koyacağım. Dedesiyle aynı adı taşısın,” dedi.
Solgun yüzlü, yatağında yatan eşine bakıp güldü:
“Eğer başına ne geleceğini bilseydi, gelmeyi reddederdi. Ben ölünce ona sadece giysilerim miras kalacak.”
Köylüler Ebu Fayyad’a şöyle dediler:
“Boşuna kaçma. Şam’a gidecek, Ömer’i görecek, onu tebrik edeceksin.”
Ebu Fayyad başını sallayarak razı oldu.
Köy muhtarı Ömer’e dedi ki:
“Öğretmen bey… Hâlâ ağayı ziyarete gitmediniz.”
Ömer:
“Onu tanımıyorum, o da beni tanımıyor. Neden gideyim?”
Muhtar:
“Nezaket önemlidir. Ağa sana faydalı olur. Gördüğün tüm bu topraklar onun.”
Ömer:
“Annemle babam bana nezaket öğretmedi. Benim işim çocuklara okuma yazma öğretmek.”
Köylüler Ebu Fayyad’a şöyle dediler:
– Hâlâ açız, söyle ona.
– Açlığımız daha da arttı.
– Artık taş bile yiyoruz.
– Bitlerin bizi yediğini anlat ona.
– Etin tadını unuttuğumuzu söyle.
– Hastalıklarımızı anlat.
– Doktora, ilaca ihtiyacımız var.
– Temiz içme suyuna ihtiyacımız var.
– Elektrik ışığına hasret kaldık.
– Ağayı ve yaptıklarını anlat.
– Biz çalışıyoruz, o biçiyor.
– Biz çalışıyoruz, o biçiyor!
Köy polis karakolunun komiseri, Ömer’e şöyle dedi:
“Vallahi öğretmen bey, seni kardeşim gibi görüyorum. Sana bir nasihatte bulunacağım. Dilersen dinle, dilersen umursama. Sen sürekli köyün köylüleriyle oturup kalkıyorsun. Oysa bir öğretmene bu yakışmaz. Öğretmen dediğin saygın bir kişiliktir.”
Ömer cevap verdi:
“Bu köylüler iyi insanlardır.”
Polis şefi:
“Onlarla konuşmaların var ya… Eğer ağanın kulağına giderse, üzülür. Ağa üzülürse, Allah bilir neler olur.”
Gençlerden biri haykırdı:
“Dinleyin! Ebu Fayyad Ömer’e bir hediye götürsün, bu uygun olur.”
Hep bir ağızdan destekledik bu fikri.
Ama hangi hediyeyi götürecektik?
– Bir kuzu ya da birkaç tavuk?
– Bu, bir bakana yakışmaz!
– Öyleyse ne götürelim?
Ebu Fayyad dedi ki:
“En güzel hediye, köyümüzün kirazlarından bir sepet olur. Hatırlıyor musunuz, Ömer köyümüzün kirazlarını ne kadar severdi. Kızıl rengini, bizim emeğimiz ve kanımız gibi görürdü.”
Hepimiz bu fikri onayladık.
Ömer bize demişti ki:
“Zulüm kalıcı değildir.”
“Nasıl olur da zillet içinde yaşamayı kabul ediyorsunuz?”
Biz de ona şöyle dedik:
“Göz görüyor ama el kısa.”
O da öfkeyle:
“El kısa çünkü yürek korkak,” demişti.
Beyaz bir gece geldi.
Köy uykuya daldı.
Biz yoksullar bir vücut gibi tek yürek olmuş, heyecanla titreyen ve Ömer’in sözlerini dinlerken mest olan bir topluluk halindeydik.
Sanki Ömer uzun zaman bizim ve ölmüşlerimizin kalbinde yaşamıştı.
Sabah güneşi köyün üzerine doğduğunda, erkekler, kadınlar ve çocuklar Şam’a giden otobüsün çevresinde toplandılar.
Ömer otobüse binmeden önce bize dedi ki:
“Ağa, Şam’da nüfuz ve itibara sahiptir. Beni köyünüzden, çünkü hizmetkârı olmadım ve sizi sevdim diye sürdü. Ama o ağalardan kurtulacağınız gün uzak değil, yakındır. Ve bunu siz göreceksiniz, torunlarınız değil. Üzerinde çalıştığınız topraklar sizin olacak.”
Ebu Fayyad, kırmızı, parlak ve olgun tanelerle dolu bir kiraz sepetini yanına alarak otobüse bindi.
Köyün güneşi batmak üzereyken, Şam’dan dönen otobüsün kornası duyuldu.
Hemen köy meydanına koştuk.
Otobüs geldi.
İçinden Ebu Fayyad indi.
Yüzü asıktı, suskun görünüyordu.
Elinde hâlâ kiraz sepeti vardı.
Hepimiz hayretle sorduk:
– Neden kirazları Ömer’e vermedin?
– Onu görmedin mi?
– Ne dedi sana?
Ebu Fayyad sessizdi, sağır gibi görünüyordu.
Kiraz sepetini yere koydu.
Boğuk bir sesle çocuklara seslendi:
“Gelin, kirazları yiyin. Büyüdüğünüzde bu tadı unutmayın.”
Sonra evine doğru yürümeye başladı.
Yolunu kestik:
– Ne oldu? Anlat bize!
Ebu Fayyad dedi ki:
“Ömer öldü.”
Biz de çok üzüldük.
Sanki annemiz ölmüş gibi hissettik.
Ebu Fayyad yoluna devam etti.
Sırtı daha da kamburlaşmıştı.
